Dinin muhatapları, müt’a ve niçin ahiret
Dinin muhatapları, müt’a ve niçin ahiret
SoruHerkese, bütün milletlere ve her zamana hitap eden bir din gönderemez miydi Allah?CevapAllah Teâlâ tam da soruda ifade edildiği gibi “Herkese bütün milletlere ve her zamana hitap eden bir din” göndermiştir. Bu hitabı her zaman ve zeminde devam ettirip gerçekleştirecek olanlar ise Allah’ın sâlih, âlim ve davetçi kullarıdır. İşte bu kullar, dinin vahye dayalı temel kaynaklarından yola çıkarak, soruda istenen “bir dini” ihtiyaca göre yapacakları tercümeler, yorumlar ve içtihatlar ile ortaya koy...
Liyakat problemi
Liyakat problemi
SORUDevletin yetkili makamlarında bulunan zevatın bir emanet olan devlet görevlerini şahıslara dağıtırken liyakati esas alması gerekmez mi? Bu konudaki eleştiriler ve şikâyetlere ilişkin düşünceniz nedir?CEVAPUstanın yüzünü ak eden çıraklar ve kalfalardır, patronu maddi ve manevi olarak kazandıran istihdam ettiği elemanlardır, devleti yönetenleri muvaffak kılan ve atama sorumluğundan kurtaranlar da iyi seçilmiş devlet görevlileridir. Ustanın, patronun ve üst yöneticinin başarıdaki rolü elbette ö...
Halk TV sunucusu Ayşenur Arslan'dan skandal sözler:  Zenginin yatırım aracı dolar fakirlerin ahiret, cennet, sabır
Gündem
Halk TV sunucusu Ayşenur Arslan'dan skandal sözler: Zenginin yatırım aracı dolar fakirlerin ahiret, cennet, sabır
Halk TV sunucusu Ayşenur Arslan skandal konuşmalarına bir yenisini daha ekledi. Arslan Müslümanların ahiret ve cennet inancıyla alay etti.
Yeni Şafak
Halk TV sunucusu Ayşenur Arslan Müslümanların ahiret ve cennet inancıyla alay etti!
Gündem
Halk TV sunucusu Ayşenur Arslan Müslümanların ahiret ve cennet inancıyla alay etti!
Halk TV sunucusu Ayşenur Arslan, Halk TV'de Müslümanların ahiret ve cennet inancıyla alay ederek bir skandala daha imza attı.

İslam'a ve Müslümanlığa adeta nefret kusan Arslan, fakirlerin cennete ve ahirete yatırım yaparak kendilerini avuttuklarını ifade etti.

Diğer
Ahirette kurtuluş (necat)
Ahirette kurtuluş (necat)

Bugünkü sorum benim ve çevremde manevi olarak bana güvenen bir yakınım için çok çok mühim. Konu: Necat.

Sizin konu ile alakalı Yeni Şafak gazetesinde çıkan 5 köşe yazınızı daha önce okumuştum, bugün tekrar okudum, sorum daraldı ama neticelendiremedim; lütfen beni aydınlatın da bu konuda bir feraha ermek nasip olsun ve size de tekrar tekrar hayır duası etmiş olayım.

Bu konuda benim bildiklerim de sizin yazdıklarınızdan öğrendiklerim de Yahudi ve Hristiyanlar ile alakalı. Sorumu tek bir cümlede ifade etmeye çalışacak olursam, Ehl-i Kitap’tan olmayan birisinin (mesela bir Budist veya tamamen -haşa- Allah’ı reddeden bir kişi) hayatı boyunca bilerek hiçbir kötülük yapmaması ve bunu inancı için değil de sırf iyi bir insan olmak için yapması ne anlama geliyor demeliyiz? Bu soruya benim için daha anlaşılabilir olması için bir ekleme yapayım. İslâmî olarak benim sözlerimi dikkate alan ve bana bu konuda daha çok sorumluluk yükleyen o yakınım bana aşağıdaki soruyu sordu ve ben ne ona ikna edebilecek bir cevap verebildim ne de ben kendi kendimi ikna edebildim. Takdir edersiniz ki Necat konusu Ehl-i Kitap üzerine ve onların son hükümlerinin ne olabileceği üzerine yoğunlaşmış; fakat arkadaşımın

“Eğer Allah’ın adaletinden şüphe etmiyorsak, hayatı boyunca iyilikten iyiliğe koşmuş ve hiç kimseye bilerek bir zararı dokunmamış bir inançsızın direkt cehenneme gitmesi; hayatında genellikle kötü bir insan olmuş, zaman zaman kul hakkı yemiş ve iyilikleri az sayıda olan bir Müslümanın cehennemde gerekli cezasını çekip en sonunda inancının mükafatı olarak cennete gidecek olması adil mi?”

sorusunun cevabını önce ben öğreneyim ki, sonra da onu bilgilendirebileyim. Allah (c.c.) razı olsun!

Cevabınızı merakla bekliyor ve şimdiden çok teşekkür ediyorum!

CEVAP

Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.

İslâm’a göre başka dinlere mensup insanlar İslâm dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkân verilir, İslâm ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslâm ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler... Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.

Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?

Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları göz önüne alınarak İslâm âlimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.

İsrâ Suresi’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor.

Peygamberin tebliğ ettiği din yaşarken var olmamış (ehl-i fetret) insanlar hakkında:

İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir.

Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da (ehl-i fetret) yukarıdaki maddeye dâhil sayılmışlardır.

İmam Gazzalî’ye göre Peygamber’in tebliğ ettiği din hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.

M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı âlimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i Kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve şeksiz şüphesiz ahirete iman eder, sâlih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkâr etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.

Bu son görüşü kabul etmeyebiliriz, ama “filan kişi Yahudi ve Hristiyanlar cennete girerler diyor” şeklinde nakledersek o kişiye iftira etmiş oluruz; çünkü o görüşün sahipleri mevcut/bilinen inanç ve amelleriyle Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceklerini söylemiyorlar, ilgili iki âyete dayanarak bir Allah’a ve ahirete imanı, bildikleri takdirde Peygamber’e imanı ve sâlih ameli şart koşuyorlar.

Bana göre bu imanı taşıyan kişiler zaten Müslüman olurlar, mevcut Yahudilik ve Hristiyanlık’la alakaları kalmaz, onlar için bu sıfatları kullanarak kafa karışıklığına sebep olmamak gerekir.

Soru sahibi “daha önceki cevabımızın Ehl-i Kitab ile ilgili olduğunu” söylemişti, yukarıda o cevabı bir daha özetledik ve güncelledik.

Sorunun ikinci bölümüne gelince:

Allah’a iman etmeden hayatı boyunca kötülük yapmadan, hep iyilik yaparak yaşayan bir kimsenin ahirette cehenneme, Allah’a iman ettiği halde kötülük yapan ve günah işleyen kimselerin ahirette cezalarını çektikten veya bağışlandıktan sonra cennete girmelerinin ilâhî adâlete nasıl uygun düştüğü soruluyor.

Allah Teâlâ yarattığı insanlar için şöyle bir kanun koyuyor:

“İslâm geldikten sonra ehl-i fetret sayılmayacak şartlarda yaşadığınız halde Müslüman olmadan ölürseniz Ehl-i Kitab olun başka din ve inanç içinde olun, inançsız olun… cennetime giremezsiniz. İslâm’a girdiğiniz halde günah işlerseniz bunun cezasını cehennemde çeker, sonra cennetime girersiniz.”

Soruda bahsi geçen hayali kişi bu kanuna aykırı davranıyor, günahların en büyüğü olanı işliyor (dine inanmıyor), ama iyilikler yaparak yaşıyor. Allah’a ve ahirete iman etmemiş olan kişi zaten cennete de iman etmez ve oraya girmeyi de istemez. Böyle bir kimseyi Allah niçin cennetine koysun; hem iman etmiyor, böylece en büyük günahı işlemiş oluyor, hem de bazı kimseler onun cennete girmeyişinin adaletle ilgisini sorguluyorlar!

Hak dine iman ettiği halde günahkâr olarak ölmüş kimselere gelince bunlar, ilâhî kanuna uyuyorlar; iman etmiş ve eninde sonunda cenneti hak etmiş oluyorlar, işledikleri günahın ve kötülüklerin ise cezasını çekiyorlar.

Bundan daha mükemmel bir adalet olur mu?

Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi
Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi

Dünya ahiret dengesinin ayarı çok zor, ama kesin olan şu:

Dünyaya gereken değeri vermemiş olanın ahiretini kazanması da zordur. Tarihte maddi gücü olmayan milletler yok olup gitmişlerdir. Müslümanların izzetle yaşadıkları zamanlar dünyaya sahip oldukları zamanlardır. Bunu kaybettikleri andan itibaren izzetleri zillete dönüşmüştür. Kötü olan şey, müminin dünyaya sahip olması değil, dünyanın mümine sahip olması, yani dünyevileşme, dünya için yaşamadır. Bu noktada fert ile toplumun ya da devletin tavrını ve görevlerini birbirinden ayırmak gerekir.

Video: Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi


Ferdin hep azla yetinmesi kanaatkâr olması makbuldür, ama toplumun ve devletin böyle olması müslümanları mağdur eder. O halde hayatta kalmak isteyenler dünyaya sahip olmak zorundadırlar. Kuranıkerim ifadesiyle müminlerin kıyamı için mal mülk ve servetleri olmalıdır.

Bugün dünyaya sahip olabilmenin en önemli aracı bilimdir. Bilimi, bilim adamları ve akıllı yönetimler üretir. Batılıların tahrip ettikleri Irak’ta, Suriye’de ve diğer müslüman ülkelerde özellikle bilim adamlarını hedef almaları, öldürmeleri ya da tehcir etmeleri onlara bu imkânı vermemek içindir.

Bununla birlikte ferdin sırf dünya için yaşıyor olması ahireti, yani asıl hayatı elden çıkarması, kaybetmesi anlamına gelir. Hem dünyayı elde edebilme, hem ahiret için yaşama gerçek mümin olabilmenin sihirli denge noktasıdır. Bunun için bilgi, iman takviyesi ve heyecan gerekir. Bunu da kişiler tek başlarına oluşturamazlar.

O halde dünyasız izzet, şeref ve özgürlük olmuyor, ahireti de kazanmamız gerekiyorsa bu denklemin çözümünü bulmalıyız. Bunu başardığımız zamanlar varsa o şartları yeniden incelemeliyiz.

Ama bu dengede şu ilahi beyanları da doğru anlamalıyız:

‘Bu dünya hayatını ve onun süsünü isteyene yaptıklarının karşılığını dünyada eksiksiz veririz, burada hiçbir haksızlığa uğramazlar. Ama ahirette sadece ateşi bulurlar, buradaki amellerinin orada hiçbir faydası olmaz’ (Hûd 15, 16). ‘Bu dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah’ın yoluna engel olup, onda eğrilik arayanlar çok uzak bir dalalettedirler (İbrahim 3).

‘Hayır, siz hemen olanı istiyor, ahireti bırakıyorsunuz’ (Kıyame 20, 21)

‘Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise Allah’a karşı saygılı olanlar için elbette daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmayacak mısınız? (En’am 32).

Bu kıyaslamayı şöyle anlamalıyız: Ahiret yurdu dünyada iken kazanılır. O halde kötülenen dünya hayatı, zevku sefa ile geçirilen hayattır. Yoksa dünyanın her bir anını öbür dünyanın kazanılacağı bir sermaye haline getirenler için bu dünya hayatı kazanç vesilesidir. Ya da bu dünya hayatı ne kadar iyi olursa olsun, öbürünün yanında anlık oyun ve eğlence gibidir, gerçek hayat orasıdır. Tıpkı şunun gibi:

‘Allah’ı hatırlamayanlardan ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden uzak dur’ (Necm 29).

‘Hayır, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz, oysa ahiret daha hayırlı ve daya kalıcıdır (A’la 16, 17).

Bu uyarılar elbette öncelikle ahireti inkâr edenleredir, ama mümin de bundan kendine düşen uyarıyı almalıdır.

Bize dünyada da ahirette de güzellik istememiz öğütleniyor.

‘Bu dünyada güzel işler yapanlara güzellik vardır. Ahiret yurdu ise daha da hayırlıdır. Demek ki, takvalıların yurdu ne güzel yurtmuş’ (Nahl 30).

Elbette dünyada onurlu ve izzetli yaşamak, başkalarına muhtaç olmamak, düşmanlardan emin olmak dünya güzelliklerindendir. Bunu istememiz ve gereğini yapmamız da görevlerimiz arasındadır. Ama dünyanın güzelliklerinin tamamı ahiretin yanında çok küçüktür, mümin bunun da bilincinde olmalıdır.

Sonuç şudur: Bu dünya hayatı geçidir, ahiretle kıyaslandığında bir anlık oyun ve eğlence gibidir, hesaba katılmayacak kadar kısa ve değersizdir, asıl hayat öbür hayattır, mümin hesabını hep oraya göre yapmalıdır, dünyaya hiç bitmeyecekmiş gibi değil, diğerine geçiş yapılacak bir basamak gibi bakmalıdır. Ancak dünya aynı zamanda ahiretin tarlasıdır, burada parsel kapıp ekin ekmeyenler orada karşılık alamayacaklardır. Oysa bugün biz tohumumuzu bile başkalarından alıyoruz. Sadece bizim kendimizin değil, bütün gelecek zürriyetimizin de Allah’ı tanıyan, O’na kulluk eden, bu dünyada şeref ve izzetle yaşayan insanlar olabilmesi için bu dünyayı bizim mümince mamur etmemiz gerekir, hatta bu bizden istenmiştir (Hûd 61). Bütün mesele ne için ve nasıl yaşadığımızın bilincinde olmamız meselesidir. Zenginlik imtihanı fakirlik imtihanından daha ağır olduğu ve tarih boyunca fesada ve helake daha çok zenginler sebep olduğu için geçmişimizde çokça, zengin mi üstündür fakir mi, tartışmaları yapılmıştır. Oysa mal hayırdır, berekettir, kıyamdır. Mesele dünyaya kul olmadan onu elde etme, Allah’a kul olma meselesidir.

Bir şeyin önüne geçmeden onu arkanıza atamazsınız
Bir şeyin önüne geçmeden onu arkanıza atamazsınız

Müminler için dünya ahiret dengesini tutturamayışımızın bir sebebi Kuranıkerim’i bütün olarak düşünemeyişimiz ise, bir sebebi de ondaki bütün emirlerin tek tek herkes için geçerli olduğunu sanmamızdır. Bundan kastımız şudur: Kuranıkerim’de mesela cihad ayetleri vardır, sadece onlara bakarsak, başka hiçbir şey yapmayıp fert olarak cihad ile meşgul olmamız gerektiğini düşünebiliriz. Oysa düşmanla savaş anlamında cihad, yönetenlerin dirayeti ve uygulaması ile toplum üzerine bir farzdır. Bu sebeple farzı ayn, farzı kifaye kavramlarımız vardır. Tek tek kişilerin cihadı ise kendilerinden başlamak üzere kötülükleri defetme çabasıdır.

Video: Bir şeyin önüne geçmeden onu arkanıza atamazsınız


Gece gündüz, akşam sabah ibadet ve zikri öven ayetlere, bize küçük gelen bazı ameller üzerine çok büyük sevaplar vadeden hadisi şeriflere baktığımızda başka hiç bir şeye vaktimizin kalmadığını düşünürüz. Düşmanlar için kuvvet hazırlamamız gerektiğini söyleyen ayetlere baktığımızda, en azından şu an için başka bir şeyle uğraşmaya zamanımızın olmadığını sanırız.

Oysa bizim tek başımıza müslüman olmamız değil, kurşunla kenetlenmiş bir bina gibi birbirine bağlı bir toplum olmamız isteniyor. Bu toplumun nasıl şekillenmesi gerektiğini öğreten âlimlerin ve onların yönlendirmeleri doğrultusunda toplumu yöneten ümeranın olması, bu iş bölümünü onların belirleyip yönetmesi gerekiyor.

Müslümanların ayakta kalabilmesi için birilerinin tedbir düşünmesi, bunun gereğini ve bilimini yapması ya da yaptırması bazılarının evrad ve ezkâr ile meşgul olmalarından kıyaslanmayacak kadar önemlidir. Bunun için de iş bölümü ve ihtisaslaşmanın gereği ortaya çıkar. Bu sebeple ilimle/bilimle bir saat meşgul olmanın altmış yıllık nafile ibadetten üstün olduğu söylenmiştir.

Bilim dedik, çünkü İslam’da ‘ilim’ hem sağlam bilgi hem de bilim anlamında kullanılır ve ilim dini ya da dünyevi olan diye ayrılmadan gerekli olan bütün ilimler emredilir. Söylemiştik, yine söyleyeceğiz, Müslümanların geri kalmalarının asıl sebebi bilgiyi laikleştirip sadece dini ilimlere hasretmeleri ve diğerini, yani bugün ‘bilim’ denen şeyi ihmal etmeleridir. Oysa onlar işin başında dünyaya bilimde de önde olmakla hâkim olmuşlardı.

Ama her şeye rağmen dünya ahiret dengesinde biz genel olarak ahireti dışlayan, onun geleceğini hiç hesaba katmayan, dünyayı olduğundan fazla öne alan bir tavır, yaşama biçimi ve kanaat içindeyiz. Böyle olunca her ikisini de kaybediyoruz. Bu noktada akla şöyle bir soru takılabilir: Biz dünyaya gereken değeri vermediğimiz için geri kaldı isek, nasıl olup da şu halimizle dünyayı ahirete tercih etmiş sayılıyoruz? Bu sorunun cevabını yaptıklarımızda değil de tavırlarımızda, zihniyet ve kanaatlerimizde aramamız gerekir. Sadece ibadetle meşgul olan birisinin bile hedefi, gayesi ve kıblesi aslında dünya olabilir. Sadece dünya için üzülür, dünya için sevinir. Diğer kardeşlerinin, ümmetin, insanlığın hali onu hiç ilgilendirmez. Bunlar için bir şey yapma, yapanlarla yardımlaşma aklına gelmez. Böyle bir mümin ibadetleriyle ahireti önceleyen değil aldanan bir mümindir. Bir insan da koşturur, çalışır, kazanır, farz ibadetlerinin dışında belki hiçbir ibadete vakit bulamaz. Ama yaptıkları dünyayı elde etmek, daha çok kazanmak, daha çok yemek, birilerine caka satmak, lüks bir hayat yaşamak değil, bir insana daha olsun, insanca yaşama imkânı hazırlamak, ümmeti zilletten izzete çıkarmak içindir ve dünyayı elde ederken ahireti öncelemiş olur.

Kısaca dünyanın önüne geçmeden ahiret kazanılmaz. Önüne geçemediğiniz bir şeyi arkada bırakamazsınız. Elbette herkesten aynı şeyleri yapmasını bekleyemeyiz. Toplumda her türlü insan bulunmalıdır ki, Allah insanları farklı yaratmıştır. Oturup zikirle, dervişlikle meşgul olan insanlar da olabilir, olmalıdır. Ama bizim daha çok kendine değil, ümmete çalışan insanlara ihtiyacımız var. Resulüllah’ın toplumunda da Suffe Ashabı diye bilinen ve bugünkü sufilere tekabül eden bir topluluk vardı, onları kimse yadırgamıyordu. Ama şöyle demek hatalı olur mu bilmiyorum: Ümmet için onların hepsi birden bir Ömer’in, bir Abdullah bin Abbas’ın, bir Ali’nin (ra) yaptıklarının onda birini yapamadılar.

Kısaca dengeyi sağlam kurmalıyız, dünyayı terk ederek, başkalarına bırakarak değil elde ederek ahiret için yaşamalıyız ki, dünyada da zelil olmayalım. İmam Rabbani bir mektubunda bir olaydan söz eder: ‘Hac esnasında Mina’da ihvanımızla oturmuş zikir yapıyorduk. Yanı başımızda bir genç tezgâhındaki eşyasını satabilmek için sabahtan akşama kadar bağırıp çağırıp müşteri aradı. Bir ara içimden geçti ki, evladım, mevsim ibadet mevsimi, sen de oturup biraz Allah’ı zikretsen daha iyi olmaz mı? Sonra onun hali bana beyan olundu, baktım ki, bunca ticaret çabası içinde kalbi Allah’ı anmaktan hiç uzak kalmamış’. Bu olay aynen gerçekleşmiş ya da misal olarak verilmiş, ama anlattığı şey gerçektir ve asıl olan, dünyayı elde etmek için çalışırken Allah’ı unutmamaktır. O zaman her ikisini de kazanmış olursunuz.

Dünya-ahiret dengesini bir türlü kuramıyoruz
Dünya-ahiret dengesini bir türlü kuramıyoruz

Biz bu dünyada yaşadığımızı fiilen görüyor ve biliyoruz. Varlığımızın bir gerçekliğinin olduğu muhakkak. Kelamcıların ifadesiyle, ‘eşyanın hakikati sabittir’. Yani biz yaşıyoruz, o halde varız. Eflatun gibi bu gördüklerimiz gölgelerden ibarettir demiyoruz. Kaldı ki, görünen her şey/fenomen gölge ise, gölgenin böyle bir yargısı ne işe yarar? Ya da İbn Arabi gibi, Allah’tan başka mevcut yoktur, ‘la-mevcude illallah’ da demiyoruz. Her ne kadar bu sözlerin makul bir yorumu yapılabilse bile prensipte bu böyle değildir. Allah’tan başka vücud/varlığın bizatihi kendisi yoktur denseydi, bunun izahı daha kolay olurdu.

Video: Dünya-ahiret dengesini bir türlü kuramıyoruz


Mutlak varlık, yani her bakımdan var olan, varlığı başka bir şeye bağlı olmayan, varlığının öncesi ve sonrası bulunmayan sadece Allah’tır ama O bizi de var etmiştir/mevcud. Demek ki, biz de mutlak olmasa da varız. O’nun diğer yarattıkları da vardır, mevcuttur. Doğrudur, varlığımız O’na bağlıdır, bir zamanlar yoktuk, bir süre sonra da yok olacağız, ama biz bu kayıtlar içerisinde ve bir süreliğine de olsa şu anda ve burada varız. Belki, felasifenin dediği gibi, biz yaratılmazdan önce de O’nun ilminde yine vardık, öldükten sonra da ebedi âlemde bir şekilde yine var olacağız. Ama en azından şu anda burada var olmamız mutlak değil. Bir süreliğine ve geçici olarak, varız. Buraya nispetle de olsa kalıcı olan, hatta asıl olan varlığımız öbür âlemde başlayacak.

Böyle daha kalıcı bir ikinci hayatın varlığına inanmak, ahiret hayatına inanmayanların iddia ettiği gibi, yok olup gitmekten daha mantıklıdır. Yani kişide ahirete iman olmasa bile, bütün bütün yok olmamak daha akıllıcadır, daha çıkarımızadır. Akıldan öte gönül de, vicdan da bunu ister. Kişiye yok olup gitmekle, öldükten sonra dirilip daha güzel bir varlık düzeyinde sürekli yaşamak arasında bir tercih yaptırılsa aklın gereği ikincisini seçmek olur. Eğer bu olmasaydı burada insanca halledemediğimiz bir sürü adaletsizlikler, hatta gerçekleştiremediğimiz hayaller boşa gitmiş ve sonuçsuz kalmış olurdu. O halde bundan sonrası imana bırakılmalıdır ve Kuranıkerim ifadesiyle müminler ahirete ikan ile yani aksine bir ihtimale yer vermeyecek şekilde, kesin kes inanırlar. Kaldı ki vicdan da akıl da bu imanı destekler.

İmanın, Allah’a imandan sonra en önemli unsuru ahirete inanmak olduğundandır ki, pek çok ayette müminler için, ‘onlar Allah’a inanırlar, ahirete de inanırlar’ denir. Oysa Allah’a inanmak zaten ahirete inanmayı da içinde barındırır. Demek ki, ahirete inanmak önemine binaen tekrarlanır. Çünkü ilk zayıflamaya başlayan ve bilgi ve ibadetle desteklenmediği takdirde yok olmaya yüz tutan iman esası ahirete imandır. Bunun için ona özellikle vurgu yapılmış olmalıdır. Dünyaya en çok dalan, değer veren, onun için yaşayan Yahudilerde ahiret inancının silik hale gelmesi de bundan olmalıdır.

İşte bu noktada karşımıza dünya ve ahiret dengesini nasıl ayarlayacağımız problemi çıkar. Birine olduğundan fazla değer vermek diğerinin elden çıkmasına sebep oluyor. Tersinden söylersek, birine olması gereken değeri vermediğimizde onu kaybetmiş oluyoruz. Şu anda dünyada yaşadığımıza göre öncelikle onu olması gereken yerde tutmalıyız. Müslümanlar böyle olmayı başaramadıkları için dünyayı da ahireti de kaybettiler. Şairimizin dediği gibi; ‘Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden, Sonunda din de gitti, dünya da gitti elimizden’.

İşte iman meselesi bu noktada kendini gösteriyor. Ahirete inanmayanlara şimdilik diyeceğimiz bir şey yok ama müminler de bu dengeyi kuramadıkları için bocalıyor, sarsılıyor ve kaybediyorlar. Önce dünyayı kaybediyorlar. Dünya kaybolunca da ahireti kazanacakları bir mecalleri, imkânları ve mekânları kalmıyor. Dünyasını kaybetmiş, zayıf düşmüş, başkalarına mağlup olmuş Müslümanlar yaşadıkları sıkıntılar sebebiyle öbür dünyalarını da düşünemez hale geliyorlar. Gelecek nesillerini ise hepten kaybediyorlar. O halde biz önce dünyamızın değerini bilmeliyiz ki, öbür dünyamızı kazanabilelim. Ancak bu öyle hassas bir nokta ki, birine biraz fazla ağırlık verdiğiniz zaman diğeri yok olmaya yüz tutuyor.

Kuranıkerim’e bütün olarak bakamadığımızda uçlardan birine savrulabiliyoruz. Ya dünyanın geçiciliğini anlatan ayetler bizi ondan bütün bütün koparıyor, miskinleştiriyor, sonra da başkalarının oyuncağı ve mahkûmu yapıyor, ya da ihtirasımız, mal mülk sevgimiz bizi onda boğuyor ve geleceğimizi unutturuyor.

Peki denge tutturamayınca ne oluyor, göreceğiz.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.