|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 9 ŞUBAT 2006 PERŞEMBE | ||
|
|
Herkes ayrı bir şey söylüyor... Kimine göre Trabzon'da İslamcılık yükselişe geçti, karikatür tepkisi rahip vurdurdu. Kimine göre Trabzon'da milliyetçilik yükselişe geçti, TAYAD'lılara dayak atıldı. Kimine göre Trabzon'da sol yükselişe geçti, CHP belediye başkanlığını kazandı. Kimine göre Trabzon'da mafya eylemleri yükselişe geçti, futbolcular kurşunlandı. Pekiyi yükselen nedir? İslamcılık mı, milliyetçilik mi, solculuk mu, asayiş problemleri mi? (Bir Trabzonlu olarak) rahatlıkla söyleyebilirim ki, bunlardan hiçbiri yükselişe geçmiş durumda değil. Daha doğrusu bunlardan hiçbiri diğerlerini bastırarak dominant hale gelmiş değil. Aşırı sağ, aşırı sol, aşırı İslamcılık dominant hale gelmedi, ama şehirde belli konularda sinir uçlarının açık hale geldiği, her kesiminden birilerinin harekete geçirilebileceği bir toplumsal psikoloji oluşmaya başladı. Tepkiselliğin aşırı eylemlere dönüşebilmesi provokatörler açısından bu şehri elverişli bir hale getiriyor. Bu yüzden diyebiliriz ki, Türkiye'nin gündeminde provokasyona açık iki şehir göze çarpmaya başlıyor; birisi Trabzon, diğeri Mersin. Trabzon'un toplumun genelini yansıtmayan ama harekete hazır küçük gruplar açısından taşıdığı potansiyel ile Mersin'in "Güneydoğulaşan" kozmopolit yapısı "pilot bölge" olarak seçilmelerini kolaylaştırıyor. "Ulusalcılık" açısından Trabzon, "Kürtçülük" açısından Mersin toplumsal kimi grupların patlama yapmasına uygun bir görünüm kazanmaya başladı. Bu yüzden iki şehire de hem özel bir siyasi-idari yoğunlaşmaya gidilmesi, hem de toplumsal barış ve huzur için "birlik" ve "hoşgorü" duygusunun yaygınlaştırılması gerekiyor. Özellikle siyasi parti temsilcileriyle sivil örgütlerin temsilcileri arasındaki diyalog ve işbirliğinin güçlendirilmesi kamplaşma, kutuplaşma ve sivrilikleri törpüleyecektir. Kurtlar Vadisi-Irak filmine yönelik yansımaların da gösterdiği gibi "ulusalcılık" giderek güç kazanmakta, yasallık ve demokrasi değil de, illegalite ve keyfilik kültürüyle yoğrulan bir hamaset kültürü gelişmektedir. Bugün üniversite gençleri arasında yaygınlaşan "Batı düşmanlığı", "AB ve ABD karşıtlığı", "ya sev, ya terk et" mantığı hoşgörü, demokratik telorans ve evrensel hukuk normları çerçevesinde kendisini rehabilite etmezse, üç-beş yıl sonra Türk siyaseti güçlü bir yeni dalgayla karşılaşacaktır. Siyasetin rasyonelden irrasyonele, reelden hamasete, gerçekçilikten popülizme kayması sadece Türk siyasetini sarsmayacak, aynı zamanda Türkiye'nin uzun vadeli perspektiflerini de değiştirme istidadı taşıyacaktır. Bu yüzden içe kapalı bir ulusalcılık, farklı olanı reddeden bir milliyetçilik, dünya gerçekleriyle örtüşmeyen bir hasamet yerine; ulusal menfaatlerin, milli hassasiyetlerin, yerel değerlerin önplanda tutulduğunu gösteren bir siyasal tasavvurun sözkonusu olduğu vurgulanmalıdır. Bu noktada Hükümetin özellikle Kıbrıs konusunda milli hassasiyetlere halel getirmeyeceği garantisi veren açılım politikaları, ulusal yararı sağlamak için uluslar arası bütünleşmeyi arzu ettiğini vurgulayan dışpolitikası, yerel değerleri merkeze alıp küresel değerlere uzanma iddiasındaki yaklaşımı bugüne kadar olumlu bir karşılık bulmuş ve Ak Parti oylarını koruyarak hükümet etmeyi sürdürmüştür. Bu noktada tüm partilerin Türkiye'nin temel kazanımları ve hassasiyetlerini gözeten, ama uluslararası camia içindeki konumunu ve medeniyet yürüyüşünü aksatmayacak politikalar izlemesi bu sürecin dengeli olarak sürdürülebilmesi açısından önemlidir. Aksi halde mantık ve gerçeklik zemininden sapan bir duygusallık Türkiye'yi ve Türk siyasetini yörüngesinden saptıracaktır.
|
![]()
| |||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |