AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
İtimatsız kurtuluş yok!

Başarının anahtarı, bireylerin birbirlerine itimat derecesi ve bunun ailelerle merkezî yönetim arasındaki aracı kurumlardaki tezahürüdür.

ki hafta önceki yazımda, her köylü ailesinin küçük bir işletme olduğunu; fakat artık ekonomik bir birim olmaktan çıktığını; hükümetlerin alacağı hiçbir palyatif tedbirin işe yaramayacağını ifade etmiştim. Küçük esnaf için de benzer şeyler söylenebilir. Onlar da "ölçek" sorununu aşamadıkları müddetçe, rahat nefes alamayacaklar.

Nüfusumuzun yüzde kırkı köylü, yüzde otuzu esnaf. Başlarının çaresine baksınlar, diyemeyiz. (Bakmaya kalkarlarsa, bizim başımızın çaresine bakmamız gerekebilir!) Makul bir çözüme, onlarla beraber kafa yormak zorundayız.

Bireycilik, Türklere tarihin armağanı. Bireyin yurdunun Avrupa olduğunu söyleyenler hata ediyor. Batıda insan, ancak iki yüzyıldır birey. Biz binlerce yıldan beri, ekonomik ve hukukî bakımlardan hür bir dünyada yaşıyoruz. Osmanlı köylüsü, devlete hiçbir bağımlılığı olmayan, feodal serf gibi angarya yükümlülüğü taşımayan, başıdik bir insandı. Türkiye'de kapitalizmin gelişimini engelleyen husus "bireyleşememe" değil; aksine bu ileri derecedeki bireylik olgusudur. Herkesin kendi işinin patronu olmak istediği (ve olabildiği) bir ülkede, patronluk sistemi kök tutamaz!

Ne var ki, post-kapitalist yahut globalist bir evrede, bu türde bir küçük patronluk artık yürümüyor. Ne yapıp edip, muhtelif işbirliği sistemleri geliştirmek zorundayız. Herhangi bir sosyal sistemde işbirliğinin en büyük engeli itimatsızlık olduğuna göre, önce bu mevzuya odaklanmamız gerekiyor. Nitekim, Soğuk Savaş'ın ardından "Tarihin Sonu"nu ilan eden Fukuyama bile, bu kitabından sonraki eserine İtimat başlığını koyuyor ve itimat yahut güven duygusunun bir toplumun "ilerlemesindeki" rolünü tartışıyordu. Bazı toplumların niçin diğerlerinden iktisaden daha başarılı olduğuna dair küresel ve kadîm soruya itimat eksenli bir cevap veriyordu: "Başarının anahtarı, ülkelerin toplumsal iltisak düzeyi, yani bireylerin birbirlerine itimat etme derecesi; ve bunun ailelerle merkezî yönetim arasındaki güçlü aracı kurumlardaki tezahürüdür."

 En büyük mesele: Devlet

sas olarak altı ülkeyi ele alıyor Fukuyama: Yoğun bir devlet-dışı sosyal kurumlar ağına sahip olmaktan ötürü "yüksek derecede itimat" hasıl eden üç ülke (ABD, Japonya, Almanya); aileler ile merkezî devletin ülkedeki güçlü kuvvetler olduğu, bu yüzden de "düşük itimatlı" diye tasnif edilen üç ülke (Fransa, Çin, İtalya). İngiltere ise, tam bir paradoks: Çok sayıda ara kuruma sahip olmasına rağmen, aşırı sınıf karşıtlıklarından ötürü, birçok komünal örgüt biçimleri doğru dürüst çalışmıyor.

Fukuyama'ya göre, Amerika uluslararası itimat liginde aşağı doğru kayıyor. Şiddet suçlarıyla dava sayılarındaki artış bunu açıkça gösteriyor. Anne babalar şimdi çocuklarına yabancılara güvenmemeleri gerektiğini aşılıyorlar. Ne var ki, ırk meselesi ile sınıf meselesini ayrı değerlendirmek gerekir. Sınıf farkı işleri daha da zorlaştırıyor, zira işletmeler idarecilerle işçilerin etkileşimine bağlıdır. İktisadî bakımdan, Amerika'daki ırksal bölünme daha az önemlidir, zira zenciler işin başından itibaren iktisadî hayatın merkezine alınmamışlardır.

Fukuyama'nın bu sözlerini okurken, Wallerstein'ın sözlerini hatırladım: "ABD, göz kapayıp açıncaya kadar kendini tabandaki yüzde 30, hatta yüzde 50 ücretli emek gücünün vatandaşlık hakkı olmayanlardan oluştuğu bir durumda bulabilir: Oy kullanma hakkı olmayan, sosyal refaha ulaşmaları ise kısıtlı insanlar. Eğer bu vuku bulursa, saatlerimizi 150-200 yıl geriye almış olacağız."

Fukuyama'ya göre, bugün en çetin mesele devlet yapılarını düzenli bir tarzda sökme meselesidir. "Eski komünist dünyadaki problemin bir kısmı, devletin çok güçlü bir konumdan çok zayıf bir konuma geçmesidir. Meşru hükümetin otoritesini ihya etmek zorundasınız. Ondan sonra, hükümet önemli fakat sınırlı işlevleri olduğunu kabul etmek ve (a) servet kazanımı için özel sektörün önünden çekilmek, (b) sivil topluma, devlete bağımlı olmayan bir sosyal dayanışmayı sağlama hususunda müsaade etmek zorundadır."

Bütün bu meseleler Fransa, Rusya, Almanya, Japonya gibi ülkelerde nasıl çözülmektedir? Fukuyama, Fransa'yı hem özel sektöre, hem de sivil toplumun sosyal dayanışmayı sağlamasına müsait görmüyor. Rusya ise tam bir felaket. "Rusya olsa olsa, Fransa'nın son birkaç yüzyıldaki haline benzeyecek: Ortadaki zeminde pek az iltisak olduğundan, otoritenin hiper-merkezîleşmesi ile anarşik adem-i merkezîleşme arasında sürekli yer değiştirme."

Peki, Tarihin Sonu'nda o kadar yüksek sesle dillendirilen liberal demokrasi ile kapitalizmin etkisi ne olacak? "Modern dünyada vuku bulmakta olan şey küreselleşme ve homojenleşmedir. Dolayısıyla kültürel ataletle başa çıkmada bugün önceki dönemlere nispetle muhtemelen daha fazla şanslıyız." Ayrıca, faşist dönemin aksine, "aşırı sağ şu sıralarda aşırı ölçüde devlet-karşıtı konumdadır".

Andrew Adonis, Fukuyama'nın Almanya ve Japonya'yı "yüksek itimatlı'' toplumlar olarak sunmasını şüpheli görüyor. Kimin kime itimadı? "İleri ölçüde cemaatçi toplumların vasıflarından biri yabancılara karşı kapalı olabilmeleridir" diyor Fukuyama. "Bir dereceye kadar, böyle bir toplumdaki sosyal dayanışma ile o toplumun cemaat-dışı insanlarla ilişkileri arasında ters bir ilişki vardır. Almanya ile Japonya'nın ırk ve kültür bakımından ileri ölçüde homojen, fakat komşularına karşı da tam anlamıyla vahşî olmaları tesadüf değildir; çünkü Japon veya Alman değilseniz, onların manevî konsensüslerini, üzerinde ittifak ettikleri fikirleri paylaşmıyorsunuzdur."

 İtimadın temel kaynağı: Din

Fukuyama'nın şemasında din önemli bir rol oynuyor. Weber'in, Protestanlığın kapitalizmin yükselişinin arkasındaki kritik faktör olduğuna dair ünlü tezini büyük ölçüde benimsiyor. Bu iddiayı Japonya'ya kadar götürüyor ve Budist taassubunun Japonya'nın sosyal ve ekonomik gelişmesindeki önemini vurguluyor. Kendisi de "muhafazakâr bir Presbiteryen" değil mi zaten?

Fukuyama'yı gelecek hakkında iyimser kılan şeylerden biri "Katolik Kilisesi'nin Protestanlaşması"dır. Katolik Latin Amerikan toplumlarında Protestanlığın giderek yayılmasından da etkilendiğini söylüyor. "Brezilya'da aile ahlâkı ile sokak ahlâkının farklı olduğuna dair bir söz var; yani eğer kamu hizmetine seçilmişseniz, evvel emirdeki yükümlülüğünüz aile namına çalmaktır." Brezilya nüfusunun şu anda yüzde 20'si Protestandır ve bunların büyük kısmı evanjeliktir.

Kendi gerçeğimize dönecek olursak, hem birey, hem de ülke çapında ayakta kalabilmenin yolu, itimat derecesi yüksek bir ortam meydana getirmektir. Böyle bir ortam gerçekleştirilmeden, en temel ekonomik sorunların aşılması mümkün değildir. Doğru Müslümanlar olmadan, nitelikli işadamları olamayız.


25 Eylül 2005
Pazar
 
MUSTAFA ÖZEL


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon
Sağlık | Arşiv | Bilişim | Dizi
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED