|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 9 MART 2006 PERŞEMBE | ||
Kamuoyunda tanınan bir adam ve bir kadın yapmamaları gereken bir şeyi yaparken yakalanıyorlar. Adamın bu yanlışını açıklaması gereken bir ailesi var. Kadın evli değil, ancak o da oynadığı dizi kahramanıyla kendisini özdeşleştiren ve sayısı hayli kabarık olan izleyicilerine hesap vermeye çağırılıyor. Yani ortada bir yasak ilişki ve bundan etkilenen taraflar var. O taraflardan biri de tuhaf biçimde TV izleyicisi ya da daha geniş bir ifadeyle kamuoyu... Yasak ilişkilerin ve çatırdayan aile kurumunun basit bir TV izlencesi haline getirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Haber bültenleri aldatılmış eşlerden, çocuğundan uzaklaştırılmış annelerden, suçu, ayıbı, günahı sabit ünlülerden geçilmiyor. Ekranlar dolusu gözyaşı üzerimize boca ediliyor. Bize ait olmayan bir hayatın, yaşamadığımız, parçası olmadığımız ilişkilerin girdaplarına çekiliyoruz. Garip bir biçimde buna istekliyiz de... Neredeyse bütün evlerde, bütün oturma odalarında ve salonlarda adına televizyon denen devasa bir röntgen deliği var. Hepimiz adeta ağzımızın suyu akarak bu sefil insan manzaralarına bakıyoruz. Bir zamanlar bu toplumun fertleri ayıplarını saklayan, ayıplarından hicap eden bir topluluktu. Birilerinin sıkça iddia ettiği gibi bu asla iki yüzlülükle ilgili bir şey değildi. Sadece onlar kötülüğün sirayet eden bir şey olduğunu biliyorlardı. Duyulmakla, görülmekle, konuşmakla sinsice yayılan bir şey... Bizim hatırımızdan çıkardığımız o çok değerli bilgi işte bu: Kötülüğü duymaya, görmeye, konuşmaya alışırsak, onu yaşamaya da kısa zamanda alışırız. Hiç olmaması en iyisidir; ama kötülük eğer varsa, sadece cürmü kadar yer yakmalıdır. Daha fazlası hayatı kemirir, ifsad eder. Bunca lafın üstüne açık ve net olarak şunu söylemeliyim: Televizyon ekranlarının vahşi sofralarına konan özel hayat mönülerini asla sindirmeye çalışmamalıyız. Hiç kimsenin bir başkasının hayatını, günahlarını, yanlışlarını didikleme, sorgulama, karıştırma hakkı yoktur. Böyle davranmak dini olarak da, insani olarak da, kültürel olarak da yanlıştır, hastalıklıdır. Bu 'görsel dedikodu'nun tarafı, katılımcısı, seyircisi olarak, kendi hayatımızın ve insanlığımızın kalitesinden vazgeçtiğimizi unutmamalıyız. Her akşam ekranlara sadece biz izlediğimiz için doldurulan bu kirli çamaşır sepetlerine geçiş izni vermemeliyiz. Çürüyenin sadece bu seyirlik ilişkiler olmadığını, asıl çözülenin toplumumuzun ahlaki değerleri olduğunu iyi bilmeliyiz. Seyre sunulan bu ölçüsüz ilişkiler elbette yasak ilişkilerdir. Ancak bana sorarsanız toplumsal psikolojimize bu hacmi küçük vakalara oranla çok daha büyük zararlar veren asıl yasak ilişki, televizyon ekranları ile onların füturunu kaybetmiş izleyicileri arasında kurulmaktadır. Düşebileceğimiz en büyük hata, bu tiksinti verici seyirliklerin sadece 'seyirci'si olduğumuzu zannetmek olacaktır. Aksine, bu kepazelikler bizim için üretilip sofralarımıza konuyor. Yani bu yasak ilişkinin senaristi, yönetmeni, yapımcısı biraz da biziz. Sahnedekiler bizim istediğimiz, beklediğimiz, talep ettiğimiz rolleri oynayan oyuncular sadece... Televizyonlarının kapatma düğmesinin yerini unutanlar, bugün televizyonda izlediklerinin bir yaşama biçimi olarak yakında kendi çocuklarına giydirileceğini düşünmeliler. Yıllar sürüyor olması bizi yanıltmasın, kumanda aletleriyle toplumsal geleceğimiz hakkında çok temel tercihlerde bulunuyoruz aslında!
|
![]()
![]()
| ||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Dizi | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |