|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 1 NİSAN 2006 CUMARTESİ | ||
Türkiye üzerine konuşurken genellikle hangi verileri baz alıyoruz? Bazı istatistikleri mi? Yoksa bütün Türkiye'yi yekpare bir biçimde temsil eden nihai bir organ var mıdır? Örneğin, Türkiye'nin şehirleşmesi, modernleşmesi, Avrupa Birliği'ne girişi, sekülerleşmesi ve demokratikleşmesinden bahsettiğimizde, hep aynı Türkiye'den mi bahsetmiş oluyoruz? "Bölünmez bütünlük" ilkesi midir bizi hep aynı Türkiye'den söz etmeye zorlayan? Hiç sanmıyorum. Biz kendimizi ne kadar bölünmez bütün görsek, hatta başkalarını ne kadar bu bütünlüğe kast etmiş, bizi bölmeye çalışıyor gibi görsek de, çoğu kez başkalarından yana en önemli şikayetimiz, bizi tek bir kalıpta, hani "bölünmez bütün" gibi görmelerinden yana oluyor. Bu arada Türkiye'yi temsilen kara çarşaflı bir kadının görüntüsü, polis tarafından acımasızca coplanan genç göstericilerin görüntüleri; kahvehanede oturmuş derin derin sigarasını tüttüren işsiz gençlerin görüntüleri; sokak ortasında karısına, çocuğuna veya başkalarına şiddet uygulayan magandalarımızın görüntüleri, dışarıda bir yayın organında yayımlandığında, bize atfedilen bölünmez bütünlük bizi ne kadar da rahatsız ediyor? O anda bölünmeyi, parçalanmayı ve bazılarımızı dışarıda bırakmayı ne kadar da arzu ederiz. Tam o anda o görüntüdekilerin gerçekten bize ait olmamasını ne kadar da isteriz. Klişelerimizi bozmamızın bir yolu hayatın detaylarıyla karşılaşmayı göze almaktır. Medya haberleri zaten bu klişelerden besleniyor, tekrar dönüp tekrar bu klişeleri yeniden üretmekten başka bir şey yapmıyor. İstatistiklerse detayları vermez. Bir hayat hikayesinin içerdiği canlılığı hiç vermez. İnsanlardan ve tutumlarından sadece rakamlar olarak bahseder. Bir rakamın içinde bir sayı olan bir görüşün sahibi kimdir, ne yer ne içer, onu bu görüşte olmaya sevk eden şey nedir bilinmez. O yüzden bir şeyler verse de, istatistik rakamlar, hayattan gerçek kesitler vermez. Ali Bayramoğlu'nun geçen hafta içinde Yeni Şafak'ta yayımlanan yazı dizisi, son on yıldır Türkiye'de yaşanan yeni ideolojik ve kültürel katmanlaşmalar konusunda, bu katmanlaşmalarda farklı taraflara bir şekilde düşmüş insanların değişik konulardaki görüşlerini, birbirlerine bakışlarını, yansıtan, bu görüşler arasındaki yakınlaşmaları, uzaklaşmaları bilfiil yaşayanların tanıklıklarını aktaran doğrudan kesitler verdi. Benzer bir çalışmayı kısa süre önce de başörtülüler üzerine Fatma K. Barbarosoğlu yapmıştı (yazı dizisinin geniş bir versiyonu Şov ve Mahrem başlığı altında, kitap olarak da yayımlandı, Timaş Y, tel: 0212 69 0001). Bir başörtülü klişesi epey zamandır Türk siyaset gündeminin tedavülünde. Herkes hoyratça kullanıyor bu klişeyi, siyaset kuruyor üstüne, ama kimse zahmet edip başörtülü denilenlere kulak vermiyor, onların bütün süreç içinde yaşadıklarını, hissettiklerini anlamaya çalışmıyor. Çalışmaların her birinin sağlam tespitleri bir yana, toplumsal gerçekliği kavramak bakımından alternatif ve güçlü bir sosyal bilim metodolojisine dayandıklarını kaydetmek gerekiyor. Toplumsallığı sayılara boğmayan, anlamak isteyeni gerçekliğin organik tabiatıyla, bu tabiattan kesitler sunarak bir anda yüzleştiren, bir metodoloji... Bu kesitlere bakmasını bilenin Türk toplumunun hayatında ve zihninde yaşanan değişimleri, kopan fırtınaları anlamak için anketlere ihtiyacı olmayacağını söyleyebiliriz. Çünkü anketler hayatları görmez. Hayatları birer sayıya dönüştürür. Bilfiil hayatlar içinde yaşanan tecrübeleri ıskalar. Sosyal bilimcinin kafasındaki kategorilerin içine sıkıştırır insanları. Oysa bu tür mülakatlara kulak verilse, düz bir kafayla ülkeyi yönetenlerin kafası bir nebze karışır. Uygulanan politikaların her birinin, birer âlem olan bir hayata çarpabileceğini, büyük bilinç yarılmalarına yol açabileceğini görür, biraz daha insaflı davranmaya yöneltir. Toplumun anlaşılması işinin basit ve ezber değerlendirmelerle geçiştirilemeyeceğini öğrenirler. Türkiye'ye bakmanın bir yolu da şehirlerinden geçmektir. Türkiye'de hayat Türkiye diye bir bütünlüğün içinde değil, gündelik hayatın gerçekliği içinde ve bilhassa şehirlerde yaşanır. O yüzden Kayseri'den, Malatya'dan, Konya'dan, Denizli'den, Diyarbakır'dan geçmeden Türkiye'ye varılmaz, Türkiye yaşanamaz, hissedilemez ve anlaşılamaz. İki gündür Utah Üniversitesi'nde Türkiye şehirlerinden yola çıkarak küreselleşmeyi anlamak konulu bir sempozyumda Konya şehri üzerinde duruyoruz. Küreselleşmeyi sadece cereyan ettiği büyük şehirlerdeki haliyle değil bir de sahip olduğu bütün özgüllükleriyle, Konya gibi bir yere yansıyan şekliyle görmeye çalışmak gerçekten ilginç. Bu konuya devam edeceğiz.
|
![]()
![]()
| |||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Dizi | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |