T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 11 TEMMUZ 2006 SALI | ||
|
|
Nuri Ok meselesine bugün de devam etmek istiyorum. Şunu baştan hatırlatayım; kendisiyle bir alıp veremediğim yok. Eleştirilerim (tespitlerim) tamamen "hukuk yaklaşımı"yla ilgili. İnsan olarak Nuri Ok'u beğenir ve takdir ederim. Başlangıçta, selefi Sabih Kanadoğlu'nun "kararlı cumhuriyetçi" duruşundan ve "militan başsavcı" Vural Savaş'ın savaşkan üslubundan uzak bir müddei portresi çiziyordu. Böyle bakınca da, yadırgatıcıydı. Bir de suskunluğu... Göreve geldikten sonra, neredeyse iki yıl hiç konuşmadı. Kamuoyu, oysa, öncekilerin siyasete "ince ayar" veren beyanatlarına alıştırılmıştı ve bu suskunluğu "olması gereken bu işte, yargı adamları ikide birde çıkıp ileri geri konuşmamalı" şeklinde yorumlayanların sayısı fazla değildi. Daha önce iki kez yazdığımı hatırlıyorum: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok'un akılda kalan ilk beyanatı, Diyanet'in "helal kazanç" hutbesiyle ilgiliydi. Sözkonusu hutbede "memurlara rüşvet verilmemesi" öğütleniyordu ve değerli başsavcı memurları zımnen rüşvetçi gösteren bu münasebetsiz uyarıya haklı olarak sert tepki göstermişti. Diyanet'inki boşboğazlıktı. Hatta ayıptı. Durum pekala bir işgüzarın boşboğazlığına verilip geçiştirilebilirdi. Fakat değerli başsavcı tepki göstermekle kalmadı, işi daha da ileri noktalara taşıdı ve meseleyi "cami-yargı karşıtlığı"na indirgedi. Nuri Ok'a göre, "Türkiye'mizdeki tüm cami ve mescidlerde okutturulan 'Helal kazanç' konulu bu hutbe, son aylarda başlatılıp sürdürülen sindirme operasyonunun" bir parçasıydı ve "görüldüğü üzere yargıyı kuşatma planı" camilerde sürüyordu. Böyle miydi? Gerçekte yargıyla cami arasında bir karşıtlık mı vardı? Meseleyi böyle koymak, evet, karşıtlıktan beslenen bazı çevrelerin işine gelebilirdi, ama, iki kurum arasında başsavcının zannettiği türden bir "ilişki" yoktu. Kaldı ki, böyle olabilmesinin maddi temelleri mevcut değildi. Nuri Ok suskunluğunu ikinci kez AK Parti için bozdu. Konu, bu defa, Niğde Ulukışla parti teşkilatının seçim otobüsüne astığı "İktidarla 84 yıllık karanlığa son" şeklindeki bir yazıydı. Başsavcı, AK Parti'den, Niğde'nin Ulukışla İlçe Teşkilatı sorumluları hakkında 'disiplin işlemi yapılıp yapılmadığını, yapılıyorsa akıbeti hakkında ivedi bilgi verilmesini' istiyordu. Anladınız değil mi? Bir partili, seçim otobüsüne, demokrasilerde normal karşılanması gereken bir yazı asıyor ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı teyakkuza geçip, yazıyı asan hakkında disiplin işlemi yapılıp yapılmadığını soruyor. Denilebilir ki, bir parti (ya da partili), kendisinden önceki dönemi "karanlık" addedebilir. O dönemi (kamu ve belediye hizmetleri açısından) kötü sayabilir. İnsanların hangi dönemi nasıl gördüğü, hangi sıfatlarla andığı niçin kovuşturma konusu olsun? Elbette öyledir de, konuyu işleyen basın-yayın organları ve müdddeiumumi, sözkonusu yazıyı, muhtemelen "rejim ve cumhuriyet karşıtlığı" olarak yorumladılar. Oysa yazıda Ulukışla'nın ilçe olduğu tarih kastediliyordu ve işin içinde bir rejim sorunu yoktu. Çünkü Ulukışla, sözkonusu yazının asıldığı tarihten (2004) tam 84 yıl önce, yani ortada Cumhuriyet filan yokken "il" statüsünden "ilçe" statüsüne geçirilmişti ve ilçe halkı bu durumu "karanlık" olarak niteliyordu. Bu iki örneği, başsavcının rejim ve laiklik hassasiyetine vurgu yapmak için verdim. Fakat, aynı hassasiyeti, başka konularda, başka durumlar sözkonusu olduğunda yeterince göremiyoruz. Mesela CHP'li Ali Topuz, halkı "Hükümete karşı gerilla savaşı"na çağırmıştı. Bir başka CHP'li Engin Altay da "Yerel seçimleri AK Parti'nin kazanması durumunda iç savaş çıkacağını" müjdelemişti. Bu iki milletvekili hakkında disiplin işlemi yapılıp yapılmadığı ilgili partiye soruldu mu, hatırlamıyorum. Sorulduysa, nasıl bir cevap alındı? Sorulmadıysa, neden sorulmadı? Nuri Ok, aslında çok konuşan bir başsavcı değil. Konuştuğu zaman da, tabir caizse, irkiltiyor. Mesela bir konuşmasını şöyle bir temenniyle bağlamıştı: "Devlet, toplum ve birey olarak bizlere düşen görev aydınlanma sürecinden ödün vermemektir..." Bu temenniyi hangi bağlamda dile getirdiğini hatırlayamıyorum ama, bu açıklamayı duyduğumda şöyle düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum: İyi, güzel de, artık anakronik bile sayılmayacak bu "aydınlanma" düşüncesi de nereden çıktı? Devlet, toplum ve birey olarak bizlere düşen görevin ne olduğunu artık yargı mı belirleyecek? Yargının bir de bilmediğimiz "taşıyıcılık" (aydınlanma düşüncesi taşıyıcılığı) görevi mi var?
|
![]()
| ||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |