T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 11 TEMMUZ 2006 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Yurt Haberler
  Son Dakika
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  İnsan Kaynakları
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Taha KIVANÇ

Dünya kupasının ardından...

İnsanın yaşı ilerledikçe futbola düşkünlüğü artıyor mu, ne? Hayır, bunu Hasan Cemal'in bir aydan beri Almanya'da stadyum stadyum dolaşarak 'dünya kupası' yazıları yazmasına bakarak merak ediyor değilim. "İnsanın yaşı ilerledikçe futbola düşkünlüğü artıyor" tezimin daha yakın bir kobayı var: Kendim... Yıllardır "Gözlerim yoruluyor" diye maç izlemeyen ben, şimdilerde bir maç düşkünü oldum, evlere şenlik...

Keşke Türk Millî Takımı kupaya katılma başarısı gösterebilseydi; o sayede ekran karşısında saatler harcamamı hak edecek bir mazeretim olacaktı. Başka millî takımları tutmak, siyaseten o ülkeye kendinizi yakın hissetseniz de, insanın içinde tuhaf bir eziklik meydana getiriyor...

Bu kupada ekran başına kendimi hapsederek izlediğim maç sayısı Hasan Cemal'in Almanya'da izlediği maç sayısından daha az değil... Tek farkımız, onun izlediği maçlarla ilgili duygu ve düşüncelerini hergün sütununda işlemesi; ben ise bugüne kadar kendimi tuttum... Bir ay boyunca kendini siyaset-dışı tek bir konuya hasreden bir siyasî yorumcu okunurluğunu sürdürebilmiş midir? Hasan Cemal'in cesaretine zaten hayrandım, şu günlerde hayranlığım zirveye çıktı...

İslâm Çupi'yi kaybedişimizden beri üslup sahibi spor yazarı kıtlığı çekildiğini biliyordum, bu dünya kupası vesilesiyle okuduğum spor yazılarından bazısı beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı. Hasan Cemal örneği başarılı olduysa, gelecek dünya kupasına gazeteler daha fazla siyasî yorumcu gönderir mi acaba?

Ekrana abone olunca, öncesi ve sonrasında yapılan yorumları ve öngörüleri de dinlemek zorunda kaldım... Bazısı çok iddialıydı öngörü sahiplerinin; "Top yuvarlaktır" özdeyişini unutmuş gibi, neredeyse golü kaçıncı dakikada kimin atacağına kadar iddiaya girmeye meyyal olanı bile vardı. "Ben istatistiklere bakarım" iddiası taşıyan yorumcuyu çok antipatik buldum.

Fazla iddialı olunca sonucuna da katlanacaksın tabii. Bazen -buna 'çoğu zaman' da diyebilirdim- sonuç biraz önce dile getirdiği beklentiden farklı çıkınca ne yapacağını bilemiyordu yorumcu; ama ertesi gün aynı iddialı havayla onu aynı koltukta görüyordum... Helâl olsun.

Sürekli yorumculardan biri "Kusura bakmayın" dedi tam çeyrek final günü; yarı final ve final maçlarında yorumculuk görevini yerine getiremeyecekmiş... "Eşime tatil sözü vermiştim, biletleri aldık, otelde yer ayırttık, artık geri dönemem" dedi... Ne büyük bir aile saadeti olmalı onlarınki... Bilen biri, "Finali bir başkasının yorumlayacağını öğrenince o tepkiyi verdi" açıklamasını getirdi; demek ben o ayrıntıyı kaçırmışım... Hangisi doğruysa fark etmez; helâl olsun adama...

Aylar önce, bir dostumun dostu olan bir işadamı "Yarı final ve finali Berlin'de izlemek ister misin?" sorusunu yöneltmişti. Bazı sponsor firmalar da gazeteci götürüyormuş aynı dönemde. Kesesi şişkin dostlardan "Öteki dâvetlere boş ver; kendi cebimizden gidelim" diyen de çıktı. Ne yalan söyleyeyim, her teklife atlamak geçti gönlümden; değişik sebeplerle uzak durmayı tercih ettim...

Futbol biraz da futbolcuların mücadelesi demek. Kupa maçlarında 90 dakika (çoğunlukla 120 dakika) boyunca iki takımın futbolcuları birbiriyle mücadele edip durdu. Rakibinin ayağına basan, tekmeyle sert çıkan, çelme takan oldu; ancak her maçın sonunda iki rakip ülke futbolcularının biraz önceki tersliği bir tarafa bırakmaları, forma değiştirmeleri, birbirlerinin boynuna sarılmaları, yenilen takımın oyuncusunun gâlip takım oyuncusunu tebrik etmesi beni müthiş heyecanlandırdı.

Aslında siyaset ile futbol arasında akrabalık olduğu kesin. Ak Parti ve CHP rekabeti ile FB-GS rekabetinden hangisi daha yıpratıcı sizce? Siyasette de rakibe skor yaptırmamakla, karambolden gol atmakla prim kazanılıyor; kendi kalesine gol atanlar yalnız futbolda mı?

Siyasetle futbol arasında akrabalık var, ama siyasetçiyle futbolcu akraba değil; çünkü siyasette yenilen yenilmeye doymadığı gibi, yeneni takdir de etmiyor. Final maçında hakem rakibinin göğsüne kafa attığı için Zidane'a kırmızı kart çıkardı. Siyasette cezalandırmayı verdiği oyla halk yapıyor; ancak, kart gören, futbolda paşa paşa yedek kulübesine yollanıyor da, siyasette hâlâ atıp tutmayı sürdürüyor... Bıraksanız, kırmızı kartlı siyasetçiler yönetecek ülkemizi...

Dünya kupasında İtalya şampiyon oldu, Türkiye'de varlığından pek az kimsenin haberdar olduğu Kanal-1 kupayı canlı yayınlaması sayesinde reytingte ön sıralara tırmandı. İlk bakışta akıllıca görünen bir yatırım bu Turgay Ciner için... Bakalım, kanalın izlenilirlik oranı futbola doyduğumuz şu günler geçtikten sonra da sürecek mi?

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi