T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 12 MAYIS 2006 CUMA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Yurt Haberler
  Son Dakika
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Yasin DOĞAN

Hırs ve ihtiras

"Tutku"nun iki çeşidi vardır: Hırs ve ihtiras... Kardeş olan bu iki kelimeden ihtiras "doymazlık, aşırı istek, kendini kaybedecek kadar gözü dönmüşlük" anlamına geliyor.

Hırs ise "sonu gelmeyen ve bitip tükenmek bilmeyen aşırı tutku ve istek"...

İhtiras isteğin "çok şiddetli" olmasını, hırs ise "sonu gelmemesi"ni anlatıyor.

İnsanın kendini kaybedercesine şiddet ve gözü dönmüşlükle bir şeyi arzu etmesi, ona ulaşmak için her yolu mübah görmesi insan kemalatının çatırdaması anlamına gelir.

İnsanın sahip olduklarının değerini bilmesi ve gereğini yapması; sahip olamadıklarına ulaşmak için ise kontrollü bir istek içinde olarak gereken şartları yerine getirmesi gerekir.

Hırs ve ihtirasla basamakları üçer beşer çıkmak isteyenler çoğunlukla tepe taklak gider, sahip olduklarını da kaybederler.

İslam tarihinde hırs ve ihtiras'ın olumsuz boyutlarına dikkat çekilmiş, bu kavramları "azim ve ısrarla hayırlı işleri takip etmek" şeklinde olumlu yüzüyle değerlendirmek gerektiği belirtilmiştir.

İnsanın süfli duygulardan ulvi duygulara yönelmesi aslında yaşam boyu süren bir mücadeledir.

Belli mevkilere ve makamlara göz dikip, aşırı tutkuyla sevdalanmak çok hoş karşılanmamış, nefsani bir zayıflık olarak görülmüştür.

Günümüz dünyası ise kariyer için kural tanımaz bir yarışı ön plana çıkarıyor.

Modern kapitalist düzenin, bireyleri amansız bir yarışa sokması geçmiş dönemlerin benlik ve gururu arka plana atmaya çalışan anlayışını, ben-merkezci ve kişisel kariyeri için her şeyi göze alan bir anlayışa dönüştürmüştür.

20. yüzyılda "şöhret ve riya"nın insanların vazgeçemedikleri özellikler haline gelmesi "kamil insan"ın çözülüşünün de başlangıcı olmuştur.

Kendini aşırı sevme ve kendisiyle ilgili olan şeyleri vazgeçilemez görme duygusu, ulvi hedeflerin yerini kişisel arzulara bırakmasına sebep olmuştur.

Umumun yararı "kişisel fayda"ya, manevi olan "maddi olana", biz "ben"e yerini bırakmıştır.

"Değerlerin çözülüşü" insan nefsinde başlayıp dalga dalga topluma yayılmıştır.

Balzac, "hırs ve tamahın başladığı noktada saf duygular sona erer" diyor.

Saf duyguların sona ermesi, ortak ve ulvi hedeflerin, samimiyetin, hasbiliğin sona ermesi anlamına geliyor. Saf duygulara sahip olmayı, belki "saflık" olarak yorumlayanlar da olabilir. Ama unutmamak gerekir ki, halkın ortak iradesi, şuuru ve vicdanı saflık zemininde ilerler. Safiyetini kaybedenler halkın yürüdüğü yoldan da, halkın çıkar ve beklentilerinden de uzaklaşırlar.

Enaniyetlerin yarıştığı bir atmosfer öncelikle iç bütünlüğün ve duygusal birlikteliğin zedelenmesine kapı açar.

Geleneksel ve manevi değerleri önemseyenler "kamil insan" yolunda yürümeli, ulvi hedeflerden ve "biz" perspektifinden uzaklaşmamalıdır.

Gündeme gelmek, takdir görmek, imaj yapmak beşeri duygulardır ve insanın kendini kaybetmeden, varoluş zeminini yitirmeden yaşanmalıdır.

İnsanların ne yaptıkları kadar niçin ve hangi niyetle yaptıkları da önem taşıyor, işin rengini değiştiriyor. Yapılanları yorumlamanın yolu "amaç"ları ve "sonuç"ları bir arada değerlendirmekten geçiyor.

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi