|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 16 MART 2006 PERŞEMBE | ||
|
|
Londra mahreçli "Bayan Blair borç ödüyor" başlıklı haberi görünce, ne yalan söyleyeyim, kadıncağızı kendime yakın hissettim. Öde öde bitmeyen borçların ne demek olduğunu biz iyi biliriz. O yüzden hocalar dua ederken "Dertlilere deva, hastalara şifa, borçlulara eda..." kısmına gelince, cemaatten çıkan "âmin" daha gür olur; dikkat buyurun. Demem o ki az ya da çok herkesin borcu var. Bana borçsuz bir kişi gösterin, ben size borçlu yüz kişi göstereyim... (Sokaktan geçen birini rast gele çevirin; ya kredi borcu vardır, ya bir yakınına borçludur, ya vergi borcu duruyordur, yahut hepsi birden. Hiç biri yoksa namaz borcu; o da yoksa gönül borcu vardır.)
Haberin ayrıntısında, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in eşinin, Birleşik Arap Emirlikleri'nde yapacağı konuşmalar için 70 bin sterlin ücret alacağı yazıyordu. Blair çiftinin 4 milyon sterlin tutarında morgıç borcu varmış. Aydan aya ödemeleri gereken miktar 16 bin sterlin. Allah yardım etsin.
SATILIK LORDLUK
İngiltere'den gelen bir başka haber ise "Satılık Lordluk" şeklinde özetlenebilir. Başbakan Blair, kanunlara aykırı olarak partisine yapılan bağışlar karşılığında, bazı iş adamlarını Lordlar Kamarası'na aday göstermekle suçlandı. Günahı boynuna, iddia bu şekilde. The Sunday Times gazetesinin haberine göre, Chai Patel adlı iş adamı Blair'in partisine 1,5 milyon sterlin borç vermiş. Adam daha önce de 100 bin sterlin bağışta bulunmuş partiye. İş adamının lord olmak için gözden çıkardığı 1,5 milyonu parti yöneticileri borç olarak kaydetmişler. Mister Patel bize danışsaydı, daha kolay bir yol önerirdik. Önereceğimiz formül şu şekilde: "Alırsın Ford, olursun Lord." Bitti. Geçelim yalancı dolmanın ikinci kısmına.
YALANCI DOLMA
İsterseniz önce görmemiş olanlar için, bu yalancı dolma lakırdısının ne olduğunu açıklayalım. Sabah'ta Yılmaz Özdil yazmıştı geçen gün: "Yalancı dolma" gibidir uzun yazılar. Okursun okursun, içinde bir gram et yoktur. Ama bazen bir soru sorarsın, hayatın anlamı ete kemiğe bürünür."
Böyle söyledikten sonra Balıkesir Burhaniye'de yapılan Sivil Savunma Konferansı'nda 7 yaşındaki Ümmühan'ın büyüklerine sorduğu soruyu aktarıyordu. Şöyle sormuş Ümmühan: "Deprem olursa, fakirleri de kurtarırlar mı?"
SORULAR, SORULAR
Ne olduysa bu soruyla oldu azizim. Bir haftadır kafam fazlasıyla karışık. Soruların çengeli birbirine dolanıyor... - Deprem olur mu, olmaz mı? - Olursa fakirleri de kurtarırlar mı, kurtarmazlar mı? - Benim yazılar uzun olduğuna göre, yalancı dolma sınıfına girer mi girmez mi? - Kalite-kantite ilişkisi nedir? - Yalancı dolmanın kendine göre bir lezzeti yok mudur? İçinde mutlaka et mi bulunmalıdır? - Eğer o dolma kıytırık bir şeyse, insanlar yüzlerce yıldır niye yapıp yemektedirler? - Uzunluk kısalık bir ölçü müdür? - Yılmaz Özdil vejetaryen olsaydı nasıl bir benzetme yapardı? Mesela keçi boynuzu uygun düşer miydi? - Yalancı dolma sevenler bir araya gelip bir dernek kursalar ve ilk eylem olarak Sabah'ın kapısına siyah çelenk bıraksalar haklı mı olurlar, haksız mı? - Hayatta trajedi var mıdır, yok mudur?
BİR USTANIN ELLİNCİ YILI Son soruyu Anlayış dergisinden arakladım. Mücahit Küçükyılmaz'ın, yazarlığında ellinci yıla ulaşan Rasim Özdenören ile yaptığı röportajda geçiyor bu konu. "İnsan varsa, trajedi de var" diyor sevgili Rasim Ağabey. Beş saatlik konuşma sonunda çıkan beş sayfalık röportaj, ne yazık ki pek çabuk bitiyor. Keyifli de onun için. Aksi takdirde bir sayfayı bile bitiremezdim. İşin içine şiddeti karıştırmadan, bu röportajı okumanızı tavsiye ediyorum.
Ediyorum ama biliyorum ki çoğunuz dergiyi arayıp bulmaktan erinecektir. Tek ortak noktamız, hepimizin borçlu oluşu değil; bir de okumaktan kaçma konusunda birbirimizle yarış içinde bulunuyoruz. Bu yüzden, hiç değilse, Rasim Özdenören'in yazmaya nasıl başladığına ilişkin soruya verdiği cevabı burada okumalısınız.
TUHAF BAHANE
Önce Mücahit'in sorusu: - Bu yıl yazı hayatınızın ellinci yılı oluyor. 1956'da 16 yaşında iken Varlık'ta başlamışsınız. Başlangıçta yazma eyleminden ne bekliyordunuz ya da bir beklentiniz var mıydı? Bugün geldiğiniz noktada, yazma eyleminden ne umdunuz, ne buldunuz? Ve işte cevap: - Benim yazıya başlamamın bahanesi tuhaf. Bir arkadaşımın öykü yazmasına yardımcı olmak üzere öykü yazmaya başladım. O arkadaşım bir öykü yazmış, bana da okutmak istediğini düşünüyorum; fakat bana vermeye de nazlanıyor. Neticede bir şart koştu; "Sen de yazmaya söz verirsen, öykümü okuturum" dedi. "Olur" dedim, öyküsünü okudum. Akşam eve döndüğümde arkadaşa söz verdiğim için, bir öykü de ben yazayım, dedim ve böylece başladık. Ertesi gün, onun bir daha öykü yazmasını sağlamak için, dedim ki, "Senin bana ileri sürdüğün şartı şimdi ben sana sürüyorum: Eğer bir öykü daha yazarsan, bunu okutacağım sana." Kabul etti; öykümü okudu. Ertesi gün o verdi. Böyle aylarca birbirimize bu şartı ileri sürerek öykü yazma işine başladık. Yoksa, benim aklımda yazma-yazmama gibi bir şey yoktu.
|
![]()
![]()
| ||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |