T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 11 ŞUBAT 2006 CUMARTESİ
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv
Gökhan ÖZCAN

Velvele

Gündüzlerin velvelesi çok, geceler sessiz ve derin... Bütün kolordularını çekiyor üstümüzden hayat, başbaşayız kendimizle, kendi yumağına dolanmakta olan hikayemizle.

Zaman geçiyor. Şükür ki geçiyor zaman. Ya durakalsak bir yerinde bu korkunç uğultunun. Bir yere akmayan ırmak ne yapar?

Dağınık bir ev gibi her şey... Toplamaya kalksam bir ucundan, ya vaktim yetmeyecek, ya da toplandığında her şey, bir düzgün ev bile etmeyecek.

Biliyorum eşya değil evi dağınık kılan şey, her yere yorgunluğumdan bir parça koparıp bırakmışım. Hayatım kelimeleri yere dökülen bir şiir gibi oluyor, uzanıp avuçlarıma aldığımda... İnsan boş avuçlarıyla yalnız kalmamalı!

Her sabah açılan bir mezura gibi uzayıp gidiyor kalabalık. Ve akşam toplanıyor mezura. Yani gece içine doğru kıvrılan, kıvrımlanan, kıvranan bir gündüz aslında. Neyse ki karanlık var ve insan sadece kendini görüyor o karanlıkta.

Herkesin yastıklarına kapaklanıp uyuduğu, seslerin yavaş yavaş eksilip bittiği, ışıkların teker teker söndüğü saatlerde, çıplak bir beden gibi savunmasızca uzanıyor önümüzde dünya. O seğirmeler, o hırıltılı nefes, o anlaşılmaz sayıklamalar... Dışından izlemek tedirgin ediyor insanı, ama içinde yaşamak kadar değil!

Bazen gerçekten başımız dönüyor. Hiçbir şeyin aslını göremeyecek kadar... Neredeyse inanacak oluyoruz bu baş dönmesinin her şey olduğuna. Sefil bir şeyleri ciddiye alırken yakalıyoruz mesela kıskıvrak kendimizi. Neredeyse olacak diyoruz, neredeyse kendi gözümüzden kaçmayı başaracağız karışarak kalabalığa. Ve sonra bir haber, bir küçük kötü haber, getiriyor aklımızı yeniden başımıza. Bu yaşadığımız şey, tarifi kabil olmayan kamaşma sadece, yalama olmuş bir tufan!

Çocukların yüzündeki gülücükler içimizi acıtıyor. Çünkü bunu hâlâ kusursuzca yapıyor çocuklar. Masumiyet kadar güzel bir şey koyamadık masumiyetin yerine. Hiçbir sözcüğün kendi içini dolduramadığı bir zamanda, saf güzellik ne kadar incitici geliyor insana!

Yaşlılar sonra... Ölmeden her şeyin dışına çıkarttık onları... Onlar şimdiki zamanımızın hayaletleri... Ne odalarımızda, ne konuştuğumuz kelimelerde hiç yer var onlara. Ne söze karıştırıyoruz, ne hayata! Hepsine karşı adı konmamış bir öfke içimizde; uzattıkları için hayatla münasebetlerini, ölmedikleri için bir türlü, ölümü çağrıştıran yaşlara kadar...

Bizim hayatımız diyebileceğimiz çok az şey bırakır olduk ardımızda. Muhtemel ki, öldüğümüzde söylenecek uygun sözleri bulamayacaklar. Bizim ölüm haberimiz de bize ait bir acı yaymayacak yani. Sadece küçük bir kötü haber olarak hayatın dengesini bozmakla kalacak. Elini cebine atan herkes, orada kendi ölümüne dair ürpertici bir aks-i seda bulacak.

Sonra mezura yeniden açılacak yavaşça, yeniden ortalığı saracak en sinsi adımlarıyla aynı velvele.


Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Dizi | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi