T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 13 MAYIS 2006 CUMARTESİ | ||
|
|
Bir arkadaşım birgün Ahmed Cevdet Paşa'nın oğlu Ali Sedad ile Tevfik Fikret'in oğlu Halûk arasında bir karşılaştırma yapmış ve sonra "Görüyor musunuz?" demişti; "Cevdet Paşa gibi bir âlim, oğlunu da kendisi gibi bir âlim yetiştirirken, Tevfik Fikret gibi bir adamın oğlu, sonunda bir protestan rahibi olup çıktı. Demek ki..." Bu sırada bir fırsatını bulup arkadaşımın kulağına eğildim ve dedim ki: "Bence böyle mukayeseler yapmamalısın; zira Cevdet Paşa'nın torunu da rahibe olmuştu. Mehmed Akif'in büyük oğlu ise uyuşturucu müptelası..." "Akif'e Dair" (İstanbul, 2005) adlı eserimde Akif'in çocuklarına ait bir bölüm vardır. Bu bölümde büyük oğlu Emin'in hikâyesiyle ilgili yazdığım yazıları bir araya getirmiş ve mümkün olduğu kadarıyla tafsilât vermeye çalışmıştım. Ne var ki 'tafsilât' netâmeli bir kelime. Bitmek bilmiyor çünkü. Emin Akif Ersoy hakkında ulaştığım her bilgi-notuyla ilgili olarak kendi kendime, "Acaba merhum Akif, bu acı olaylardan haberdar olsaydı, kimbilir bir baba olarak ne kadar şaşırır, ne kadar üzülürdü" derdim. Gerçi aksini akla getirecek bazı şifahî rivayetler duymamış değildim ama yine de Akif'in 1936 gibi erken bir tarihte vefat etmesi, tesbit edebildiğim hâdiselerin ise daha geç tarihlere rastlaması sebebiyle kendimi avutur, "Her hâlde bilmiyordu" deyip teselli bulurdum. Niçin 'herhâlde' değil de 'her hâlde'?! Bu konuda kronolojik değeri olan herhangibir bilgi kırıntısıyla bile tekzib edilmediğim ve dahî teselli sözcüğü sadece 'tevazû' değil, 'temkin' gereği olarak da kullanıldığı için... Bu tür tevillere yönelmemin nedeni, sadece Akif merhuma karşı taşıdığım hürmet ve muhabbet hisleri değildi; bilâkis Emin Akif Ersoy'u da tanıdıkça, ızdırabına, başından geçenlere yakından şahit oldukça, kendisini daha da sevmiştim. Ne tuhaf değil mi, sevgi, sevileni bir bütün olarak kapsadığında, yakınındakileri değil sadece, aynı zamanda uzağındakileri de içeriyor. Acaba acıma duygusu mu? Bilemiyorum. İnsan, duygularının karmaşık hâle geldiği durumlarda tarafsız olmayı beceremez. Tarafsız olmadığım kesindi. Diğer yandan, eldeki tanıklıkların tamamı, bu bahtsız insanın, çok kibar bir beyefendi ve hassas bir insan olduğunu da gösteriyordu. Üstelik işin içinde -burada tafsilâtına giremeyeceğim- başka sebeplerin de bulunduğunu biliyordum. Peki bu durumda, yazgı deyip geçmeli miyiz? Niçin olmasın! Sebeplerin tüketilemediği bir noktada, 'yazgı' sözcüğü her derde devâ bir müsekkin gibidir. (Şimdi tam da evrak-ı perişanıma bakma zamanı: "Olan olmalıydı/Olacak olan olur/O halde olan olur!") Akif'in yeni bulunan ve vefatından kısa bir süre önce Eşref Edib'e yazmış olduğu 7 Mayıs 1936 tarihli bir mektubu sayesinde karanlıkta kalan bir noktayı daha aydınlatabiliyoruz. Bu mektuptaki, bir babanın kahredici çığlıklarını kulaklarımıza çarpan satırlar şunlar: -"Bizim namussuzun yeni rezaletini işitmemiştim, Allah canını alsın! Bari müddet-i mahkumiyeti kısa olmasaydı da mahbesten cenazesi çıksaydı! Kuzum, bana bunu, yani kaç ay yahut kaç seneye mahkûm olduğunu bildir. Bir de Rıza'ya söyle: Tahfif-i cezası [cezasını hafifletmek] için çare aramaya katiyyen tevessül etmesin. Hınzır mahbesten çıkar çıkmaz daha ağır bir cinayete [suç işlemeye] kalkışır." Mektubu yayımlayan dostlarımız, böylesine önemli bir kaydı, "oğlunun (büyük ihtimalle Emin'in) yaptığı bazı davranışlar karşısında..." gibi müphem ve meşkuk sözlerle geçiştirmişler ve bu konuda başka hiçbir açıklama yapmamışlar, yapamamışlar... Yazık, hakikaten çok yazık! Yazdığımız onca yazı dikkatle okunmadığı için değil, Akif gibi bir babanın göğe yükselen çığlıkları karşılıksız bırakıldığı için... Genç delikanlının işlediği ağır cinayet (suç), yani merhum Akif'in bu çığlıkları atmasına yol açan oğlunun hapse düşme sebebi neydi, biliyor musunuz? Kur'an okumak! Evet, yanlış duymadınız: Askerdeyken koğuşta Kur'an okumak! Emin Akif'in bahtsızlığı bu kadar değildi elbette. Başından itibaren, yani daha küçücük bir çocukken babasının çektiği çilelere ortak olmakla kalmadı, babasının vefatından sonraki alâkasızlığın ve takibatın bedelini de ödedi; canı pahasına değil sadece, haysiyeti pahasına da ödedi üstelik... Not: Yarın, bu sefer ablası Feride Hanım'ın anılarından hareketle Emin Akif'in babasına nasıl yoldaşlık yaptığını göreceğiz.
|
![]()
| ||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |