|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Fransızların AB Anayasası'na "hayır" demesiyle başlayan Avrupa depremi çok kolay atlatılacağa benzemiyor. Ortak savunma, ortak dış politika, ortak sosyal politika, ortak ekonomi organizasyonu üzerine temellenen, bir tür federatif devlet oluşumunu öngören bu bağlayıcı metnin reddi AB'nin duraksamasını ve yarın için yaptığı planları gözden geçirmesini gerektirecek. Fransa'dan sonra Hollanda'da da "hayır" oyu çıkması halinde mevcut krizinin büyüyeceğine şüphe yok. Şu açık sorun Türkiye'den önce Avrupa'nın sorunudur. Ancak Avrupa'nın izleyeceği istikametin, AB üyesi olmak için kapıda bekleyen Türkiye'yi etkilememesi mümkün değildir. Bu aşamada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi üye ülkelerde iç siyasi dinamiklerin önem kazanmış olması ve bundan sonra daha da önem kazanacağıdır. Zira Avrupa sürecine belki de ilk kez toplumsal düzey ya da kamuoyu etkin bir şekilde müdahale etmiş, AB bürokrasisinin egemenliğini kırmıştır. Bu durumun Türkiye'nin üyeliği açısından kritik bir eşik oluşturduğunu görmek gerekir. Zira AB'nin tutturacağı yeni güzergâh muhtemelen genişleme politikalarını, özellikle Türkiye meselesini karar mekanizmalarının, "siyaset-kamuoyu ilişkisi"nin merkezine yerleştirecektir. Türkiye uluslararası arenada, özellikle Avrupa sahnesinde tek başına at koşturmuyor. Hatırlanacak olursa Türkiye'nin 1999'da başlayan üyelik süreci Clinton'un başkan olduğu, insan hakları meselesinin uluslararası güç arayışlarıyla iç içe geçtiği bir dönemde, Almanya ve Fransa'da ABD'yle işbirliğine ve Türkiye'nin AB üyeliğine yatkın siyasi iktidarların varlığıyla mümkün olabilmişti. Koşullar hızla değişiyor. Bush iktidarının yol açtığı kırılmalar, kültürel farklılık vurgulamaları bir süredir Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin aleyhine çalışıyor. Almanya'da Türkiye'nin üyeliğine aktif olarak karşı çıkan Hrıstiyan Demokratların Merkel başkanlığında eylül ayında yapılacak seçimlerde iktidara gelmesi beklenen bir gelişme. Fransa'da 2007'de yapılacak başkanlık seçimlerinde, Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık öneren, tam üyeliğe mutlak biçimde karşı çıkan Sarkozy'ın iktidara gelmesi de hiç şaşırtıcı olmayacak. Alman-Fransız ortaklığının başka bir açıdan, başka bir düzeyde yeniden kurulması anlamına gelen bu gelişme yaşanan mevcut krizle birlikte yeni oyun kuralların belirlenmesi demektir.. Bu çerçevede rüzgarların Türkiye'den yana esmediği açık... Oysa 2000'lerin başından bu yana AB meselesiyle yatıp AB meselesiyle kalkıyoruz. AB projesi yıllar içinde birçok farklı noktayı barındırdı, dahası ifade eder duruma geldi. Bir yandan "askıya alınmış toplumsal sorunları, daha öte toplumsal talepleri, toplumu, siyaseti ve köklü değişim projelerini ikame etmek", öte yandan "devletçi dirilmeye ve milliyetçi tepkilere rehberlik yapmak", dahası "toplumla bağları kopmuş siyasi partilerin, bu boşluğu ideolojik-popülist nitelikli makro siyasi söylemlerle doldurmasına vesile olmak", en nihayet "erimekte olan bir siyasi merkezi suni olarak AB siyasetiyle ama siyaset karşıtı yöntemlerle diriltmeye çalışılmasının aracı haline gelmek", bunların önde gelenleriydi. Devletin değişimden gelecek tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla değişimin taşıyıcılığına soyunmasını yücelten ve teşvik eden, bunu yaptıkça toplumdan ve siyasetten uzak duran "faydacı bir değişimcilik" ile partiler düzeyindeki "değişimci ya da milliyetçi popülizm" ve "çağdaş siyasi değer ve ilke arayışları" belki de bu yüzden iç içe girdi, karmaşa oluşturdu. Yeni gelişmeler Türkiye'nin bugüne kadar attığı adımların bizzat kendisi için ne kadar önemli olduğunu göstermeye vesile olabilir. Nitekim bugün "başka bir safha"ya geçiyoruz… Yeni durum AB karşıtlarını rahatlatacağı kadar, azdıracaktır. Bu safhada Türkiye'nin en önemli meselesi gerçekleştirilmiş reformları korumak, siyasi iktidarı iktidarsızlaştırmak çabalarının bertaraf etmektir.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |