|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 11 ŞUBAT 2006 CUMARTESİ | ||
|
|
Hem çorbalarını pişirip çoraplarını yıkayacak, çocuklarını büyütecek bir kadın isterler evlerinde; hem imrenilecek görünüşe, saygı uyandıracak hanımefendiliğe sahip olsun derler kollarına takıp dışarı çıktıklarında; hem de şiirden edebiyattan sinemadan anlayacak, felsefi tartışmalardan sağlam çıkacak bir muhatap beklerler karşılarında. Kimler mi? Genelde tüm entelektüel erkekler, özelde 'İslamcı' entelektüel erkekler. 'Evet' desinler diye kapılarında sabahladıkları, görücü üstüne görücü gönderdikleri kızları, bin bir uğraş sonucunda 'evlerinin hanımı' yapabilseler de sonuç değişmez pek. Evliliğin sebebi aşk da olsa, gereklilik de; yenge 'beğenilen' olmaktan çıkar, 'katlanılan biri' olur zamanla. Şairin karısı, çocukların annesi olurlar ama sevgili olmazlar bir daha. Erkekler, entelektüel ilgilere sahip olsalar bile, çoklukla ataerkil gelenekten kopamadıkları için böyle olur. Entelektüel kadın uzakta iyidir ama ya evde? Söz sahibi olmak, kararları ortak almak isterlerse, kocalarını eleştirir üstelik de haklı çıkarlarsa ne olacaktır? Cevap korkutucudur. Çelişkiye düşürür erkeği ama kendilerine tabi olacak kadınları seçmelerini kolaylaştırır. Bazıları ise, çok genç yaşta ailelerinin seçtiği kızlarla evlendirildikleri, kendileri okuyup gelişirken, dünyaları farklılaşıp zenginleşirken ev işleriyle, çocuklarla ilgilenmekten başka bir şeye vakit bulamayan kadınlar aynı noktada kaldığı hatta gerilediği için böyle olur sonuç. 'Medeni hal' değişmez ama ortaya çıkan 'karşılıklı memnuniyetsizlik hali' gittikçe belirginleşir, çiftleri birbirlerinden, birbirlerinin dünyalarından uzaklaştırır. Üstelik 'yenge' evde beklerken erkek dış dünyada 'başka' kadınlarla bir aradadır. Beğenisi değiştikçe kıyaslama da artar, huzursuzluk da. Hey gidi 'koca Şair' hey! Erkekler, kendisine evine çocuklara zaman ayırmadığı için 'dırdır' konuşulan; ortak bütçeyi kitaplara yatırıp evde kıpırdayacak yer bırakmadığı, kapandığı odadan saatlerce çıkmadığı için 'şikayet' edilen; yazdığı onca şiirden birini bile karısına ithaf etmediği için 'suçlanan' biridir artık yengelerin gözünde, 'şair koca'lara göre. Üstelik de okumayan, okusa da anlamayan, 'şairin dünyasına ilişmesine' rağmen onun 'şiirsel mahremiyetini paylaşmayı bilmeyen', 'şairin iç sesini boğarak kendi seslerini baskın kılmaya çabalayan' insanlardır yengeler. Şiire ve şaire zararlıdırlar! Orta yaş ve üstü evli entelektüel erkeklerin çoğunun yaşadığı bir durumdur bu. Bilinmeyen değildir, gizli gündem maddesidir ve bu 'mahremiyet alanı'nı herkese açmak cesaret ister. Beklenen cesareti Sivas'ta çıkan edebiyat dergisi Sühan gösterdi nihayet; harika bir 'yenge özel sayısı' hazırladı. 'İslamcı' şairlerin, yazarların cesurları adlarıyla, daha az cesurları da 'olmaz ya, olur da eşleri okursa' diye, müstear adlarla 'yenge'leri anlattı. 'Âşık değilim' itirafını yapanlar da var aralarında, 'Ona şiir yazmadım, yazabileceğimi de sanmıyorum' diyenler de. Kimi 'yengelerden okuyucu olur mu sorunsalı'nı işliyor, kimi 'edebiyatçı isen evliliği, evli isen edebiyatı unut ikilemi'ni. Bazıları 'imge avına çıkıp da eve geç dönen şairin yediği terlik' gerçeğini anlatıyor, bazıları da 'imgelemi Roza Lüksemburg, Slyvia Plath gibi kadınlarla şekillenen ama overlokçu kızın hayal dünyasıyla karşılaşan' entelektüellerin yaşadığı ızdırabı. .... Mühim not: Sühan'ın bu sayısı mutlaka okunmalı. 'Eşine ettiklerini' yıllar sonra fark eden Metin Önal Mengüşoğlu'nun 'içini döktüğü' yazısını herkes okuyabilsin diye, buraya alıyorum. Diğer yazarlar gibi kendisine de, bir gerçeği samimiyetle dile getirdiği için -hemcinslerim adına- teşekkür etmeyi borç biliyorum. EMSALSİZ SEVDA
BUKLELİ KARA KIZ Çocukluğumun üçgenini hatırlıyorum. Elaziz (Harput), Maden ve Diyarbekir şehrinden müteşekkil bir üçgen. Amcam ve babam demiryollarında tren şefidir. Amcam sürekli Elaziz'de görevli iken, babamın tayini her nedense oradan oraya çıkmaktadır. Nitekim son tayin yeri Malatya 5. İşletme Müdürlüğü olacaktır. Sonraki yirmi yıllık hizmetini orada tamamlayıp emekliye ayrıldı. İyi ki böyle oldu, zira biz çocuklar kimliğimizi ve kişiliğimizi orada idrak ettik. Çocukluğumu dolduran o emsalsiz tren yolculukları sanat, düşünce ve kültür hayatımda izi hiç silinmeyecek pirinç bir mühür gibidir. Babam Diyarbekir'de çalışmaktadır. Ellili yılların ortalarındayız. Okula yeni başlamışım. Her yıl yaz tatilinin daha ilk günlerinde, Diyarbekir sıcağından korunmak, hem de doğduğumuz şehirde akrabalarımızla buluşmak maksadıyla ve de trenle Elaziz'e, Harput'taki bağımıza taşınıyoruz. Babam da sık sık aramızda oluyor; sonra görevine dönüyor. O yaz tatilin ilk günü biz çocukları bir sancı tutuyor. Ne zaman Buzluk'taki bağımıza gideceğiz? Sonunda denkler hazırlanıyor. Kısa pantolonlarımızla hırkalarımız birlikte tahta asker bavullarına yerleştiriliyor. Zira Ağustos ayı bile olsa Buzluk'ta hava her zaman serindir.
Babamın trenine biniyoruz. Hareket memuru Gar binasının duvarındaki kampanayı birkaç kez peş peşe çalıyor. Ardından Tren Şefi olan babam, Furgun adlı yönetici vagonundan başını çıkartarak borazanını, o tiz enstrümanı öttürüyor. Ateşçi elindeki dev kürekle, lokomotifin ocağına kok kömürünü boca ediyor. Makinistin ilk işi, trenin düdüğünü acı acı ve uzun soluklu bir biçimde öttürmek; sonra ver elini Yolçatı. Babam, bindiğimiz bu treni alıp Malatya'ya götürecek. Biz, Elaziz yolcuları, Yolçatı istasyonunda inip bu sefer amcamın Elaziz'den getirdiği ara trene bineceğiz. Elaziz'e ancak böyle vasıl olacağız, babamsız. Amcam bizi alıp kendilerine götürecek. Hem de faytonla.
Trenimiz derelerden, tepelerden, yarlardan, sanat yapıları üzerinden, uzun tünellerden geçiyor. Yol boyunca koyun çobanlarına, tarlalarda çalışan köylülere düdük çalarak selam veriyor. Bense kompartımanda duramıyorum. Anamın ısrarına rağmen koridorda, ayakta seyahat etmeyi seviyorum. Tabii asıl derdim sabırsızlık. Menzile ne zaman varacağız? Tren tünellere girdiğinde her ne kadar karanlıktan biraz korksam, açık pencereden içeriye giren kok kömürü dumanından boğulur gibi olsam da, durum böyle. Laf aramızda koridorda kimsesiz kaldığım vakitlerde, vagonun bir tarafından tutarak gidiş istikametine doğru treni itekliyorum. Hızlansın da bizi Yolçatı'ndaki amcama tez ulaştırsın diye. Kolay mı amcamın oğlu, ağabeyim Hazık'la buluşacağım. Siz şimdi inanmayacaksınız belki bana. Ama ben trenin bu sebepten hem de hissedilir biçimde hızlandığına inanıyordum.
Yol boyunca küçük yerleşim birimlerinin yakınından geçerken trenimiz yavaşlıyor. O zaman köylü çocukları tren penceresinden kendilerini seyreden imtiyazlı insanlara bağırıyorlar: gazte gazte. Kimi daimi yolcular onları alıştırmışlar. Okudukları eski gazeteleri pencerelerden o çocuklara atıyorlar. Onlarsa sahiden okuyorlar mı, yoksa o tarihlerde ele kolay geçmez bir nesne olan bu basılı kağıtları başka maksatla mı kullanıyorlardı; orası meçhul.
Maden'den geçerken eski evimize bakıyoruz. İstasyonun takriben elli-yüz metre yukarısında, tepede demiryollarının lojmanları var. Topu topu üç beş evden mürekkep. Birer oda birer mutfak. Evlerde su ve elektrik yok. Gaz lambası ve gemici feneri ile aydınlanıyorduk. Suyu ise dışarıdaki ortak çeşmeden taşıyorduk. Komşumuzun Nuran ismindeki sarışın kızını işte o çeşmenin başında iteleyerek, kirli su dolu yalağın içerisine düşürüyorum.
Maden'i çıkıyoruz. Türkiye'nin en uzun tünelinden geçiyoruz. Tünel biter bitmez, Maden'de yaşarken piknik yaptığımız Havuzlu Bahçe başlıyor. Her taraf yemyeşil. Türlü meyve ağaçları, su ve havuz var. Evden buraya uzun bir yolu yürüyerek hem de bu uzun tünelden yayan yapıldak geçerek gelirdik.
Sivrice'ye, en sevdiğim kasabalardan birisine ulaşıyoruz. Tren yavaşlıyor. Karşımızda Hazar Gölü. Gündüz masmavi, geceleri ise şeffaf ve gri renge bürünüyor. Öyle bir göl. Ayın şavkı vurduğu zaman gök ile arzın arasında kurulan o ışıktan köprü, acaba meleklerin patikası mı?
Söğüt ağaçları arasından geçiyoruz. Kimisi salkım söğüt. Bazılarının altında küçük havuzlar var. Ara sıra iğde ağaçları dikenlerini gösterip ürpertiyor derimizi. Ve bol miktarda kavak ağaçları. Tren yavaşlıyor. Durdu duracak. Sivrice İlk Okulu, küçük tek katlı yapısı ve kirlenmiş sarı rengiyle işte karşımızda. Bahçe içerisinde yine tek katlı ve yine aynı renkte küçük bir ev var. Besbelli öğretmen lojmanı. Lojmanın penceresinde genç ve güzel bir kadın. Rüzgarın azizliğine uğramış üç beş tel saçı, bembeyaz yazmasından dışarıya fırlamış, sarışın bir kadın. Kucağında ise saçları iki bölük örülüp arkasından aşağıya salınmış kara bir kız. Annesi sarı kendisi kara bu kıza el sallıyorum. O da bana. Üç yaşında mı desem yoksa dört.
En az üç beş yıl hep aynı yoldan bir Elaziz'e bir Diyarbekir'e taşınıp durduk. Benim gözüm acaba her seferinde Sivrice İlk Okulu bahçesindeki lojman penceresinden bakarak tren yolcularına el sallayan, saçları her zaman iki bölük o kara kıza takıldı mı? Bilmem ki her yıl onu bir yaş daha büyümüş haliyle gözlemiş miyimdir? Ve hatta Maden'deki sarışın komşu kızını, kirli su yalağına iteleyip düşürmem de, belki hep bu kara kızın hatırınaydı. Kim bilir?
YÜZÜNDE GÖZ İZİ VAR Fakülteyi bitirememişim. Şairim, haylazım, aylak ve parasızım. İnançlarım, ciddi iddialarım var. O zamanki meşhur tabirle, ebeveynlerimizin ve devlet büyüklerimizin bizim adımıza korktuğu siyasetle uğraşıyorum. Zaptiyeler peşimde. Evlenme yaşımı çoktan aşmışım. İstanbul gurbetinde işsiz ve ailesinin tembel çocuğu ne yapsın? Bir hikaye kitabı hazırlıyorum. Yazdıklarım hep kendi hikayem. Kahramanlarımın çoğu bekar delikanlılar. Anamın beni evlendirmeyi düşündüğü kızlar ile benim idealimdekiler arasında dehşetli farklar var. Anam sürekli kendi hısımlarına yanaşıyor. Avukat, hakim veya savcı oğluna kimlerden kız alacaksa onlar karşısında böbürlenecek, gururu okşanacak. Oğlu mesut olmuş olmamış, bu ikinci planda. Bense inançlarımın, ideallerimin peşindeyim. Örtü, namaz yanında entelektüel ilgi arıyorum. Bu toplumda zor bulunur şeyler benim isteklerim. Benim eşim okumalı, düşünmeli hatta yazmalı. Kavgama katılmalı. Artık şiirlerim de bu beklentilerimi dillendirmeye başlıyor. Kardeşime Mektup şiirimi yazıp Murat Kapkıner'e postalıyorum. O, bir kasete okuyarak yorumluyor bu şiiri. Türkiye'de şiir kasetlerinin bir ilki olarak üne bile kavuşuyor şiirim.
Militan ruhum, sokaklarda dövüşerek değil, kağıt kalemle güreşerek kısmen yatışıyor. Sokak dövüşleri, insanların bu anlamda birbirini tırmalamaları hiçbir zaman bana göre değildi zaten. Kendime bir şey olmasından çok, birisine bir şey yapmaktan, birisinde olmadık bir yara açmaktan çok korkarım. Zira bir keresinde sapan taşıyla bir serçe kuşu kanadından vurmuştum. Ölmemişti. Ama onun ağaçtan yere yıkılışını bugün bu ellinci yılda bile tıpkı o günkü gibi taze ve yakın hatırlıyorum. Bir yerlerim sızlıyor.
Kalbimin bütün meşguliyeti erişilmez sevgiler, imkansız yahut engellenmiş buluşmalar üzerine yoğunlaşıyor.
Kendi başıma bir kız buldum. Pek içim ısınmasa da evleneceğim; ne yapayım çaresizim. Tam o sıra Elaziz'den haber geldi: Bir kız bulundu.
İstanbul'dakini yüzüstü bırakıp Elaziz'e varıyorum. Yine anamın yanlış tercihlerinden birisi mi acaba? Kimdir, neyin nesidir, öğreneceğim. Yoo, öylesi değilmiş, say ki bunu Allah göndermiş. Lise mezunu, kız enstitüsünde de okumuş. Veteriner Fakültesini kazanmış ama babası yollamamış. Babası ise Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğretmen. Ama namazında niyazında bir adam. Biz Köy Enstitülerini komünizmin fidanlığı sanırdık. Oysa öyle değilmiş. Müstakbel kayın peder önce kendi köyünde sonra uzun yıllar Sivrice'de görev yapmış. O anda ise Çocuk Cezaevi Müdürü.
İnceleyeceğiz bakalım. Aynı tarihlerde lisede okumuş gözü açık bir akrabamı buluyorum. Çare yok bu kızı ona tanıtamıyorum. Mizansen hazırlanıyor, kız dışarıya çıkartılıyor, yakından inceleniyor, tövbe bizim akraba, kızı hiç mi hiç görmemiş. Karar veriliyor; bu kız göze batmayan, kendi halinde birisi, tam bize göre.
Bir tuzak daha hazırlanıyor kıza. O beni fark etmeden ben kendisini izleyeceğim, göreceğim. Nihayet dört kadın evden çıkıyor. İkisi yaşlı. Gençlerden birisi ise tanıdık. Öyleyse geriye kalan genç kız müstakbel nişanlım. Bu söz şimdi bile insanın kalbini titretiyor.
İlk intiba; ağzının kenarındaki minnacık, sevimli açıklık, yüzüne derin anlam yüklüyor sanki. En önemlisi esmer, yani Kara Bir Kız. Annesi sarışın kendisi kara.
Nişanlanıyoruz.
Bütün araştırmalarım, soruşturmalarım her seferinde çıkmaza girmiş. Kimse tanımıyor bu kızı. Lisede, kız enstitüsünde bunca zaman okuyan bu kız nasıl böyle kimsenin gözüne batmadan, kem nazarlardan uzak okuluna gidip gelmiş? Besbelli yüzünde göz izi yok. Benim için bütün notların üzerinde değerli bir not bu.
Örtünmeyi ve namazı kabul ediyor. Okuyan, düşünen bir hayata can atıyor, seviniyor. Hakkımdaki birçok olumsuz duyumlara kulak tıkıyor.
Dedim ya nişanlanıyoruz.
Benim, beni bir türlü anlamayan, bana inanmayan, bana katılmayan kadın akrabalarım, her şeye rağmen nişanlımı başı açık olarak karşıma çıkarıyorlar. Bundan hoşlanmıyorum. Ama nişanlımdan öyle hoşlanıyorum ki bu densizliğe o anda ses çıkarmıyorum. İtirazlarımı kısa bir süreliğine erteliyorum.
Kendisiyle yalnız başına konuşmak istiyorum. Utanıyor, kabule yanaşmıyor. Ürkek.
Israr etmiyorum. Bu sefer herkesin huzurunda konuşuyorum. O anki itirazımı da kendisine söylüyorum. Boynunu büküyor. Bunun, büyüklerin marifeti olduğunu söyler gibi topu onlara atıyor. Kendimi tanıtıyorum, şartlarımı söylüyorum, beni anama bakarak tanımaması gerektiğini söylüyorum. Ses çıkarmıyor. Ama başı, en önemlisi gözleri memnuniyet ve onay ifadesi doluyor. Dudaklarının arasındaki küçük açıklıktan ise dışarıya müthiş tebessümler sarkıyor.
Nişanımdan bir gün sonra İstanbul'a dönmek zorundayım. Bütün irademi toplamaya çalışıyorum. Kim bilir onu bir daha ne zaman görebileceğim. Yüzüne bakmak istiyorum. Bir de ne göreyim; yüzünde göz izi yok demiştim ya, aldanmışım, hem de çok kötü aldanmışım. Meğer yüzünde çok derin bir göz izi varmış. Belki de üç beş yaşlarında iken oluşmuş bir izdi bu. Sivrice İlk Okulu lojmanının penceresi önünden gelip geçen trenlerin yolcuları arasında kendisine el sallayan kara kuru bir oğlanın göz iziydi.
SAADET YUVASININ TÜRBEDARI
Evleniyoruz. Malatya'da bir ev tutuluyor. Öğrenciyim hala. İşsizim elbette. Ailem beklemede. Okulu bitirip de hakim olacağım belki de cumhuriyet savcısı. Savcı olup da rejimi savunmuşum, bu sebepten eşimin başını açmışım, namazları gizli eda etmişim, bu durum, ailemin pek umurunda değil. Hatta bana tavsiye ettikleri hayat böylesi bir hayat. Çünkü benim bütün ısrarlarıma rağmen gidip yine başı açık bir kıza talip olmuşlar benim için. Eğer eşim karşıma münevver birisi olarak çıkmamış olsaydı, halim haraptı. Beraberliğimiz asla sürmeyecekti. Ben sistemle kavgadayım. Ailem beni sisteme entegre etmek için istiarelere yatıyor. Çünkü bana sözleri geçmiyor. Okuduğum mektebin bana hukuk öğretmediğini çoktan anlamışım. Onların da tıpkı ailem gibi beni bir cendereye sıkıştırmaya çalıştıklarını biliyorum artık. Malatya Fikir Kulübü'nün en genç üyesiyim. M. Said Çekmegil ile tanışmışım. Hem de ailemin tüm itirazlarına rağmen onlarla birlikte siyasete(!) bulaşmışım. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ile bizzat tanış olmuşum. Genç yaşta Müslüman entelektüellerin tümünü tanımışım. Merkez dergilerinde yazılarım, şiirlerim yayınlanıyor.
Ömer ve Alaaddin bana bir daha fiyaka yapamayacaklar. Benden evvel evlenen diğer arkadaşlarım da. Çünkü benim de bir eşim var; lakin işim yok.
Pazar günü evlendim; Çarşamba akşamı yapılan fikir kulübü toplantısına katıldım. Oradaki büyüklerim (ki herkes benden büyüktü) yahu sen yeni evlisin, birkaç hafta gelmeyiver, eşinin yanında kal, tatil yap diyorlar. Tatil mi? Hani biz bu mekanda öğrenmiştik Müslümanın hayatında tatil kavramı yoktur diye.
Dedim ya babam memur. Geride daha altı çocuğu var. Hepsi benden küçük. Evime bakamayacağını ima ediyor. Haklı. Malatya'da topu topu dört ay yaşıyoruz. Sonra üç beş ucuz malzemeden yapılı eşyamı bir vagona dolduruyoruz. Ver elini Haydarpaşa istasyonu. Ayrılıyoruz. Bir burukluk var bende de eşimde de. İstanbul onun için daha büyük bir gurbet. Ama ne gam; yanında ben varım ya! Saadetin yeni penceresinden sızan ışık, evvelden içime düşenler karşısında öyle gümrah ki.
Eşya Haydarpaşa garında bir vagonda beklerken, biz, Kadıköy sokaklarında ev arıyoruz. Cahit, en büyük yardımcım. Destekçim. Ama o da bekar. O da kırık. Öğrenci ve yoksul.
Artık İstanbulluyuz. İşsiz, yoksul ama mutlu. Kayın peder kavurma, yağ, bulgur gönderiyor. Biz de ayda yılda bir soğan ve et alabiliyoruz. Onları eşim birlikte kavuruyor, yiyoruz. Mutluluğumuz her gün biraz daha artıyor.
Seyyar satıcılık yapıyorum. Gün bulup gün yiyoruz. Eşim mümin ve mütevekkil, sokuluyor yanıma.
Haftada bir iki gün bekar arkadaşlarımı eve davet ediyoruz. Bazen kırk kişi oluyoruz. Sohbetler sabah namazlarına kadar sürüyor. Eşim sürekli mutfakta, bize yiyecek, içecek yetiştirmeye çabalıyor. Yanımızdan geçip odasına da gidemiyor. Bir odası var mı, onu ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Ona oturacak bir sandalye bile kalmıyor çoğu zaman. Ayakta, mutfak tezgahının başında uyuklayıp, tüneyip dağılmamızı bekliyor. Tabak, bardak, çanak yıkamaktan elleri yara bere içinde kalıyor. Param parça.
Bazı bekar arkadaşlarım çamaşırlarını bize getiriyor. Hanım yıkayıp ütüleyecek. Hayır hayır makinemiz filan yok. Elinde naylon bir leğenin içinde yıkıyor. Hacı Şakir sabun tozu veya Omo ile. Hanımın ellerine çare bulamıyoruz. Esasen çare aramıyoruz ki bulalım. Sizin anlayacağınız çare arayacak halimiz de yok. Eller de her gün biraz daha çatlayarak bizi kahrediyorlar. O, uykusuz, aç ve yaralı. Baba evinde asla görmediği bir yoksunluğu ve yorgunluğu yaşıyor. Oralı bile değil. Allah için yapıyor. Şikayetsiz. Mesut.
Artık İstanbul'dayız ya benden küçük bütün kardeşlerim, kayın biraderlerim, diğer akraba çocukları, İstanbul'a ayağı düşen, orada çalışan genç ve bekar tanıdığımız kim varsa ama kim varsa neredeyse hepsi bizim evde kalıyorlar. Yatılı. Nasıl yemek yetişiyor, nasıl yatak yetişiyor, nasıl oda yetişiyor bilmiyorum. Ama yetişiyor. Günlerce değil hayır aylarca ve yıllarca. Çoğu kere evde bize yatak kalmıyor. Yün döşeğimizi gençlerin altına seriyoruz. İkili üçlü üzerinde yatıyorlar. Bizse somyanın üzerini bir battaniye ile örtüp orada yatıyoruz.
Üç kuruş kazanıp bir kilo et mi almışım? Bizim evde artık tam bir hafta etli yemek çıkıyor. Nasıl ediyor, nasıl beceriyorsa, hanım o eti birkaç parçaya ayırıp komşunun buzdolabına koyuyor. (Çünkü bizde henüz o aletten mevcut değil) Her gün birazını çıkarıp o günkü yemeğe katarak etli yemek pişiriyor. Böyle yaratıcı ve marifetli. Başka arkadaşlarım şaşırıyor bize. Şüpheleniyorlar bile, nereden buluyoruz diye. Yahu biz de bir kilo et alıyoruz, sen de alıyorsun. Nasıl oluyor, sizde her gün etli yemek çıkıyor? Hanıma soruyorum. Diyor ki Onların hanımları alınan eti o gün tümüyle sırf et yemeği olarak pişirip yiyorlar, bense çeşni olarak kullanıyorum...
Misafirliklere gidiyoruz. Çarşılara pazarlara. Ben hep üç adım öndeyim, hanım arkamda. Ayakkabıları delik, mantosu sökük mü bilmiyorum. Öyle el ele tutuşmak, kol kola girmek ve yollarda öylece yürümek benim töre kitabımda yok. Erkekliği kadın karşısında bir imtiyaz zanneden o despotik fıkhın etkisindeyim hala. Doğrusunu öğrendiğimde orta yaşlı üç çocuk sahibi bir aileydik. Erkeğiz ya, hanımı, doğumuna yakın babamın evine gönderiyorum. Eşim anamın gelini sıfatını iyice benimsemeli. Kendi baba evinden ise ne kadar uzak düşer ve durursa bu sıfat ona daha yakışacak sanıyorum. Elbette anasının evinde doğumu daha rahat olur ama bize rahatlığa gelmedi ki bu kadın, eziyete, çileye geldi. Tabii o zavallı, bizim bütün bu niyetlerimizden habersiz, çatlamış elleriyle gittiği benim baba evimde oğlum Yasir'i dünyaya getiriyor. Ben ancak aylar sonra görebiliyorum oğlumu. Son derece güzel, kömür gözlü, simsiyah saçlı harika bir yaratık.
Üçümüz Malatya'dan İstanbul'a dönüyoruz.
Bir kış akşamı eve geliyorum. Tek odalı evimize ana kapıdan girince odada kendisini bir battaniyeye sarmış, oğlumuzu da göğsüne gömmüş vaziyette eşimi ve çocuğumu soğuktan titrerken buluyorum. Odun bitmiş. Kapıyı usulca gerisin geri kapatıp dışarı çıkıyorum. Her nasılsa biraz para tedarik ediyorum. Belki de seyyar malzemelerden alel acele satarak filan. Mahrukatçılardan bir çuval odun alıyorum. Evime iki kilometre var. Sırtımda taşıyorum. İçeriye girdiğimde oğlumu ana kucağında uyumuş buluyorum. Eşim şaşkın ve çaresiz gözlerle beni izliyor. Sessizce sobayı tutuşturuyorum. Eşim kalkıp bize bulgur çorbası pişiriyor. İçimiz dışımız ısınıyor. Mutlu oluyoruz. Ama oğlum o gece mi havale geçirdi yoksa daha sonraları mı onu hatırlamıyorum.
En ucuz yiyecek hamsi. Tahmin edeceğiniz gibi evimizdeki sohbetler sürüyor. Eşim yine ayakta, aç, susuz ama şikayetsiz mutfağına giriyor. O ucuz hamsiden en az beş kilo alıyorum. Bir sürü misafirimiz var. Hamsilerin hepsini temizleyecek. Pişirecek. Bizi doyuracak. Acaba diyorum eşimin bugün balıktan nefret etmesi o günlerin eseri mi?
Üç beş arkadaş bir iş kuruyoruz.
Sevgi mi? Sevgiye vakit ve fırsat bulamıyoruz. Eşim bir ev işleri makinesi, bense güya genç bir üstadım. Sevsinler üstadı. Yakın kıyılardaki zulümden habersiz, başkasının zalimiyle savaşta. AĞLAMA YAR AĞLAMA
Bacalardan nice dumanlar tüttü. Debisi ne yüksek sular aktı köprülerin altından. Gökler boşandı, denizler coştu. Fırtınalar boralar, orman yangınları, büyük depremler yaşandı. Okulum bitti en önemlisi. Üçüncü çocuğumuz kız oldu. Şiir, hikaye kitaplarım yayınlandı. Asker oldum piyade. Sonra da askeri savcı. Şehri değiştirdim. Bursa'ya yerleştim. Bursa'da on yılda yedi ev değiştirdim. Sonunda sermayesiz zengin bile oldum. Yeryüzünde dikili ağacım yok iken, Allah izin verdi, bir apartman dairesi satın aldım. İşçiler çalıştırdım. Dergiler finanse ettim. Öğrencilere burslar verdim. Kitaplar dağıttım. Yurt dışına çıktım, Asya, Avrupa, Hicaz. Yurt içinde gezmedik yer bırakmadım, eşim ve çocuklarımla. Yeni bir fıkıh geliştirdim. Artık içtihatlarım vardı.
Evlendiğimde, o hafta için Murat bana emaneten makaralı bir teyp temin etmişti. Henüz kaset çalarlar yok o tarihlerde. Taş plak çalan pikaplar var; bir de bu tip teypler. Şiirler okumuşuz teybe. Neşet Ertaş dinliyoruz. Bizim camiada daha hiç kimse bu Bozkırın Tezenesi diye anılacak sanatçıyı tanımıyor bile. Ben onunla beraber Ruhi Su, Rahmi Saltuk, yerli bütün damar ve değerlerle birlikte, klasik batı musikisi de dinliyorum. Favorilerim de var elbette. Ama musikide hiçbir ağız benim nazarımda Harput Ahenginin yerini tutamıyor. Perişan oluyorum bu müziği dinleyince. Tel tel dökülüyorum. Orada da favorilerim var. Elezberler, hoyratlar, gazeller, müstezatlar, maniler, uzun havalar arasında.
Hele bir türkü var ki ömrüm boyunca peşimi bırakmadı. Öyle basit, öyle sıradan bir ritmi ve melodisi olan bu eseri niçin sevdiğimi pek bilemiyorum. Sözleri de sade ve olabildiğince işçiliksiz. Ama ne yaparsınız her işittiğimde ciğerimden diri diri bir parça kopmuş gibi hissediyorum kendimi.
Belki benim hayat serüvenimi özetleyen bir tarafı var bu türkünün:
Ağlama yar ağlama
Önceleri, müşterek ömrümüzün ilk on yılında, sevgili eşim neredeyse hiç ağlamazdı. Onu asla şikayet ederken görmezdim. Gün geldi ağlamaya başladı. İlkin sadece benim eşim bu kadar çok ağlıyor sanıyordum. Sonraları öğrendim ki meğer bütün kadınlar oldu bitti böyle ağlıyorlarmış. Bunu bilmem içimi kısmen rahatlattı. Ama benim vicdan huzursuzluğum başka. Eşim ilk yıllarımızda da ağlıyormuş aslında. Ama bunu benim hissetmemem için gizlice yapıyormuş. Hatta vitrinlere bakmıyormuş ki, cebinde parası olamayan kocası onun bir şeyler istediğini hissedip, alamamanın acısını çekmesin. Gizlice ağlayan kadınlar da bir güzeldir ki. Esasen gizlice ağlayan, gizli ağlamasını bilen her insan güzeldir.
Gün geldi, yıllar geldi, Rabbimiz bize ihsan ettiği ilk oğlumuz Yasir'i, tıpkı verdiği gibi sessizce elimizden aldı. Yirmi üç yaşındaydı. Dünyalar güzeli, mümin bir çocuktu. Evet, ona olan sevgimizi, geriye kalan iki kardeşi arasında paylaştırdık. Ne var ki ciğerimizden kopan o parçanın yeri, olur olmaz her zamanda sızlayıp durmaktadır.
Şimdi o türkü ikimizin türküsüdür. Ağlama yar ağlama...
Allah'tan gelen bu imtihan, yani oğlumuzu Rabbimize gönderme imtihanı, özellikle bende yeni bir muhakeme ve muhasebe gücünün gelişmesini sağladı. Yahut ben öyle sanıyorum. Önümde yepyeni kapılar, pencereler açıldı. Görüş alanımda genişlemeler oldu. Hayır gurura kapılmadım, tam aksine haddimi, hududumu bilmeye başladım.
Hiçbir zaman servet ve sermaye sahibi olmamıştım. O büyük işimizi kurduğumuzda benim bir kuruş sermayem yoktu. Hepsi ortaklarıma aitti. Ben emeğimi ortaya koymuştum. Rabbim oradan bir takım kazançlar sağlamıştı bana. Zekat veriyor, infak ediyordum elhamdulillah. Yıllar sonra işimi kapattığımda da elimdeki mallarla tüm borçlarımı ödedim. Geriye yine bir kuruş sermayem kalmamıştı. Yani hayatımın başına dönmüştüm. Ancak bu sefer elimde 12. dereceden bir Bağ kur emekli maaşı vardı. Ha bir de hiç kullanılmamış emekli sigorta karnesi.
Bu benim için çok ama çok büyük bir dersti. Çünkü benim asıl sermaye ve servetim eşim ve çocuklarım idi. Onlardan birisini kaybedince nerelerimde nelerin eksildiğini bir ben bilirim bir de eşim. Hele evlat en büyük sermaye imiş, keşke insanlar bilselerdi.
Yüce kitabımız Kur'an'da, Bakara Suresi ilk ayetlerinden birisi Kendilerine rızk olarak verdiğimizden infak ederler şeklinde Türkçeleştirilebilir.
Paylaşmak güzel şeydir. Malı, mülkü, eşyayı paylaşmak güzeldir. Bir metadan, çok kimsenin nemalanması elbette hoştur. Allah'ın Salih kulları ile dünyayı ve ahireti paylaşmak ne güzeldir.
Peki duyguları paylaşmaya ne dersiniz? Sevgiyi ve acıyı paylaşmaya? İnsanın eşi ile neleri paylaştığını bir düşünün. Bu paylaşımda gönül rızalığının varlığını da hesaba katarak düşünün.
Kendisiyle küçük bir sırrı bile paylaşamadığınız bir insanı ne kadar yakın bulursunuz gönlünüze? Sırrınızın çelik kasası gibi duran dostluklar hiç ölür mü?
Ölmeyen dostluk evvela iki eş arasında kurulmalıdır. Son Allah Resulü ile ilk eşi Hatice validemiz, sonraki eşi Ayşe validemiz arasındaki dostluğun, mehabetin ebedi olduğundan kimin şüphesi vardır?
Onunla dünyadaki beraberliğimden memnun ve mesudum. Umarım ve dilerim ki ahiretin cennet bölümünde de beraber olalım. O inşallah cennetlik bir kadındır. Ama benim cennete gidebilmem için daha çok duaya ihtiyacım var.
Sevmekten utanmıyorsanız o sahih ve meşru bir sevgidir. Utanıyorsanız eğer, aman dikkat, derim. Rivayet doğru ise son sözü Hz. Ayşe validemiz söylemiş olsun: Meşru bir şeyden utanmak, meşru olmayan bir şeyden utanmamaktan daha kötüdür.
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |