T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 27 NİSAN 2006 PERŞEMBE | ||
|
|
TBMM Başkanı Bülent Arınç, Cumhurbaşkanı olmak için mi o talihsiz çıkışı yaptı? Buradaki "talihsiz" nitelemesi, ünlü bir işadamına ait... Öyle ya, kurumlar diktasına alışmış Türkiye'de "demokrasi"ye ve millet iradesine atıf yapmak talihsizlik oluyor! Değerli işadamı bu kadar ucuz emeği, bu kadar sigortasız işçiyi, tazminat hakkından yoksun bu kadar çalışanı dert edecek değildi ya! Her ne sebeple yaptıysa yaptı, iyi bir çıkıştı. Generallere "ulaklık" yapan Ankara gazetecisine göre, Arınç'ın çıkışı cumhurbaşkanlığı tartışmasının zeminini oluşturuyordu. Bu zemin de, elbette, laiklikti. Böyle midir, bilmiyorum. Böyle olmamasını temenni ederim. Evet, kurumlar arasındaki ana gerilim eksenini büyük ölçüde "laiklik" oluşturuyor ama, bu gerilimin bir de "Çankaya savaşları"na taşınması gerekmez. Handiyse bütün mesaimizi, bütün enerjimizi bu sonu gelmez tartışmada tükettik... Bir taraf, laikliğin hiçbir "dini görünürlüğe" izin vermeyen katı yorumunu benimsiyor; bir taraf laikliğin aynı zamanda "inanç ve ibadet özgürlüğünü" içerdiğini söylüyor. İki taraf da kendince haklı. Madem en çok ihtiyaç duyduğumuz şey "toplumsal barış" ve "huzur"dur, o zaman iki ayrı yorumun ortasını bulacak yeni bir laiklik tanımı yapabiliriz. Bir an önce yapmalıyız da. Böylece Sezer de rahatlayacaktır, Baykal da rahatlayacaktır, Anayasa'nın 24. maddesini kendi kafasına göre çekiştirip duran bürokrasi de rahatlayacaktır. Ülke de derin bir nefes almış olacaktır. Sözü, "başı açıkların hukukunu" savunan ve iyi de eden CHP lideri Deniz Baykal'a getirmek istiyorum. Baykal, TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'a benzetmiş. Benzetmenin, "başı kapalı olanların hukuku" konusunda ülkesiyle, milletiyle, aydınıyla, muhalefet partisiyle kötü bir sınav verdiğimiz özel bir döneme rastlaması manidar. Hatta, tuhaf... Baykal elbette başörtüsü yasağını savunabilir. "Yasak" sözcüğüyle tanımlanan şeyin yasak sayılamayacağını, "kural" olduğunu; devletin okullarında ve dairelerinde başörtüsü takılamayacağını kurala bağladıysak buna uymamız gerektiğini söyleyebilir. Nitekim söylüyor da. Fakat bunun, yani sözkonusu "yasağın" hangi hukuka istinat ettiğini, "hukuk" dediğimiz şey "haklar"dan geldiğine göre, "hak ihlaline" dayalı bir şeyin nasıl olur da "kural" haline getirilebildiğini ve "hukuk"la nasıl ilişkilendirilebildiğini de açıklamalıdır. Bir konuşmasında, "Türkiye'de kimsenin başını açmaya zorlanmadığını, ama yığınla zorla kapatma girişimi olduğunu" söylüyordu. Böyle kaç girişim olmuştur? Kaç Cumhuriyet kadını kapanmaya zorlanmıştır? Kapatma girişiminin failleri ve mağdurları kimlerdir? Benim bildiğim (üstelik bunu Baykal da biliyor), Türkiye'de kadınlar başlarını kapatmaya değil, bilakis açmaya zorlanıyor. Bunun binlerce örneği var. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, İstanbul Üniversitesi'ndeki "İkna Odası" uygulaması bile Baykal'ın söylediklerini çürütmeye yeter. Esasında, her ikisi de nahoş bir durum. Zorla açtırmakla zorla kapatmak arasında fark yok. İkisi de aynı kapıya çıkar. Baykal'ın ülkesinde kadınlar "açılmaya", Ahmedinejad'ın ülkesinde "kapanmaya" zorlanıyor. Baykal başı açıkların hukukunu, Ahmedinejad başı kapalı olanların hukuknu savunuyor. Ahmedinejad'a kim daha çok benziyor? "Laiklik, her iki tercih için de güvencedir" diyen Bülent Arınç mı, "Nerden çıktı bu türbanlılar, eskiden böyle bir şey yoktu, kamusal alanda böyle şey olmaz" diyen Baykal mı?
|
![]()
| ||||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |