|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 8 NİSAN 2006 CUMARTESİ | ||
|
|
Son zamanlarda 'Kürt sorunu' ne zaman konu edilse bir 'konuşma' lâfıdır gidiyor. DTP'nin eşbaşkanı Ahmet Türk, "Başbakanla konuşmak istedik, randevu alamadık" diyor sözgelimi. Başbakan Tayyip Erdoğan, "Konuşmak isteyen silâhı bırakır, masaya oturur" cevabını veriyor. Yabancı başkentlerden de "Oturup konuşsunlar" tavsiyesi geliyor. Ağzı olanın konuştuğu bir ortamda 'konuşma' konusunun hâlâ gündemi belirlemesi gerçekten ilginç. "Kim kiminle neyi konuşacak?" diye sorarsam, "Hâriçten konuşma" mukabelesinde bulunanınız çıkar mı? Çıksa da o soruyu soracağımı bilmelisiniz. Türkiye'de bir 'Kürt sorunu' var; bunu Başbakan Erdoğan böyle konuştuğu için biliyoruz. Daha önce yarım ağızla "Kürt realitesini tanıdık" diyen yetkililer (Süleyman Demirel ile Erdal İnönü) çıkmıştı, ama ilk kez konunun başlığı adlı adınca bu hükümet döneminde konuldu. Başbakan Erdoğan bir şey daha yaptı: "Silâhlar sussun, sorun çözülsün" ana temalı bildiri yayımlayan aydınlar grubuyla biraraya geldi ve hemen ertesinde gruptan gazetecilerle Diyarbakır'a gidip kalabalıklar önünde konuştu. DTP'li yetkililerin de ağızları boş durmuyor. Parti sorumluları yanında DTP'li belediye başkanları da her fırsatta görüş açıklıyorlar. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir televizyon ekranlarının sürekli konuğu; belirli görüşleri onun ağzından işitip duruyoruz. Kısa süre önce İstanbul'da toplanan 'Kürt Konferansı' da değişik görüşlerin etraflıca konuşulduğu özgür bir platform değil miydi? Bazıları "Ne yani, Abdullah Öcalan da mı konuşsun?" diyorlar, ama bu tepkileri çok yersiz. Çünkü, mahkumiyet günlerini İmralı Adası'nda geçiren Öcalan hem konuşuyor hem de yazıyor; yazdıklarına gazetelerden, konuştuklarına da internet sitelerinden ulaşmak mümkün olabiliyor. Sizin anlayacağınız, sorun, konuşma eksikliğinden kaynaklanmıyor; tam tersine, Türkiye'de herkes, her çevre, her ilgili-ilgisiz kurum, ya doğrudan ya da sözcüleri aracılığıyla, sorun üzerindeki düşüncelerini kamuoyuyla paylaşıyor bugün. Suskun sanılan kalabalıklar da 'şehit cenazeleri'ne gösterdikleri ilgiyle konuşmuş oluyor... Yabancıların bile gevezelik yapmakta yarış ettikleri bir sorun bu; Avrupa Parlamentosu açıklama yapıyor; ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ülkesinin görüşünü aktardığı gibi ABD'nin Ankara Büyükelçisi de katıldığı toplantılarda konu üzerinde konuşmaktan geri durmuyor... Peki, konuşma eksikliğinden kaynaklanmıyorsa sorunun temelinde ne yatıyor? Bir zamanlar "Konuşan Türkiye istiyoruz" denirdi, bugün Türkiye hemen her şeyi konuşuyor. Şimdi yeni bir merhaleye geçmenin zamanı; 'anlamlı konuşan Türkiye' merhalesine... Her şeyin konuşulduğu, ama kimsenin birbirini dinlemediği bir ortamdan geçiyoruz çünkü. Tam bir kakafoni egemen tartışma ortamına. Bazı konuşmacıların ne dediğini kendi kulakları bile duymuyor; bazıları ise tribünlere konuşuyor zaten, konuşarak bir şey elde etme dertleri yok. Kimi de konuşuyor gibi yapıp eli tetikte duruyor. Böyle bir ortamdan olumlu ve hayırlı bir sonuç çıkması gerçekten bir mucize olur. Eskiler, insan için 'hayvan-ı nâtık' tanımını kullanırdı; yani 'konuşan hayvan'... Bu tanım o günlerin Türkiyesi'nde anlamlı da gelirdi. Ancak, bugün insanı tanımlamak için 'konuşan' sıfatı tek başına yeterli olmuyor. Ağzı açılıp kapanan, o sırada bir takım sesler çıkaran nice başka yaratık da var; önemli olan ağızdan çıkanın bir anlam taşıması... Anlamlı konuşalım lûtfen...
|
![]()
![]()
| ||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |