T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 7 HAZİRAN 2006 ÇARŞAMBA | ||
|
|
Dünyayı kuşatan futbol şampiyonası heyecanı bir kez daha ortalığı sardı. En çok biz Türkler Almanya'da olmadığımız için üzülüyoruz... Hak etmiştik evet. Ucundan döndük. Evet... Ama futbol böyle bir oyun...
Hak eden her zaman kazanmıyor... Onun içindir ki futbol bir yanıyla olgunluk aşılar taraftarlara... Biz ise nedense futbol kültürümüz üzerinden olgunlaşmak yerine, bilenip, fanatikleşiyoruz... Denebilir ki ekonomik ve siyasi olarak kavrulan insanların yaşadığı bir diyarda, ihtiyaç duyulan güven duygusunun, milletler arası gladyatör yarışları arenasında aranması doğal. Belki doğaldır... Ama pek de iyi bir şey değildir... Zira futbol sadece ezikliği, bunalımı gidermenin, dolaylı olarak insanın kendisinin üstün ve güçlü hissetmesinin yolu oldukça. İşin spor ve futbol tarafı berheva olur gider... O, gerçek ve olgun bir sporsever için aslında küçük bir lezzet, bir oyun; şampiyonalar ise birer karnaval... Tabii futbolun fiziksel, teknik açıdan, kollektif hareket ya da kollektif tepki ve zeka sınavı olarak taşıdığı estetik, oyundaki strateji ve taktik yönünün gücü, sonuçların genel olarak belirsiz olması onu sporların baş tacı yapıyor... Evet, futbolun bir yeşil alanı var; bir de sosyal ve siyasal alanı... Bu ikinci alan oldukça sorunlu ve her geçen gün daha da sorunlu olmaya yüz tutuyor. Üstelik bu sorun alanı evrensel nitelikli. Zira futbolun başka ülkelerde yarattığı ruh hali, bizdekinden pek de farklı değil. Çağımızın önemli edebiyatçılarından, yakınlarda vefat eden, polisiye roman kahramanı Pepe Carvalho'nun yaratıcısı Barcelona Katalanı Manuel Vasquez Montalban, Le Monde Diplomatique'de yıllar önce kaleme aldığı "Futbol, Yeni Bir Din" başlıklı yazısında şöyle diyordu, haklı olarak: "Silvio Berlusconi Milan kulübünün, Vas Basten, Gullit ve Rijkaard'ın yardımı olmasaydı İtalya Başbakanı olabilir miydi? Kuşkusuz müthiş kitle iletişim araçlarının sahibiydi. Fakat gençler oy verme vakti geldiği zaman Milan'ın parlak zaferlerinin tasarlayıcısını seçtiler. Berlusconi, siyasi kariyere atılmak için büyük bir kulübün başkanlığına göz diken sonradan görmeler ve zenginleşmişler türünü en üst düzeyde canlandırıyor..." Ekliyor Montalban: "Bugün birçok futbol yöneticisi, çabuk ve çoğunlukla kaba yöntemlerle zenginleşen inşaat sektöründen geliyor. Bunlar kendi başına işleyen şirketlerin başında büyük bir öncü, devasa servete sahip, hükümetle ilişkileri ve bol bol boş zamanı olan insan tipleri. Eskiden siyaset, ekonomi, din ve hatta üniversite yetkilileri kulüp başkanlarının üzerindeydi. Şimdi ise tersi. Öyle ki, kulübün en alt düzeydeki sorumlusu bile toplum önünde en yüksek yetkilerden daha fazla ağırlık taşıyor. Kulüp taraftarları bugün her yerde etkili ve örgütlü seçmen görüntüsünde... Montalban soruyor: Acaba, siyaset tarafından boş bırakılan sembolik yeri bugün futbolun işgal ettiği söylenebilir mi? Ve yanıtlıyor: Bu binyılın sonunda, diktatörlükler zamanında toplumların afyonu diye nitelenen futbol, demokrasilerin sert uyuşturucusuna dönüştü. Kitlelerin paradoksal yalnızlığına olduğu kadar küreselci toplumların proje yokluğuna cevap imkanları taşıyor..." Futbolun siyasi ve sosyal alanına ilişkin Moltanban'ın çıkardığı sonuçlar pek de anlamsız değil... Örneğin Fatih Terim'in yöneticilere ders ve seminer verdiği, köşe yazarlarının "Terim başarı modeli"ni siyasete önerdiği günler çok eskilerde değil. Terim üzerinden otoriter, milliyetçi ve faydacı bir tarzın başarı adına yücelttiği günler de öyle... Biz de futbol kulübü başkanları genellikle müteahhit olmuyor mu? Büyük kulüp yöneticileri kurallar ve değerler dünyasını kendi kulüp çıkarları için allak bullak edip, yaşanan etik erozyonu hızlandırmıyorlar mı? Kazanma amacının saha içi ve dışında her tür aracı mübah kıldığı ve bu yöndeki çabalarda her sınıf ve gruptan milyonlarca seyircinin desteğinin alındığı, ülkenin en popüler, en önemli, hatta en ciddi olayı değil mi futbol? Peki ya bunun zihniyetimize etkisi olmaz mı sanıyoruz? Aynı etnik grubun fanatik üyeleri gibi davranmaya dayanan, başkalarına acımasızlığı, sürü üyelerine sıra dışı bir yumuşaklığı ifade eden taraftar psikolojisi, aslında sönmekte olan bir milliyetçiliği sokak milliyetçiliğine, hatta zaman zaman sokak faşizmine çeviriyor, yani besliyor. Bu biz de biraz daha fazla oluyor... Umalım Türkiyesiz bir dünya kupası en azından bu açıdan normalleşmemize yarasın...
Milli Takım rezaleti...
15 gün ve 6 maç... Ne yaptığı belli olmayan bir milli takım... Kendi takımlarında oynama şansı olmayan adamları deneyen bir teknik heyet... Gençleştirme yerine çocuklaştırma... Eylül de oynacak eleme maçları öncesi alınan büyük risk... Bu da Fatih Terim resitali... Hâlâ sinirli, hâlâ aşırı megolomaniden muzdarip.
|
![]()
| ||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |