|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 11 ŞUBAT 2006 CUMARTESİ | ||
|
|
Hukuk sistemleri toplumda çatışmaları çözen, daha doğrusu düzenleyen "hakemlik kurumları"dır. Hakemlik hem devletle birey hem de devlet organlarıyla bireyler arasındaki ilişkiler için geçerlidir. Bu şema demokratik toplumlarda işleyen, en azından işlediği varsayılan bir mekanizmadır. Bu mekanizmanın işlemediği zaman ve yerlerde hukuk toplumsal ve siyasi nitelikli sorunları çözme yeri olmanın tam tersine, bu "sorunları üretme yeri" haline dönüşebilir. Türkiye bu açıdan tipik örnektir. Bu ülke son on yıldır tesettür meselesi başta olmak üzere tüm derin toplumsal sorunlarını yüksek yargıya havale ediyor. Ne var ki "yüksek yargıdan çıkan her karar, bu sorunları söndürüp, donduracağına derinleştiren bir işlev görüyor". Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi yüksek yargı organları her yerde ve bir ölçüde siyasi nitelikli mahkemelerdir. Aldıkları kararlarda sadece anayasalara ya da hukuk ilkelerine uygunluğu aramazlar, "siyasi tercihleri de değerlendirir, hatta yargılar"lar. Böyle oldukça yorumdan uzak duramazlar ve "mevcut siyasi dengeler"den tam anlamıyla "bağımsız olamaz"lar. Demokrasinin vesayet altında tutulduğu, siyasi partilere yönelik kapatma davalarının cirit attığı ve her kapatmanın ciddi toplumsal ve siyasal faturasının olduğu bizim gibi ülkelerde bu siyasallaşma dozu daha da yüksektir. Hakemlik kurum ve organlarının sıkça çatışma nesnesi ve aracı haline geldiği, "hukuk devleti"nden çok "devlet hukuku"nun egemen olduğu, 40 yılda 40 siyasi partinin kapatıldığı ve Anayasa Mahkemesi'ni sıkça siyasi bir hakem, hatta karar alıcı konuma iten bir ülkedir Türkiye... Bu ülkede yargı bu nedenle her geçen gün siyasallaşıyor... Siyasallaştıkça hakemlik sıfatına ilişkin kanaatlerde meşruiyet sorunları ortaya çıkıyor... Gerçekler ortada... Örneğin FP kapatılırken Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar ibretlikti... Mahkeme kararıyla kendisini "TBMM faaliyetlerini denetleyebilir hale getirmiş"ti. Toplumsal bir talep olarak ortaya çıkan, laiklik ilkesi çerçevesinde siyasetin düzenleme alanına giren başörtüsünü, "laik cumhuriyete yönelik eylem" olarak tanımlayarak siyaset üstü bir mesele kılmış, bu sorunu gündeme getiren partilere kapatılma yolu açmıştı. Mekanizma çalışmaya başladığı, denetimsiz olduğu zaman durmuyor. Nitekim Danıştay'ın aldığı son karar, bir öğretmenin sadece okulda değil, sokakta da açık başlı olmasını laiklik ilkesine dayanarak bir kural haline getirdi. Başka bir ifadeyle sokakta bile tesettür giyilmesine set çekti. Yargının siyasileşmesi, dini alana müdahale, özel alanı kamusallaştırma, toplumsal bir sorunu tersten siyasileştirme ve derinleştirme, dini bir siyasi öge olarak tanımlayarak siyasi dindarlaşmayı teşvik etme... Alınan kararda bu sorunların hepsi mevcuttur. Bunlar elbette tartışılacaktır. Ama ortaya çıkan. kararın ve başörtüsünün çapını aşan esaslı bir sorun vardır ki onu hiçbir gerekçe, hiçbir bahane ortadan kaldıramayacaktır. Bu sorun "insan hayatı açısından özel ve özerk alanlarının sistemli bir şekilde devletleştirilmesi"dir. Bu sorun sadece ilkesel olarak "özgürlüklerin ruhunun zedelenmesi"ne işaret etmekle kalmaz. Aynı zamanda "otoriter ve totaliter arayış ve uygulamaların varlığı"na işaret eder... 28 Şubat'ta asker eliyle yapılmaya çalışılan şimdi hukuk ve demokrasi mekanizmasıyla devreye girmiştir. Yazık siyasi ve demokratik aklını kaybeden bu ülkeye...
|
![]()
| ||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |