T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 16 MART 2006 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Ahmet KEKEÇ

Mesleğin yüz karası...

Dün kısmen değinmiştim de, meseleyi tam açamadım. Hani, Pazar günleri ekranlara gelen "Ankara geyiği"nin daimi konuğu olan bir gazeteci arkadaşımız, komployla önü kesilmek istenen generalle, komplodan sonra önü açılacak generallerin şecerelerini, askeri başarılarını, rezervlerini, siyasete ve hükümete nasıl baktıklarını, AB konusunda ne düşündüklerini sıralıyordu ya...

Bir başka sivil gazeteci de, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ü sıkıştırmaya çalışıyordu, "Niçin daha sert bir açıklama yapmadınız?" diyerek...

Sivil gazetecinin Özkök'e yönelttiği soruya Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Şahin tepki göstermiş. Aynı zamanda bir gazeteci olan Şahin'e göre, gazetecinin amacı kışkırtıcı sorularla Genelkurmay Başkanı'na sivri bir laf söyleterek manşeti kurtarmak...

Sadece bu mu?

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç de Şahin gibi düşünüyor. Erinç'e göre de, gazeteci kışkırtıcı sorularla manşeti kurtarmaya çalışıyor ama gazetecinin sorusunu da "basın özgürlüğü" kapsamında değerlendirmek gerekiyor.

Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi de (başka türlüsünü düşünmek mümkün mü?) Erinç'le aynı telden çalıyor: "Gazetecilerin soru sorma, haber kaynağının da soruya cevap vermeme özgürlüğü sınırsızdır..."

Elbette gazetecinin soru sorma hakkı, haber kaynağının da soruya cevap vermeme hakkı vardır ve hak bu sınırsızdır da, bakalım ortada, Erinç ve Ekşi'nin iddia ettiği gibi, "basın özgürlüğü" kapsamında değerlendirebileceğimiz bir "gazeteci-haber kaynağı" diyaloğu var mı?

Önce soru-cevap faslına bir göz atalım:

- Cumhurbaşkanı'ndan bir talebiniz oldu mu?
- Nasıl olur? Ben onun astıyım.
- Sert bir açıklama bekleniyordu, açıklama yapmadınız?
- Yaptık ya...
- O açıklamanız bilgi veriyordu; daha sert, muhtıra gibi açıklama bekleniyordu?
- Ne yani illa masaya 'pat - küt' yumruk mu vurmamız gerekiyor?

Gördüğünüz gibi, gazeteci yüzsüzlüğü iyice ele almış durumda; soru sormuyor, muhatabını hesaba çekiyor...

Muhtıra gibi açıklama bekleyen kim?

Cihet-i askeriye mi?
Kamuoyu mu?

Hem, "muhtıra gibi" açıklama yapmak, parlamentoyu ve yargıyı sigaya çekmek TSK'nın görevleri arasında mıdır? Ne demek istiyor bu gazeteci arkadaşımız? Bu soruları sorma hakkını nereden alıyor? Orduyu, "demokratik normal"in dışında tepki koymaya çağırmak hangi basın özgürlüğüne giriyor?

Ekşi ve Erinç ne diyor bu işe?

Hadi Basın Konseyi ve Gazeteciler Cemiyeti diye bir şey yok... Hiç olmamıştır! Biri, kendini yargı yerine koyup bol keseden gazeteci yargılıyor; üstelik bunu da doğrudürüst yapamıyor, doğru haberi cezalandırırken, yalan olduğu belgelenmiş haberi (Bkz. "Mini etekli kızı diri diri yaktılar" haberi) adeta ödüllendiriyor... Diğeri göstermelik "basın özgürlüğü yürüyüşleri" düzenlemek ve içi boş laflar üretmekten öte bir işe yaramıyor... Sendika dersen, adı var kendi yok... Bu kuruluşlardan "çağdaş" olanı asparagas haberlere ödül vermek dışında herhangi bir eylemli icraatın içinde yer almıyor.

Peki, bu ülkede Cumhuriyet Savcıları yok mu?

Darbe çağrısı yapmak, orduyu "muhtıra gibi açıklama" yapmaya zorlamak suç değilse, suç nedir o halde?

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi