T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 13 NİSAN 2006 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Rasim ÖZDENÖREN

Bir emekli yargıcın yargı bağımsızlığı üzerine görüşü (2)

Danıştay emekli başkanının "yargının bağımsızlığı" konusundaki görüşüne bundan önceki yazımızda değinmiştik (9 Nisan 06). Şimdi de aynı yargıcın başörtüsü ve ibadet üzerine görüşlerine değinelim. Aslında, bunlar, sokaktaki insan tarafından serdedilen görüşler mesabesinde olaydı üzerinde durmaya değmezdi, diyebilirdik. Ancak bir yüksek yargıcın görüşleri olarak ortaya çıkınca önem kazanıyor, çünkü bir kafa yapısının formasyonunu gösteriyor. O bakımdan üzerinde durulmalıdır. Çünkü o kafa yapısı, rejim karşısında yurttaşı himaye edici değil, fakat yurttaş karşısında rejimi himaye edici bir görüşü sergiliyor; yani '20'li , '30'lu yıllara takılı kalmış bir zihniyeti dile getiriyor.

"Oruç tutanlar ve örtünenler fazla olunca acaba 'inançsızlar diye baskı altına alırlar mı' endişesi doğmaya başlandı." Diyor sayın emekli yargıç (Nur Batur'un Emekli Danıştay Başkanı Ender Çetinkaya'yla Mülakatı, Hürriyet, 04 Nisan 2006, s. 22). Ancak bu nasıl bir hukuk mantığı olabilir? Yani halihazırda, başı açık olanların ve oruç tutmayanların sayısı çoğunlukta olduğu için mi, örtünenlere baskı uygulanıyor? Sayın emekli yargıcın mülâhazasının mefhumu muhalifi, bizi böyle vahim bir sonuca götürüyor.

Şimdi, şu mülâhazalara dikkat edin lütfen, sayın emekli yargıç şunları söylüyor: "Türban diye bir sorun yoktu. Başörtüsü vardı. Annelerimiz başörtüsü takardı. Ablam 75 yaşında üçgen gibi bağlar. Başörtülü gelirsem yanlış anlarlar diye Danıştay'a bile gelmedi." Diyor. Mesele sanki önemli olan başörtüsünü bağlama biçimiymiş gibi algılanıyor.

Sayın emekli yargıç ablasından bahsetmeye devam ederken vurgulayarak: "Başörtümü çıkarıp geleyim dedi. Ben de abla sen nasılsan öylesin dedim. Ama bu bir ideoloji haline getirildi." Diyor. Gene aynı telâkki tarzı: başörtüsünü bir tür bağlamak ideoloji kabul ediliyor. Ancak başka türlü bağlamanın da bir başka ideolojinin göstergesi olabileceği hususu ıskalanıyor.

Sayın emekli yargıç devam ediyor: "Devletin koyduğu kaideler var. Bu kaidelere saygı göstermezsek devlet olmaz." Diyor. Doğrudur. Ancak devletin koyduğunu söylediği kaideleri koyanlar, son tahlilde insanlar değil mi? Ve aslında dananın kuyruğu tam da burada kopmuyor mu: kim kime hizmet edecek noktasında?... Kim kimin için var olacak? Dinî düzlemde bu konunun izahı basittir: insanın iradesinin üstünde bir ilahî iradenin varbulunduğu kabulünden hareket edilir. Seküler düzlemde böyle bir mülahazaya yer açmak söz konusu olamaz. Bu itibarlar sayın emekli yargıcın görüşünü paylaşmak da mümkün olmaz.

Bu kadar değil, sayın emekli yargıç görüşlerini dermeyan etmeye devam ediyor: "Türban örtüyor, ama herkesin yaptığı şeyleri de yapıyor. Akşamüstü Necatibey'in oradaki parka gidin bütün türbanlılar el ele tutuşmuşlar. Sigaralarını içiyorlar. İdeoloji olduğunu büyük bir kısmı kendisi de bilmiyor." İmdi, buradaki çelişkiyi nasıl açıklayacağız? Az önce başörtüsünü bir ideolojik simge olarak değerlendirirken, şimdi, onu takanların bunun bir ideoloji olduğunu bile bilmediği ileri sürülüyor. Bu mülâhaza tarzı da, aslında başörtüsünü ideolojik nedenle açıklama gerekçesini boşa çıkartıyor. Gerçi ideolojik gerekçeyle başörtüsü örtülse ne olacak? Başı açık olmak da bir ideolojik simge olabiliyorsa, aynı gerekçeye çifte standart yüklemenin anlamı ne?

Velhasıl, mesele hukuka dayanarak değil, fakat keyfi olarak temellendirilmek istendiğinde bir telif ve tevil zemini bulmanın imkânı ortadan kalkıyor. Fakat ortaya, bir yargıcın konuya hangi önyargılarla baktığını gösteren vahim bir gerçeklik çıkıyor. Vahim, çünkü bu gerçeklik, bazı yargıçların yalnızca bazı mercilerin baskısı altında değil, fakat daha kötüsü yargıçların bizzat kendi önyargılarının baskısı altında tutulduğunu gösteriyor.

Not: Geçtiğimiz hafta 8-10 Nisan tarihlerinde şahsıma verilen bir ödül töreni nedeniyle Baku'de (Azerbaycan) bulundum. Bu yolculukla olan izlenimlerimi daha sonra anlatmayı tasarlıyorum.

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi