T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 9 MART 2006 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Ali BAYRAMOĞLU

İddianame krizinin sonrası hal ve gidiş...

Kriz yavaş yavaş diniyor. Hükümet ve Genelkurmay'ın gerilimi azaltacak tarzda yaklaşımları, malum iddianamenin organize bir girişim olmaktan çok savcının kişisel inisiyatifinin ürünü olduğunun ortaya çıkması krizin soğumasında önemli bir rol oynuyor...

Ne var ki bu tür her bunalım ardında izler bırakır.

Asker-sivil ilişkilerinin uzun süredir "sakin bir rotada" seyretmesini sağlayan Org. Hilmi Özkök Ağustos ayında yerini Org. Büyükanıt'a bırakacak. Başka bir ifadeyle Özkök'e oranla daha sert, hükümete daha mesafeli ve son gelişmeler nedeniyle "yaralı ve öfkeli bir orgeneral" Türkiye'nin en kritik 1, 1.5 yılında ordunun başında olacak...

Öte yandan bu kriz Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasi gücüne, sistem içindeki özerk yerine, yarı sorumsuz konumuna, yargının iki başlı haline halel getirmeyecektir. Tersine askeri ve sivil otoriteler arasındaki duvarları kalınlaştıracaktır.

Nitekim Genelkurmay Başkanı'nın önce Başbakan, ardından Cumhurbaşkanı'yla yaptığı temaslar, en nihayet Adalet Bakanlığı'nın söz konusu savcı hakkında soruşturma başlatması bu durumun ilk ibareleridir. Asker, basın ve hükümetle birlikte yargı sürecine bir tür ağırlığını koymuştur. Değil mi ki Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı "ılımlı açıklama" yargı sürecinde ordunun ayrıcılıklı durumunu vurgulamakta, karar makamının Genelkurmay Başkanlığı olduğunu hatırlatmaktadır.

Bu, madalyonun bir yüzü...

Şu açık:

Olay bir biriyle içi içe giren bir dizi boyut içeriyor...

Bunlardan birincisi yukarıda da belirttiğimiz gibi Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir saldırının hedefi olduğunu düşünerek yekpare bir tavır alması, "asker-sivil ilişkilerinin yeni krizleri üretebilecek düzeyde gerilmesi"dir.

İkinci boyut Susurluk ve Şemdinli'de yaşananların arkasındaki kurumsal ve şahsi sorumluluklar meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde "bir savcı ilk kez sistemin, ordunun politika ve uygulamalarını hukuka ve yasalara aykırılık iddiasıyla topyekün soruşturma konusu yapmakta"dır.

Üçüncü boyut Şemdinli'de olanlar, yani halkın yaptığı suçüstü ve 1990'lı yıllarda ortada kalmış yasa dışı işlerdir. Nitekim dikkatli incelendiğinde iddianamenin kimi kısımlarında bu "suç mekanizmasının idari ve siyasi yüzü" ortaya konmaktadır. Ne var ki bu boyut Büyükanıt tartışmalarının gölgesinde kalmıştır.

Dördüncü boyut savcılığın hazırladığı iddianamenin özellikle Büyükanıt'la ilgili bölümünün gerek kanıtlar gerek dil açısından "hukuki kriterlere uygun olmama"sıdır. Bu uygunsuzluk hali belki yapılan suçlamaların ardındaki olguları ve gerçekleri ortadan kaldırmaz, ancak yargının kurumsallaşmadan uzaklaşmasına ve keyfileşmesine işaret eder.

Nitekim Türkiye'de bir çok iddianame hazırlanışı itibariyle hukuki kritelere dayanmamaktadır. Murat Belge ve Hasan Cemal'in yargılandığı davada iddianame suç duyurusu yapan kişinin, Kemal Kerinçsiz'nin dilekçesinden satırlar taşıyordu. Alman vakıfları hakkındaki iddianame MİT ve istihbarat bilgileriyle spekülatif kitaplar yazan Hablemitoğlu'ndan birçok alıntı ve pasaj içeriyordu.

Beşinci boyut devlet kurumlarının, daha doğrusu bu kurumlarda sorumluluk taşıyan asker-sivil üst düzey bürokratların soruşturulması, yargılanması önünde önemli engellerin bulunmasıdır. Özellikle asker kişilerinin sorumluluğu, soruşturulması ve yargılanması ait oldukları kurumun iznine bağlıdır. Yargıdaki bu iki başlılık ve ayrıcalık ülkede kurumsallaşma, demokratikleşme ve sivilleşme sürecinin önünüdeki diğer büyük engeldir.

Şunu görmek gerekir:

Hem Türkiye açısından hem hukuk devleti mantığında bu boyutlardan her biri en az diğer boyut kadar önemli ve tayin edicidir..

Ne var ki bir yandan iddianamenin iki farklı yönü, diğer yandan basının sorunun sadece siyasi kriz yönü üzerine gitmesi, en nihayet ordu ve hükümetin aldığı tavırlar bir kutuplaşmayı beslemektedir.

Diğer bir ifadeyle sorun sadece seçilmiş bir yönüyle değerlendirilmektedir. Soruna kimileri sadece Büyükanıt meselesi açısından kimileri ise sadece Şemdinli çetesi açısından bakmaktadır...

Kuru bir siyasi kavga yerine bir hukuk mücadelesi tercih edilecekse, her bir boyutu diğerinden ayrıştırarak üzerine gitmek gerekir...

Aksi her tutum Şemdinli meselesini, devlet içi korunaklı alanlar ile yargı bağımsızlığı tartışmasını sulandırır, gölgeler, hatta imha eder...

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi