Hayat Kimse başkası adına düşünemez

Kimse başkası adına düşünemez

“Eflâtun ve Aristoteles gibi filozofların hala düşünceye kaynaklık ettiği bir dünyada İslam düşünürleriyle irtibatın imkânından kuşku duymak, olsa olsa düşünme çabasından vazgeçtiğimiz anlamına gelebilir” diyen Ömer Türker, “Oysa düşünmek, hiç kimsenin bizim adımıza yapabileceği bir iş değildir. Hiçbir nesil, diğer adına düşünme salahiyetine sahip olamaz” yorumunu yapıyor.

Yusuf Genç Yeni Şafak
FOTOĞRAFLAR: SEDAT ÖZKÖMEÇ
FOTOĞRAFLAR: SEDAT ÖZKÖMEÇ

Anlamı Tamamlamak adlı kitap Ömer Türker imzasını taşıyor. Anadolu coğrafyasında Selçuklulardan modern döneme hakim olan İslam düşünce geleneğini mercek altına alan Ömer Türker ile kitabını konuştuk. Türker, “İslam’dan bin küsur yıl önce yaşayan Eflâtun ve Aristoteles gibi filozofların hala düşünceye kaynaklık ettiği bir dünyada İslam düşünürleriyle irtibatın imkânından kuşku duymak, olsa olsa düşünme çabasından vazgeçtiğimiz anlamına gelebilir” diyor.

İslam düşüncesi, yekpare bir nehir olarak akarken içerisinde bazı gelenekler oluşturdu. Razî geleneği yahut Maveraünnehir tasavvufu gibi. Bu farklı tavırları nasıl anlamak gerekir?

İslam düşüncesinde yer alan farklı gelenekler bir yandan dinî nasların farklı yorumlarını, diğer yandan da var oluşu anlama çabasındaki farklı anlayışları temsil ederler. Yorum ve anlayış farklılıklarının temelinde ilke ve yöntem farklığı bulunur. Yöntem farklılığı, genel olarak tasavvuf ve işrâkîlik ile kelam ve meşşâîliği ayrıştırır. İlke farkı ise en genel olarak dinî ve felsefî gelenekleri ayrıştırır. Bütün bu farklılıklar, bizim için bir sorun hakkında farklı bakış açıları ve değerlendirmeleri görme imkânı olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle farklı geleneklere mensup düşünürler, insanlığın evrensel sorunları ile münhasıran İslam medeniyetine özgü sorunları birlikte düşündüğümüz ve yol arkadaşlığı yaptığımız insanlardır. Bu bakımdan farklı tavırları özellikle modern dünyada karşılaştığımız sorunlarla başa çıkmak için bize sunulan imkânlar olarak değerlendirmek gerekir.

SORUNLARIN KÖKLERİ KADİM DÖNEMLERE UZANIR

Abbasi halifesinin ‘meşhur’ Aristo rüyasından yine meşhur ‘nerden çıktı bu felsefe’ sorusuna gelen bir süreç var. Düşüncemizin bugünü için, felsefenin dünü bir zorunluluk mu?

Kanaatimce bu meseleyi iki yönlü düşünmek gerekir. Birincisi şudur: Yaşadığımız dönemin sorunları, çoğunlukla kökleri kadîm dönemlere uzanan sorunlardır. Sadece İslam mirasını değil, aynı zamanda diğer medeniyetlerini miraslarını dikkate almadığımız takdirde bırakın sorunların üstesinde gelmeyi doğru dürüst bir tahlilini dahi yapamayız. İkincisi ise kendi medenî köklerimizin zihnimizin parçalarıdır. Bu parçalar kimi zaman örtüktür ve derinlerde bulunur, kimi zaman da apaçıktır. Geçmişin bizim zihnimizin bir parçası oluşunu, en azından tevarüs ettiğimiz siyasî ve toplumsal tavırlardan, alışkanlıklarımızdan, adetlerimizden, ilgilerimiz ve yönelişlerimizden rahatça anlayabiliriz. İslam’da felsefe geleneği, kelam ve tasavvuflar birlikte üç büyük gelenekten biridir. İslam’ın kadim geleneklere bağlanan, onları dönüştüren ve kendisinin bir parçası haline getiren boyutuna tekabül eder. Metafizik, fizik, matematik, ahlâk ve siyaset alanlarından İslam medeniyetinin düşünen aklını da önemli ölçüde filozoflar temsil eder. Bu sebeple İslam felsefesi geleneğinin bizim için zorunlu olup olmadığını konuşmak bile hakikatte gereksizdir. Fârâbî ve İbn Sînâ’nın bulunmadığı bir düşünce mirasının hayat damarları eksik demektir. Maalesef biz bu eksikliği derinlemesine tadan bir toplum olma özelliğini hala sürdürüyoruz.

BİRBİRİNDEN ETKİLENMİŞ FİLOZOFLAR

Selçuklulardan modern döneme kadar, özellikle Anadolu coğrafyasında, hâkim olan düşünce geleneklerini tanıtmak amacıyla ortaya koyduğunuz bir eser Anlamı Tamamlamak. Gerekliliğinin dışında imkânını sorayım bu kez. Bugünün insanı, klasik dönem düşüncesiyle gerçekten rabıta kurabilir mi?

Bugünün insanının geçmişle irtibat kurma imkânı tabii ki mevcut. Nitekim Türkiye’de klasik düşünceye yönelik çalışmalar arttıkça büyük filozofların, kelamcıların, mutasavvıfların görüş ve düşüncelerini tanımaya ve onlardan hareketle içindeki yaşadığımız çağın sorunlarını tartışmaya başladık. Burada sorun, ilişki kurulan düşüncede değil, daima ilişki kuranlardadır. İslam’dan bin küsur yıl önce yaşayan Eflâtun ve Aristoteles gibi filozofların hala düşünceye kaynaklık ettiği bir dünyada İslam düşünürleriyle irtibatın imkânından kuşku duymak, olsa olsa düşünme çabasından vazgeçtiğimiz anlamına gelebilir. Oysa düşünmek, hiç kimsenin bizim adımıza yapabileceği bir iş değildir. Hiçbir nesil, diğer adına düşünme salahiyetine sahip olamaz.

İslam düşünce geleneğinin farklı tavırlarından, farklı yaklaşımlar ortaya çıktığını biliyoruz. Ama bilhassa ahlak alanında Gazzali’den sonra ana hatlarıyla ortak bir çerçeveye ulaşıldığını söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oldu?

Bunu mümkün kılan şey, Fahreddin er-Râzî’yle birlikte kelam ve felsefe geleneklerinde oluşan fikrî birikimin aynı kitaplarda buluşmasıdır. On üçüncü yüzyıldan itibaren İslam dünyasında yeni bir düşünür tipi ortaya çıktı. Felsefe ve kelam geleneğini aynı derinlikte bilen, bir yandan Mâtürî, Eşarî, Cüveynî, Bâkıllanî gibi kelamcıların eserlerini ve düşüncelerini, diğer yandan İbn Sînâ felsefe derinlemesine bilen bu düşünürler, bu iki geleneğin birikiminden hareketle meseleleri yeniden incelemeye giriştiler. Bu sürecin bilhassa ahlâk alanında Gazzâlî öncesinde Ragıb el-Isfahânî’ye uzanan bir tarihi vardır. Aslında Isfahânî ilk kez sistemli bir şekilde felsefî ahlâk teorisini sünnî kelam geleneğinin ahlâk düşüncesiyle buluşturmuştur. Sonra Isfahânî’nin sıkı bir okuru olan Gazzâlî, daha da ileri giderek felsefî ahlak öğretisi ile tasavvuf ve kelam geleneğini birleştirdi. Ardından Nasîruddin et-Tûsî, ahlâk, ev yönetimi ve siyaseti tek bir kitapta birleştirdi. Bu aynı zamanda Fârâbî, İbn Miskeveyh gibi filozoflarla kelam geleneğinin duyarlılıklarını oldukça sistemli bir şekilde birleştirmek anlamına geliyordu. Döneminde ve sonra etkin bir kelamcı ve filozof kabul edilen Tûsî’nin metni, geniş kesimler tarafından benimsenerek aynı çerçevede yeniden üretimler yapıldı. Özellikle Osmanlı döneminde İslam düşünce geleneklerinin imkânları bir bütün olarak seferber edilerek ahlâk ve siyasî tefekkür yeni ve kuşatıcı bir ifadeye kavuştu.

BİN YILDIR DÜNYANIN DÜŞÜNEN BEYNİ

Anadolu coğrafyası, çok daha geniş bir coğrafyada mayalanan düşünce geleneklerinin yatağı olagelmiş. Burada hem Razî hem de İbn Arabi geleneği maya tutabilmiş. Bunu mümkün kılan şey neydi ve sizce hala cari midir?

Kanaatimce bunun temel sebebi, bütün geleneklerin serpilmesine imkân veren bir siyasi ve kültürel ortamın oluşturulmasıdır. Genel olarak büyük devletler, farklı bilim geleneklerine hayat veren bir vasat oluşturmuştur. Bunun temel sebebi, oldukça farklı milletlerin, dinlerin, geleneklerin ve üslupların bulunduğu büyük coğrafyalara hükmetmeleridir. Tek tip bir bakış açısıyla bu denli geniş bir coğrafya ve kültürel çeşitliliğin yönetiminde adaletin sağlanması imkânsız denecek kadar zordur. Bir diğer sebep ise İslam’ın Anadolu’ya girdiği yüzyıllarda İslam düşüncesinin muhtelif ekollerinin tahkîk tavrında buluşmasıdır. Bu yüzyıllar, amelde fıkhın otoritesinin kabul edildiği ve fikrî ihtilafların fıkhın sağladığı toplumsal vasatta kendisini konumlandırabildiği dönemlere tekabül eder. Bu bakımdan millet sistemi değişik dinlerin, hukukun fıkıh mezhepleri üzerinden icrası muhtelif fıkıh ekollerinin, bilimin vazgeçilmezliği farklı bilim ve düşünce geleneklerinin yaşamasına ve serpilmesine imkân vermiştir. Bu imkân, kendi zihnimizi küçültmediğimiz sürece bizim için de hala geçerlidir. Unutmayalım ki tevarüs ettiğimiz İslam medeniyeti, bin yıl süreyle dünyanın düşünen zihni olma payesini elinde bulundurmuştur. İslam küçük bir azınlığın dini değildir. İslam’ın oluşturduğu medenî havza, farklı dinden, milletten, gelenekten ve alanlardan filozofların, aydınların, âlimlerin, meşrepten insanların kendisini ifade etme imkânı bulduğu ve katkı sağladığı evrensel bir toplumsal vasattır. Kendimizi bu gelenekten mahrum etmek için hiçbir gerekçe olamaz.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.