T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 11 ŞUBAT 2006 CUMARTESİ
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Dücane CÜNDİOĞLU

Mânevî'nin mânâsı...

Biraz düşünelim bakalım, ne anlama geldiği hususunda herhangibir tereddüt öne sürülmeksizin kullanılan madde-mânâ (dolayısıyla "maddî-manevî") çiftinin temsil ettikleri anlam çevreni üzerinde yeterince ve gereğince durulmuş olduğu iddia edilebilir mi?

Sanmıyorum. Çünkü bugün bir şeyin üzerinde durmak hâlâ mâliyetli, hatta tehlikeli bir uğraş... Sığ ama parlak zekâların öğütlediği gibi: aslâ durmamalı, durulmamalı, sadece şöyle bir bakıp geçmeli, belki bazen derinlik hevesiyle temas etmeli ve fakat herhangibir şeyin üzerinde dikkat çekecek ölçüde kalmamalı, ısrarcı olunmamalı, peşine düşmemeli, uzun süre ardından gitmemeli, gelen'e 'ek' olabilecek ve tabiatıyla düşünme'nin öteden beri gelen eki sayılabilecek bir duruşun, bir kavrayışın yanında yan tutmamalı...

Oysa bu boş öğütlere karşın, düşünme, kendi topraklarına bir kez daha uğrayabilmek için sadece ama sadece bir yerde, üstelik herhangibir yerde durmayı başarabilmiş olanların çağrısını duymak istiyor; hayret (şaşma/şaşakalma) mertebesine yerleştikleri için "Siz hâlâ orada mısınız?" yollu tahfifleri ciddiye almayan, kınanmaktan çekinmeyen, kendisini yine sadece kendisi için taleb eden hakikat âşıklarının çağrısını bekliyor; sırf ihmal edildiği için, neredeyse hiç değeri bilinmediği için çocuklarından yüz çevirmiş olan düşünme'nin zahmetini, hatta kahrını çekecek, kendisine özen gösterecek, üstüne titreyecek ve hepsinden önemlisi "Evet, biz hâlâ buradayız!" diyecek denli dikkatli, uyanık ve hassas hâkikat tâliblerinin çağrısını gözlüyor.

Düşünme'yi evimize ancak soru sormak, sorularımıza ciddiyet kazandırmak suretiyle davet edebiliriz. Soru'nun olmadığı yere düşünme'nin değil kendisi, elçisi (=tahayyül) bile uğramayacağına göre, sorumuzu/sorularımızı yinelemekten de, yenilemekten de kaçınamayız.

- Acaba maddî-mânevî sözcüklerinin arasındaki 'tire' işareti, nasıl olup da böylesi bir karşıtlığı oluşturmayı başarabilmiş, dolayısıyla 'madde' ve 'mânâ' hangi sebepten ötürü bir kavram çifti haline gelebilmiştir?

Soru'nun çevresini belirgin kılmak amacıyla, genel okura karışık gelebilecek bazı hususları özetlemekte yarar görüyorum:

1) 'Madde' (materie) sözcüğünün karşıtı 'mânâ' değil, bilâkis 'suret'tir (form).

Aristo felsefesindeki "madde-suret" (maddî-sûrî) ayrımından köken alan Yeni-Eflatuncu yoruma (Hukema'ya) göre, cevher esasen 'basit' (yalın) ve 'mürekkeb' (bileşik) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Dört tane basit cevher vardı: 1. (İlk) madde; 2. suret; 3. nefs; 4. akıl. Beşincisi de madde ve suret'ten mürekkeb olarak kabul edilen 'cisim' idi.

2) Madde ikiye ayrılırdı: 1. Madde-i muayyene (materie signata); 2. Madde-i gayr-ı muayyene (materie non-signata).

Böylelikle doğal cisimler ile matematiksel cisimleri oluşturan maddeleri birbirinden ayırmak mümkün hâle geliyordu. Nitekim Ortaçağ'da üçgen'in maddesi ile insan'ın maddesi bu ayrımdan hareketle tanımlanıyordu.

3) Suret de ikiye ayrılıyordu: 1. Suret-i neviye; 2. Suret-i cismiye.

Bu ayrımla da 'at' ve 'insan' gibi herbir türün sureti (formu) ile genel olarak cism'in sureti (en, boy ve derinlik) birbirinden ayrılmış oluyor ve ilki Fizik'in, ikincisi Matematik'in konusunu teşkil ediyordu.

4) Kadim filozoflar cismi de ikiye ayırıyorlardı: 1. cism-i tabii (doğal cisimler); 2. cism-i ta'limî (matematiksel cisimler).

Özetle, 'madde-suret' ayrımını dikkate almaksızın, 'cism'in her iki türünü de açıklamayı başaramayacağımız gibi, kadim felsefenin çözmeye çalıştığı temel sorunların yanına dahi yaklaşamayız.

5) 'Mânâ'nın karşıtı ise 'lâfız'dır (sözcük-anlam). Nitekim bir zamanlar 'şey'lerin (nesnelerin) mefhumu, 'lâfız'ların ise mânâsı (anlamı) olduğu kabul edilir, dolayısıyla ilki Düşüncebilim (Mantık), ikincisi de Dilbilim (Belâğat) tarafından incelenirdi.

Sonuç itibariyle "madde-mânâ" (maddî-manevî) sözcüklerinin arasındaki 'tire' işaretinin işlevini açığa çıkarmak bakımından bu listenin yetersizliğini itiraf etmek zorundayız.

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi