T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 27 NİSAN 2006 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Ali BAYRAMOĞLU

Nizam, intizam ve demokrasi

Devletin, basının, hatta ülkenin bir kısmı ayakta... "Tehlike var" diyorlar. İrticadan, kuşatılmışlıktan söz ediyorlar...

Mantıklı düşününce insan şunu anlamakta zorlanıyor:

"Ne oldu da Türkiye bir anda irtica tehlikesiyle karşı karşıya kaldı? Ne oldu da bu hükümetin varlığı ve uygulamaları bir anda tehlikeyi temsil eder hale geldi?"

Aslında bu sorulara toplumsal gelişmelere bakarak mantıklı bir yanıt bulunamaz...

Yanıt güç ilişkilerine, Çankaya Savaşları'na, saray kavgalarına bakmayı gerektiriyor.

Bu çerçevede devlet aktörlerinin, askerin, bürokrasinin tutumunu açıklamak mümkün...

Merkez medyanın benimsediği, desteklediği kimi siyasi ve toplumsal gelişmeleri, tâbi kaldığı telkinler ve fayda güdüsüyle, birkaç gün içinde, bu kez tehlike çığlıklarıyla karşılaması da açıklanabilir...

Peki resmin bütününü görmeyen, sorunu yöneltildikleri noktadan, takıntılarından ya da dar dünyalarındaki derin kaygılarından hareketle okuyanlara ne demeli?

Olup biteni bu yolla meşrulaştıranlara, kutuplaşmanın basit aracı olanlara, sokağa, sinemacılara, tiyatroculara, gazetecilere, akademisyenlere ne demeli?

Makul açıklaması yok...

Türkiye her yönüyle yeni bir "otoriterleşme dalgası"na doğru ilerlerken, bu dalga ülkenin her yanını kuşatmaya adayken ve "bu gidiş hükümete yönelik bir operasyon üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılırken", buna korku ve duygulara verilen tepki ve destekler akılla mantıkla açıklanamaz...

Nitekim sorun aslında derin, hasta, kendisini zarar vermeye kilitlenmiş bir zihniyette, bu zihniyetin ürettiği bir gelenektedir.

Malum insana, yerel inisiyatife, katılıma yer vermeyen, demokrasiyi "temiz, intizamlı ve itinalı yaşam" sanan bir "modernlik" anlayışımız, geleneğimiz var.

Toplum değiştikçe, istekleri, talepleri çeşitlendikçe, siyasi sorunları arttıkça bu anlayışa daha çok sarılırız. Bu anlayışı hemen her köşede, hemen her siyasi eğilim içinde, üniversite aktöründen medya aktörüne kadar tüm kanallardan, bıkmadan usanmadan yeniden üretiriz. Demokrasiyi, kavramları, ilkeleri bu geleneğe uygun olarak yorumlar, işlevselleştiririz.

Bu gelenek aslında kamu otoritesinin ekonomik, sosyal, kültürel her girişimi, asayiş tedbirlerinin lojistik desteği olarak görmesini ve uygulamasını ifade eder.

Bu bakış, sorun çözememesi bir yana; verili, tabii dengeleri bile bozan bir anlayıştır.

Tarihimiz, bazıları bugün itibariyle geride kalmış görünen, aslında son derece ciddi ve daha sofistike hale gelerek süreklilik taşıyan bu insani yüzlü otoriter gelenekle ilgili yüzlerce örnekle doludur.

Mesela Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'nın CHP Halkevi başkanlarına ve genel müfettişlere gönderdiği 16 Ocak 1937 tarih ve 935 sayılı yazının bir kısmı şöyledir.

"Şehirlerde yoğurtçu, sucu, sefertası ile yemek taşıyan bazı kimselerin omuzlarında iki tarafta eşya asılı uzun sırıklarla geleni geçeni rahatsız ettikleri ve yollarda gelip gitmenin intizamını bozduklarından şikâyet olunuyor. Birçok vatandaşlardan alınan bu şikâyet çok haklı ve yerindedir. Mevzuunun derhal kaldırılmasını ve icraatı havi cevabınızı rica ederim..."

Verili ve hâlâ süren bir zihniyetin altını çizer bu örnek.

Hükümet meselesinden, tesettür krizine, kamusal alan tartışmalarından, depolitizasyon ruhuna, devletçi - ataerkil siyasi kültüre, bugün tartışılan sorunların tam öbeğine oturur.

Dönemin Dahiliye Vekili, ilk bakışta insani ve gerekli olandan, toplum kamu yararından, rasyonelden ve devlete düşenden yola çıkıyor. Ve tedbir üzerine tedbir buyuruyor. Toplumsal işbölümünü kötü alışkanlık olarak görüyor ve çözüm olarak meslek dalını ortadan kaldırmayı öneriyor. "Kaldırımlarda yürüyüş intizamını" derken, kimlerin "görünebilir", kimlerin "görünemez" olduğunu tanımlıyor.

Aynı bugün olduğu, bugünlerde yapıldığı gibi...

Kamusal alanda "görünebilirlik-görünemezlik"; toplumsal olana müdahale, "ortadan kaldırarak" sorun çözdüğünü sanma, istenmeyen her gelişmenin bir asayiş sorununa indirgenmesi, bunlar bugünün de sorunları değil mi?

İlişki hep aynı... "İntizam", yine insandan önde geliyor; "nizam", talebe rağmen sağlanmaya çalışılıyor...

Evet sorun bu gelenekte ve arkasındaki derin zihniyette...

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi