T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 6 TEMMUZ 2006 PERŞEMBE | ||
|
|
Rüya kar sesiyle indi göğsüme
Aslında kentin sokakları yoktu. Kendimizi patikadan yukarı doğru vuruyorduk. Tepeye çıktığımızda, aşağıdaki ince, karla kapanmış ana sokağın büklümlerini görüyorduk: ayak izlerimizi bulunduğumuz yere kadar adım adım gözlemek mümkündü. Ama bizi izlemeye çıkacak olanların buna cesaret etmesi imkân dışıydı. Birer genç kadın olarak bizi izlemelerini beklemiyorduk. Kapılarını taşlamakla onlara yapabileceğimiz kötülüğü doruğuna taşımıştık. Aşağıda kırk elli kadar resmî lojmanın donuk renkli kiremitli çatıları görünüyordu. Az ötede, ağustos sıcağında bile buz gibi soğuğuyla akan ırmak. Irmağın kıyısında nar kırmızısı rengiyle sarmaş dolaş akışan yılanlar.. uyduruk salla ırmağın bir yakasından ötekine geçilebilirdi, ama kimse sala binmeye tenezzül etmezdi. Herkes kendini usta yüzücü saydığından bir elinde toparladığı çamaşırını, elbisesini suyun yüzünde tutmaya çabalarken boşta kalan eliyle de karşı kıyıya ulaşıncaya değin kulaç atardı. Karşı kıyıya soluk soluğa ulaştığında oradaki nemli küçük taşların üzerine yığılırdı. Suyun sürüklemesine direnmek nasıl mümkün olabilirdi? Tek kişilik başdönmesi o küçücük ham taşların üstünde atlatılmaya çalışılırdı. Şimdi aşağıda görünen sokağın kıvrımı bu ırmağa denk düşmese de, yalpalayan ayak izleri bu uzaklıktan bile seçilebiliyordu. Bir de başka bir şey: kentimizin dağ yolunda, karlar üstünde, adımlarımızın çıkardığı kıtırtı seslerini işitmekten memnun, öğretmenin komutunda yürüyorduk. Öğretmen en önde: "Ayaklarınızı yere vurun" uyarısında bulunuyor. Ancak ayakkabısı delik olanları unutuyor, ama onlar da ayaklarını olabildiğince yere vurmaya gayret ediyor. Sabah uyandıklarında böyle bir buyrukla karşılaşacaklarını akıllarına bile getirmeden okul yolunu tutan çocuklar, ayaklarını pat pat sesleri çıkartarak yere vurduklarında gördükleri rüyayı hatırlamaya çalışıyor, ama bunu bir türlü başaramıyorlardı. Başlarına geleni ancak yıllar sonra anımsayacaklar ve bir yandan kendilerine küskünlüklerini geliştirirken, bir yandan da ayaklarını yere niye daha hızlı vurmadıklarını düşünerek hayıflanacaklardır. O kar sesli rüya kim bilir bir daha ne zaman ziyaret ederdi onları? O yaşta çılgınca âşık olduğu kızı düşündü: aşk onun adıyla başladı ve o ada sözlükler yer vermiyordu. Şimdi elleri ve ayacıkları kardan buz tutmuşken, o adı taşıyan kelimenin ellerini sıcak bir çay bardağı gibi tutmak istiyordu. Aslında, kapısını taşladıkları kadıncıklardan biri de o sevgiliyle aynı adla çıkıyordu dünyaya. Acaba attığı her taş, sevgiliyi uyaracak ve onun penceresinden ona bakmasını mı sağlayacaktı? Ne biçim bir vahşetin çağrısına tutulmuştu ve ne yapmak istiyordu? Belki o gecenin sabahında uyanılacaktı o iki kişilik baş dönmesine.. belki o iki kişilik baş dönmesini çoğaltarak bir başına yaşayacaktı. Bir âşığın bunları düşünebilmesini nasıl da ahmakça hayal edebiliyorsun? O, kendi kelimesinin kutsallığına sığınarak ister tomus sıcağında olsun, ister şubat soğuğunda olsun, yüreğinin harlı labirentinde ona, sevgiliye giden yolun çalısını dikenini elleriyle kopartıp ayıklayarak yol almaya bakıyor. Ama masalın hakikati beynine tokat gibi inmekte gecikmiyor ve uyarısı hiç de şiirsel görünmüyor: az gittin, uz gittin, ama dön de bir bak ardına kaç arpa boyu yol kat ettin? Keloğlan bir arpa boyu yolu altı ayda kat etmişti, senin bir arpa boyu yol kat etmen için daha kaç fırın ekmek yemen gerekiyor? Üzerine daha kaç karlı günün düşmesi bekleniyor? Bunu ancak bu sabaha ulaşınca anlayacaksın!
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |