Hayat Kırklar Cemi Tasavvufun öyküdeki izleri

Kırklar Cemi: Tasavvufun öyküdeki izleri

Hüseyin Su geçtiğimiz aylar Kırklar Cemi adlı öykü kitabıyla okuruyla buluştu. Şule Yayınları arasında çıkan kitapta en dikkat çeken seksen sayfalık anlatımıyla Zikir Pinarında Kalbimizi Yuduk adlı öyküsü diyebiliriz. Bu öykü Anadolu insanın tasavvufla ilişkisini üçüncü bir göz olarak okura aktarıyor.

Abdullah Harmancı Yeni Şafak
Geçmiş zamanın izinde yolculuğa çıkan yazar, tasavvufun Türk toplumundaki sonuçlarını örnekler.
Geçmiş zamanın izinde yolculuğa çıkan yazar, tasavvufun Türk toplumundaki sonuçlarını örnekler.

Günümüz öykücülüğünün ve yayıncılığının önemli isimlerinden Hüseyin Su, beşinci, başka bir düzenlemeye göre ise altıncı öykü kitabını yayınladı: Kırklar Cemi (Şule, 2020). 2018’de neşrettiği İçkanama adlı öykü koleksiyonu ile Su, uzun öykü türünün kapısından içeri girmişti. O güne kadar yayınladığı eserlerindeki öykülerinin “kısa öykü” formatına uyan metinler olduğunu kabul edebiliriz. Ama ben Tüneller’den itibaren yazarın uzun öyküye yatkın bir anlatıma açık olduğunu düşünmüşümdür. İçkanama beni haklı çıkarmıştı. Kırklar Cemi ise yazarın artık uzun öykü türünde derinleşmek istediğini gösteriyor.

Belli bir sayım döküm yapmamakla birlikte, bir gözlem olarak belirtmem gerekirse, pek çok öykücü ilk kitabından başlayarak öykü serüveni boyunca ilerledikçe “daha uzun” öyküler yazıyor. Yani süreç ilerledikçe öyküler de uzuyor. Bunun sebebi ise muhtemelen anlatılanları daha derinlemesine, daha detaylandırarak anlatma isteği. Anlatmak istediği temayı bir önceki menzile göre daha geniş bir çerçevede anlatma arzusu. Hüseyin Su’nun öykü serüveni beni haklı çıkarıyor. Kırklar Cemi’nin ilk öyküsü “zikir pınarında kalbimizi yuduk” seksen sayfalık bir uzun öykü. Peki ne anlatıyor?

TÜRK ÖYKÜSÜNDE TASAVVUF

Kırklar Cemi Hüseyin Su Şule Yayınları 2020 160 sayfa

Anadolu’ya İslam’ın girişi ve bugünlere kadar varlığını sürdürüşüyle ilgili olarak aklımıza ilk gelecek kavramlardan birisi hiç şüphesiz tasavvuf kurumudur. İslam Anadolu’ya ehl-i tasavvufun hizmetleriyle girmiş ve bunun doğal sonucu olarak da tasavvuf odaklı bir İslam algısı bu topraklarda yaşayan Müslümanların dünyaya, hayata bakışlarını belirlemiştir. Kitabın ilk öyküsü “zikir pınarında kalbimizi yuduk” adeta İslamiyetin Anadolu’daki tarihinin 1960’larda çekilmiş bir fotoğrafı gibi:

Bir kasabadayız. Muhtemelen 60’lı seneler… Bilal efendi’nin etrafında toplanmış bir grup kasabalı Müslüman. Haftada iki defa onun sohbetlerine katılıyorlar ve onun önderliğinde zikre duruyorlar. Bilal efendiye bir bakıma “şeyh” denebilir. Bütün olup bitenleri bize bir çocuk anlatıyor. Olaylar uzun zaman dilimine yayıldığı için, anlatıcımızın da yaşı seneler içerisinde ilerliyor. Zeki, uyanık bir ortaokul çocuğunun bakış açısıyla izlediğimiz bu uzun öyküde, Bilal efendi, anlatıcı tarafından yüceltilmiyor veya eleştirilmiyor. Bence bu bakış açısı, Hüseyin Su’nun, Bilal efendi’nin şahsındaki tasavvuf erbabına bakışını temsil ediyor. Hüseyin Su abartılı bir yüceltmeyi veya küçümseyici bir eleştiriyi benimsemiyor. Peki Türk öyküsünde veya romanında tasavvuf kurumu ilk defa mı ele alınıyor?

Hızlıca bir göz atalım: Yakup Kadri, Nur Baba’sında, Osmanlı’nın çözülüşüne paralel olarak çözülen tarikatları, bir Bektaşi tekkesi örneğinden hareketle ele alır ve eleştirmekten çekinmez. Mustafa Kutlu’nun 1990’lardaki tarikatların paraya ve politikaya yenilişlerini, her şey gibi bu kurumun da dünyevileşerek yozlaşmasını örnekler. Rasim Özdenören’in tasavvufu ele alış şekli daha ilginçtir. Daha çok bir dervişin çalkantılı iç dünyasında yaşarız. Kahramanları acemidir. Şaşkındır. Henüz yola koyulmamıştır. Tereddütler yaşar. Menkıbelerin modern hayat içerisinde ansızın karşımıza çıktığına, ilginç bir şekilde somutlaştığına şahit oluruz.

ANADOLU İNSANINA İÇERDEN BAKIŞ

Hüseyin Su ise öyküsünde eleştiri denebilecek yaklaşımlar sergiler gibi olsa da, bunun faturasını daha çok Bilal efendi’nin çevresine çıkartır. Bir başka deyişle “şeyh uçmasa da müritleri tarafından uçurulur”. Çocuk anlatıcımız ise –bir çocuğun metafiziğe olan açlığını düşünürsek- halkın ağzında dolaşan Bilal efendi portresi ile kendi tanık olduğu Bilal efendi arasındaki farka hayret eder. Ona elbette bir hayranlık duyar. Zira Bilal efendi, kelimenin tam anlamıyla müstağnidir. İnsanların ellerindekine tamah etmez. Gerçek anlamda bir karizmaya sahiptir. Ancak bunun için hiçbir şey yapmaz. Son derece mütevazı ve çekgin bir hayat yaşar. Anlatıcı çocuğumuz, araba kullanmak veya bazı ticari detaylar gibi birçok şeyden habersiz olan Bilal efendi’nin nasıl olup da bunlara vakıf kişilere akıl verebildiğini kendine sorar.

Aslında Hüseyin Su, bütün doğallığı ve samimiyeti ile Anadolu insanını salim bir çizgide tutmaya çalışan Bilal efendi ve onun temsil ettiği kurumu onaylamakta ancak bunun halktaki yansımalarını kuşkuyla karşılamaktadır. Geçmiş zamanın izinde yolculuğa çıkan yazar, tasavvufun Türk toplumundaki sonuçlarını örnekler. Anlatıcı çocuğun amcasını türlü kötülüklerden korumaya çalışan Bilal efendi ve onun sohbet halkası elbette dün olduğu gibi bugünde toplumumuz için çok değerli bir işlev yüklenir. Ancak zaman zaman kurumun veya kişilerin suiistimal edildiğini söylemeye gerek bile yoktur.

Kırklar Cemi sadece sosyolojik incelemelere açılan bu yönüyle bile çok değerli bir eser. Yazarının altıncı öykü durağı ve bu kitap, Hüseyin Su tarafından bundan sonra yazılacak pek çok uzun öykünün eşiğindeymişiz gibi hissettirdi bana. Umarım öyle olur.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.