|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 8 NİSAN 2006 CUMARTESİ | ||
Bugün geçtiğimiz hafta Utah Üniversitesi'nde katıldığım, Konya'yı konu alan konferansta konuşulanları ele alarak, önceki yazımda kaldığım yerden devam etmeyi düşünüyordum. Konferansın ana çerçevesi Türkiye'yi şehirlerinden yola çıkarak anlamaya çalışmaktı. Biz ABD'deyken Türkiye'nin "öteki" şehirlerinde, Diyarbakır'da, Batman'da, Siirt'te bizim Konya örneğinde dikkat çekmeye çalıştıklarımızla hiç de mütenasip olmayan şeyler cereyan ediyordu. Tabii ki, sadece Konya'yla ortaya çıkan resme bakarak bir Türkiye manzarası sunmaya çalışmak çok yanıltıcı olurdu. Zaten tam da bu yüzden Türkiye'ye arada bir de Diyarbakır'dan bakmak gerektiğini söylüyorduk. Kuşkusuz oradan görünen manzara çok farklıdır. Oradan Türkiye'nin yaşadığımız dünyadaki seyrinin başka boyutlarını görmemiz mümkün. Konya'dan Türkiye'nin bahar-bahçesi görünüyorsa, Diyarbakır'dan, yaprak döken yanı görünüyor. Konya'dan bakmaya biraz ara verip Güneydoğu'dan bakmaya çalışmak zorundayız şimdi. Güneydoğu'daki son olayların Kürt sorunu konusunda şu ana kadar olmadığı kadar demokratik açılımın yapılmış olduğu bir döneme denk gelmesi kuşkusuz çok önemli. Elbetteki bu açılımlar bölge halkını mevcut haliyle tam anlamıyla tatmin etmiyor olabilir, ancak sorunların kabulüne ve diyalog yoluyla çözümünün imkanına dair açık bir iyimserlik gözlemlenebiliyor. Bölgenin şehirlerinde son yirmi yılın çatışma ortamı yepyeni bir toplumsal manzara ortaya çıkarmıştır. Bölgenin toplumsal dokusu yirmi yıl öncesinin dokusu değil. Geçen zamanın bıraktığı, zamansız ve isteksiz bir biçimde şehre aniden göçmüş yüzbinlerce insan ve sorunları var. Bu insanlar şehir ortamına giderek alışmış olsalar da bir sürgün topluluk ideolojisinin bütün özelliklerini sergiliyorlar. Bu ideoloji yoğun işsizlik ve sefalet koşullarında azalma yolu bulamıyor. Her türlü şiddet ve terör hareketinin istediği zaman büyük bir verimlilikle kullanabileceği bir ortam sözkonusu. Şiddet ortamından beslenen PKK, devleti yıllarca istediği şiddet ortamına büyük yanlışlara sürükleyerek çekmeyi başarmıştır. Şiddetin dili konusunda kendine aşırı derecede güvenen devlet, uzun süre PKK'nın her meydan okumasına aynı dilin sınırları içinde karşılık vermek suretiyle PKK'ya belki istemeyerek en büyük desteği sağlamıştır. "Bir avuç çapulcunun" kısa süre içerisinde onbinleri bulan bir silahlı güce, ve geniş halk kesimlerinde bir sempatizan kitlesine ulaşmasındaki başarı sadece PKK'ya ait olamazdı. Daha işin başında, örgüt ile halk arasına girmenin yolu doğru dürüst aranmadı. Devlet halka kendi resmi diliyle gitmekte ısrar etti. Oysa bu örgüt ile halkın özdeşleşme sürecini hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Giderek devletin örgüte referansı hiçbir anlam ifade etmemeye, buna mukabil örgütün devlete referansı çok anlam ifade etmeye başladı. Oysa bugün durum çok değişik. Öcalan'ın yakalanması, AB'ye uyum çerçevesinde yapılan yasal düzenlemeler, arkasından da Başbakanın Diyarbakır gezisiyle önemli bir mesafe kat eden devletin yeni yaklaşımı, bölge halkı ile devlet arasında çok daha verimli bir dilin çalışmaya başladığını gösterdi. Konuşmanın ve anlaşmanın dili çalışmaya başladıkça şiddetin dili anlamını yitirmeye başladı. Şiddet kitleler nezdinde sempatiyle karşılık buluyorsa, zaten ortada ciddi bir sorun var demektir. Yasal-demokratik yolların meramını ifade etmek için kapalı olduğu düşünüldüğünde bu sorun had safhaya varır. Oysa son şiddet olayları bölge halkı nezdinde de bir hayli münasebetsiz bulunmuştur. Taleplerini ifade etmenin yasal yolları açılmışken şiddetin yoluna davet -bir çok şeyin yanı sıra, özellikle- bir şeyi açığa çıkarmıştır: PKK artık bölge halkının diline iyice yabancılaşmaya başlamıştır. Şimdiye kadar Kürtlerin demokratik yollarla ifade edilemeyen haklarını temsil iddiasına dayanan örgüt, son zamanlardaki açılımlarla görevsiz kalmıştır. Bu esnada yapması gereken tek şey temsil ettiğini iddia ettiği "halk lehine" koşulsuz silahları bırakmaktı. Oysa şimdi Kürtlere çok daha ağır bir bedel ödetmenin, kendi iktidarını Kürtlere taşıtmanın telaşına düşmüş durumda. Örgüt Kürtler için de giderek sadece kendini temsil eden ve Kürtlerin toplumsal haklarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir liderlik hırsını ifade etmeye başlamıştır. Bu esnada giriştiği şiddet politikasının özelde Kürtlerin genelde Türkiye halkının kazanımlarını geriletmekten başka bir işlevi olmayacaktır. Şimdiye kadar Türkiye'nin bir Kürt sorunu vardı, bugünse Kürtlerin bir PKK sorunu vardır. Bu sorun tabii ki bir bütün olarak Türkiye'ye aittir. Türkiye bu sorunla baş etmekte çok yanlışlar yaptı, büyük acemilikler sergiledi, böyle bir sorunu olduğunu itiraf etmekten bile çekindi. Oysa sorunun var olduğunu kabullenmeden çözümüne yaklaşmanın bir yolu yoktur.
|
![]()
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Dizi | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |