Estonya İçişleri Bakanı: Eşcinseller İsveç'e gitsin, ülkemiz ahlak olmadan yaşayamaz
Dünya
Estonya İçişleri Bakanı: Eşcinseller İsveç'e gitsin, ülkemiz ahlak olmadan yaşayamaz
Estonya İçişleri Bakanı Mart Helme "Eşcinseller çok istiyorlarsa İsveç'e gitsin. Biz onlara düşmanca bakıyoruz" açıklamasını yaptı. Alman DW kanalına konuşan Helme, "Devletin yaşamasını istiyoruz ama devlet çocuksuz ve ahlaksız yaşayamaz" dedi.
Yeni Şafak
Dopamin duşu
Dopamin duşu
Âşık Nesimi türküsünde “Görünmez bir yara acısı çoktur/ Bedenimde değil ruhumda sızı” derken elbette kastettiği başka bir acı olsa da; bugün herkesi kendisine tutsak eden sosyal medyanın da açtığı yaralar tam da bu sözlere karşılık geliyor. 2012 sonrası gelişen sosyal medya “fareli köyün kavalcısı” masalında olduğu gibi, hepimizi çalgıcının peşinde koşan çocuklar gibi boğulacağımız bir dereye doğru koşturuyor. Bu tarif psikiyatrist Dr.Mustafa Merter’e ait.Merter insanları fareli köyün kavalcısın...
Halil Sezai! Sonunda “t” var!
Halil Sezai! Sonunda “t” var!
67 yaşındaki bir adamı odunla döven alkolik bir zanaatkara “ideolojik” sebeplerle destek verilmez. Dahası “sessiz” de kalınmaz. Dahası, böğürtüyle inleme arasında bir şarkı sesi tutturarak, konserlerinde Atatürklü bayrak açarak, profil resmini şiddet karşıtı sloganlarla bezeyerek “sanatçı” olunmaz. Olunamıyor. Bunlar, kültür endüstrisinin ürettiği basit, çiğnendikçe tadı kaybolan sakızlardır. Yutsan olmaz, tükürsen kaldırıma yapışıp kirletir… En iyisi çöpe atmaktır. Sarmal ise şudur: Kültür endü...
Görev, ahlâk, çaba, erdem
Görev, ahlâk, çaba, erdem

Karıncanın ve serçenin mesellerini hepimiz biliyoruz.

Hacca niyetlenen karınca yola çıkmış. Ona rastlayanlar karıncanın niyetini öğrenince: “Sen bu yürüyüşle Kâbe’ye zor ulaşırsın.” demişler. Karınca: “Ulaşamazsam da yolunda ölürüm.” cevabını vermiş.

Serçeye gelince… Hz. İbrahim’i yakmaya hazırlanan ateşi söndürmek üzere gagasında su taşıyor… Onu görenler: “Dağ gibi ateşi bu iki damla su ile mi söndüreceksin?” demişler küçümseyerek. Serçe: “Ateşi söndüremesem de tarafımı belli ederim.” demiş.

Bu iki kısacık meselin verdiği yığınla ders var…

Kim bilir kaç yerde kaç defa kullanıldı…

Benim indimde her iki mesel de ödev ahlâkını öne çıkarıyor…

Immanuel Kant’ın, ahlâk alanında dile getirdiği ve o döneme kadar geçerli olan telâkki tarzını ortadan kaldıran “ödev ahlâkı” telâkkisinin baş ilkesi şu: Öyle davran ki davranışının temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli bir evrensel ilke veya yasa olsun!

Karıncanın ve serçenin davranışında bu ilkenin esas alındığını görüyoruz.

Karınca da, serçe de “başkası ne der?” veya “başaramazsam ne olur?” şeklindeki mülâhazaları dikkate almıyor; kendi sorumluluklarını, başka bir deyişle görevlerini yerine getiriyorlar. Burada önemli olan başarmak değil, görevin gereğini yerine getirmektir.

İslâmî ahlâkta da bu ilke dikkate alınıyor.

İtalyanlara karşı Trablusgarp (Libya) direnişinin muhteşem siması Şeyh Ömer el Muhtar tutuklandıktan sonra çıkarıldığı mahkemede yargıç sorar: “İtalyanlara karşı ne için bu kadar şiddetle mukavemet ettin?” Cevap: “İmanım için.” Yargıç: “Bu kadar az kuvvetle ve bu kadar az mühimmatla bizi Trablusgarp’tan atabileceğini ümit ediyor muydun?” “Hayır!” “O halde ne ümit ediyordun?” “Ben imanım için dövüştüm, bu bana yetiyordu. Zafer Allah’ın takdiridir.”

Bir tek ebabil kuşunun gagasından bıraktığı bir taş bir başına işe yaramaz gibi görünebilir. Ama bir ebabil kuşu ordusunun gagalarından bıraktığı taşlar fillerle desteklenmiş bir orduyu bozguna uğratır.

Burada, aynı ilkeden çıkarılabilecek ikinci bir sonuca ulaşıyoruz: kimse başkasını dikkate alarak değil fakat bir başına kendi görevini yerine getirdiği takdirde başarı da mukadder olur. Ne var ki hedef başarı olmamalı... Hedef her bir bireyin kendi üstüne düşen görevi yerine getirme sorumluluğunun bilincinde olmasıdır.

İslâm ahlâkı dedim. Evet, orada da aslolan görev ahlâkı… Ama onun bir üst derecesi daha var bulunuyor İslâm’da, o da takva ahlâkı… Yükümlü olduğu görevden daha fazlasını yapmak… Zorunlu değil ama daha fazlasını yapmak görev sınırını aşıp takva alanına girmeyi tazammun eder…

Erdem de sanıyorum takva sınırının içinde oluşuyor, yani ahlâk sınırının ötesindeki yerde…

“Sessiz Veda”
“Sessiz Veda”

İslam dünyasında olup bitenleri doğru öğrenmek için takip edilmesi gereken dava sahibi yazarlarımızdan biri de sevgili Taha Kılınç’tır. 26 Ağustos 2020 tarihli yazısının başlığı “Sessiz Veda” idi. Yazının konusu ise Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olmasını niyaz ettiğimiz, “asrın fakıhi” Mısırlı Prof. Dr. Hüseyin Hâmid Hassan idi.

Kılınç mutlaka okunmalı dediğim yazısına şöyle başlamıştı:

“Geçtiğimiz hafta perşembe günü (20 Ağustos), Mısır’ın başkenti Kahire’den gelen bir vefat haberi, İslâm dünyasının çok önemli bir ilim adamını ebediyet âlemine uğurladığına işaret ediyordu. Prof. Dr. Hüseyin Hâmid Hasân, dünyanın farklı ülkelerinde öğrenmekle, öğretmekle ve hizmetle geçen 88 yıllık dopdolu bir ömrü tamamlamıştı. Bugünkü yazımı, -Türkiye’de yeterince tanınmasa da-, uluslararası İslâm iktisadı sahasında “Fakîhu’l-Asr” (Asrın Fakîhi) unvanıyla şöhret bulan bu büyük allâmeye ayırdım.”

Merhumun rahmetle anılmasına ve Türkiye’de tanınmasına vesile olur diye ben de bu yazımı ona ayıracağım.

1987 yılında Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Yavuz Bülent Bakiler, Prof. Dr. Sevim Tekeli ve ben, İslam kültür ve medeniyet tarihini, “seçilmiş yüz eseri orijinal dili yanında İngilizce tercümesi ile yayınlayarak dünyaya tanıtmak maksadıyla yapılacak kitap seçimi toplantısına” davet edilmiştik. Başkan Ziyaulhak bizim heyete ayrıcalık tanımış, o tarihteki büyükelçi ile beraber sarayına davet etmiş, ikramda bulunmuş, güzel bir çanta dolusu kitap hediye etmiş, ülkesinde yürüttüğü “bütün alanlarda İslamlaşma” hareketi hakkında bilgi vermiş, fikir sormuştu. Başkanlık sarayındaki sohbetimizi gösteren resim, The Pakistan Times gazetesinin 2 Temmuz -Perşembe- 1987 tarihli nüshasının 10. sayfasında yer almıştı.

İşte o tarihte, adı geçen toplantıda şimdi merhum olan Hüseyin Hâmid Hassan ile tanışmıştım. Kendisi o yıllarda, Pakistan, İslâmâbâd Milletlerarası İslâm Üniversitesi Rektörü idi.

Üzerimde mütevazı, sevecen, gayretli, Osmanlı’yı ve Türkiye’yi seven, alanında hakkıyla alim değerli bir zat intibaını bırakmıştı.

Türkiye’ye dönünce bir dergide yayımlanan “Teori ve pratikte İslâm hukukunun bugünü ve geleceği” başlıklı, bir risale teşkil edecek kadar uzun ve değerli bir yazısına rast geldim. Bu yazı, rektörün, üçüncü genel İslâm konferansına sunduğu bir tebliğ idi. (Ahbâru’l-Âlemi’l-İslâmî, C. XXII, s. 1048, 1049).

Tebliği tercüme ettim ve “İslam Hukuk Tarihi isimli kitabımın sonundaki “İslam Hukukunun Bugünü ve Geleceği” bölümüne koydum.

Sonunda şu özet ve değerlendirmeyi yapmıştım:

Bu teblîğ, bir giriş ile iki bölümden oluşmaktadır. Girişte şerîatın (İslâm Hukuku’nun) kanunlaştırılması ve uygulanması kavramları açıklanmakta, bunun yapılmamasının İslâm ülkelerinde meydana getireceği problemlere temas edilmektedir. Birinci bölümde, İslâm ülkelerinin halihazır hukukî hayatları analiz edilmiş ve bunu değiştirmek için ortaya konan çabalar değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise şu konular ele alınmıştır: İslâm Hukuku’nun kanunlaştırılması ve uygulanması, bundan önce veya bununla beraber yapılması gereken şeyler, Dünya İslâm Birliği’nin bu iki konu ile ilgili rolü ve katkıları.

Prof. Dr. Hasen Hâmid Hassân’ın uzunca tebliği, teori ve pratik açısından İslâm Hukuku’nun bugünü ve geleceği konusuna ışık tutmaktadır. Prof. Hassân, aynı konuda düşünce ve tesbitlerini naklettiğimiz diğer iki yazardan (Fuad Köprülü ve Rene David) farklı özellikler taşımaktadır. Onlar meseleye dışarıdan ve tarafsız bir müşahit (gözlemci) olarak yaklaştıkları halde Prof. Hassân, İslâm hukukunun uygulanmasına gönül vermiş, ümit bağlamış, katkıda bulunmuş, bir ölçüde bayraktarlığını yapmakta olan bir kişi olarak önümüzde durmaktadır.

Ona göre insanlığın huzur ve güveni, mutluluğu, gerçek adâletin tecellisi İslâm Hukuku’nun uygulanmasına bağlıdır. İslâm Hukuku, çağın bu konudaki ihtiyaçlarına cevap verme kabiliyetini taşımaktadır. Aynı özelliklere sahip bulunan İslâm ekonomisi de, İslâm Hukuku ile birlikte ele alınmalı, işlenmeli ve uygulanmalıdır. Bunun için siyasi irade ve halkın isteği, gerekli olmakla beraber yeterli değildir; buna âlimlerin, hâkimlerin ve diğer hukuk adamlarının katkıları şarttır. Bu katkılar hem akademik araştırmalar, hem de ilmî ve teknik çalışmalar ile gerçekleşecektir.

Prof. Hassân’ın tesbitlerine göre başta Pakistan olmak üzere İslâm ülkelerinde, kısmen veya bir bütün halinde İslâm Hukuku’nu kanunlaştırma ve hayata uygulama faaliyetleri devam etmektedir. Bu konuda tutulan yollar vardır: Mevcut kanunların, İslâm’a aykırı olan taraflarının ayıklanması, kazâ (yargı) yoluyla aykırı ve yabancı maddelerin, hükümlerin iptali bunlar arasındadır. Fakat İslâm Hukuku’ndan beklenen sonucun elde edilebilmesi için onun öz kaynaklarına inmek, İslâmî düşünce, ahlâk, değerler ve ilkelerden hareketle yeni kanunlar vücude getirmek şarttır. Günümüzde, İslâm dünyasında bazı hükûmetler, halklar, pek çok ilmî kuruluş bu yönde önemli adımlar atmışlardır ve faaliyetlerini sürdürmektedirler.

İslâm Hukuku’nun uygulanması halinde farklı inancı taşıyanların din ve düşünce özgürlükleri ile diğer insan hakları korunacaktır. Esasen İslâm’ın genel amacı bütün dünyada, insanların tamamı için huzur, güven ve barışı korumak, hak ve hürriyetleri teminat altına almak, insanların iyilik ve mutluluğu için yardımlaşmak, yeryüzünden haksızlığı, korkuyu, açlığı ve cehaleti kaldırmaktır.

İslam’a hakkıyla ve bir bütün olarak iman etmiş bulunan bu ilim ve İslami hareket mücahidi, hukukun, finansmanın ve yatırımın İslamileşmesi maksadıyla ömür boyu çalışmış, birçok kitaba, tebliğe ve makaleye imza atmış ilgili kurum ve kuruluşlarda hizmet vermiştir. Kendine mahsus siteden bunlara ulaşmak mümkündür.

Cenâb-ı Mevlâ bu kulunu “râdıye ve merdıyye” olarak kabul buyursun, ümmeti, yerini dolduracak alimlerden ve mücahidlerden mahrum bırakmasın!

Çok kötü bir huy şuhh, ihtiras düzeyinde dünyalık tutkusu
Çok kötü bir huy şuhh, ihtiras düzeyinde dünyalık tutkusu

Ahlakın ve ahlaklı olmanın güzel olduğunu kabul etmeyen yoktur. İslam’da aslolanın ahlak olduğunu, Resulüllah (sa) ‘ben sadece güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’ diye buyurduğunu da bilmeyen yoktur. Peki neden buna rağmen en büyük problemimiz de yine ahlak problemidir?

Mesele birazcık güzel ahlakın ne olduğunu, nereden öğrenileceğini bilme, ama büyük oranda da onu uygulayıp huy edinebilme meselesidir. Özellikle de bu ikincisi zordur. Bilgiden başka sabır, irade ve dış destek ister.

Ahlak, öğrenilen güzelliklerin davranış haline gelmesidir. Halk ve huluk (ç: Ahlak), yani yaradılış ve ahlak ikisi de aynı köktendir, aynı harflerle yazılır. Bu bir bakıma ahlakın yaradılış/halk haline gelen, yani insandan tabii refleksler olarak sadır olan davranışlar, huylar olduğunu gösterir.

Bütün emir ve yasaklar, helaller ve haramlar ahlaklı bir kul olabilmek için vazedilmiştir. Bizde hukuk bile ahlakı korumak içindir demiştik.

Böyle olduğu için İslam alimleri kadimden beri güzel ve çirkin huyları konu edinen kitaplar yazmışlardır. Hadis kitaplarının ‘edep’ ve ‘birr/iyi hasletler, kötü hasletler’ gibi bölümleri vardır. Gazalî’nin İhya’sı neredeyse İslam’ın güzel ve çirkin gördüğü bütün huyları toplamış, bunların nasıl ahlak haline getirilebileceğini anlatmıştır. Çünkü mesele sadece bilme değil, uygulayabilme ve bunu kalıcı hale getirebilme meselesidir. Ahlak zaten kalıcı hale gelen fiillerdir demiştik. Bugün bu kötü huyların birinden söz etmek istiyorum: Şuhh.

Şuhh bir Kuranıkerim kavramı olarak mal ve dünyalık tutkusu, hepsi benim olsun tonundaki bir ihtiras, bencillik ve cimriliğin yani buhl’ün ileri derecesi, ihtiraslı olanıdır. Cimri/bahil verilecek yere veremeyen, şahîh yani şuhh yaşayan ise veremediği gibi diğerininkinde de gözü bulunan, harislik ve cimrilik tabiatına işlemiş olan kişidir. Bu sebeple şuhh buhlün/cimriliğin yerleşik huy haline geleni, buhl ise onun fiilen uygulananıdır derler.

Şuhh derecesinde bir dünyalık ihtirası yaşayan insan huzursuzdur. Tıpkı ‘ne kendi eyledi rahat ne aleme verdi huzur’ dendiği gibi etrafını da huzursuz eder. Bütün derdi her şeyin, her güzelliğin kendisinin olmasını istemesi, bir ileri merhalede de bunların başkalarında olmasından da rahatsız olmasıdır. Bu çok korkunç bir ahlaki problemdir. Şahîh olan insan adeta bunun cezasını yaşadığı bu rahatsızlıklarla daha dünyada iken çekmeye başlar. Rıza, tevekkül, kanaat gibi üstün hasletler bu kötü huyun panzehridir. O halde şahîh olan insan bu temel ahlaki değerleri de yaşayamayan insandır.

Allah şuhhun insan tabiatında hazır bulunduğunu, kurtuluşun ise ihsanda ve takva ile korunmada olduğunu söyler (Nisa 128). Bunun bir anlamı da şudur: İyi ve kötü huylar insanın fıtratında kodlanmış halde vardır. Müslüman bunları bilip kötü olan düğmelere basmadan hep iyilerle hayatını sürdürebilen, puanını/sevabını artırabilen âkıl insandır. Zaten imtihanın sırrı da budur. Unutarak ya da hata ile bunlardan birine basarsa, yani bunları anlık olarak yaşarsa tevbe, istiğfar, hatta evbe silgilerini/jokerlerini kullanıp hatalarını yok etme şansı da hep vardır.

Yine Allah’ın beyanıyla ‘nefsinde var olan şuhh duygusundan korunanlar ancak kurtuluşa erebileceklerdir. Medineli Ensar, varlıklarını kendilerine sığınan muhacirlerle bölüşerek bunu başarmışlardır’ (Haşr 9). ‘Allah için güzel bir borç/karz-ı hasen verebilmek de nefsin şuhhundan korunmanın bir yoludur’ (Teğabun 17). Ayetlerdeki ‘korunma’, başkası yani Allah tarafından korunmayı ifade eder. Demek ki, kişi sadece nefsi/kendisi ile bu duygudan korunmayı başaramaz. Allah’a olan imanı ve O’na elini uzatması devreye girmelidir ki, Allah da onu korusun.

Şu hadisi şerifte anlatılan da böyle bir şuhtur: ‘Bir koyun sürüsüne saldıran iki aç kurt, mala ve makama karşı hırs düzeyinde tutkusu olan birisinin kendi dinine verdiği zarar kadar o sürüye zarar veremez’ (Tirmizî).

‘Şuhtan sakının, çünkü sizden öncekileri helak eden şuhtur. Bu onları kendi kanlarını dökmeye ve ırzlarını kendilerine helal bilmeye kadar götürmüştür’ (Müslim).

‘Üç şey insanı helak eder: Boyun eğip teslim olduğu şuh/ihtiras, peşine takılıp gittiği nefsi arzular ve kişinin sırf kendi görüşünü beğenmesi’ (Hilyetü’levliya).

‘İnsandaki en kötü huy, zapt edilmez bir şuhh ve çok ödlek olmasıdır’ (Ebu Davud).

Müslüman olmadan iyi bir insan olunabilir mi?
Müslüman olmadan iyi bir insan olunabilir mi?

Son zamanlarda “dindarlığını Allah’a göster bana insanlığın lazım, insan olmadan Müslüman olunmaz”. “İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak gibi bir ön şart yoktur” misillü hümanistlerin, din karşıtlarının hoşuna giden aforizmaların dolaştığını görüyoruz. Bunlar kişisel felsefe ise bir diyeceğimiz yok, ağzı olan konuşur. Ama İslam adına söyleniyorsa bunların hakikat değerini anlayabilmek için insan nedir, insan ve beşer aynı şey midir, ‘insan’ hep iyi hasletlerle donanmış bir varlığı mı ifade eder, iyinin belirleyicisi kimdir gibi soruların cevabını bulmamız gerekir. Birilerine albenili gelen bu aforizmaların mutlak hakikati anlatmadıkları sonucuna varırsak bunlara neden ihtiyaç duyuluyor sorusu stratejik bir soru hale gelir ama bunun cevabını biz veremeyebiliriz.

İnsan nedir sorusuna cevap arayanlar insan ile beşer kıyaslaması yaparak söze başlar ve kelimelerin kök anlamlarından da delil bulmaya çalışırlar. İnsan’ın, ünsiyet ya da nisyan kökünden geldiğine vurgu yaparlar. Sırf buna bakılırsa insan hemcinsleriyle ünsiyet edebilen, kaynaşabilendir yani sosyal bir varlıktır ama aynı zamanda unutma gibi zaafların da sahibidir. Beşer ise tüysüz cilt anlamındaki beşere, ya da sevinç gösterisi anlamındaki beşaretten gelen bir kelime olarak insanın hep güzel yönünü anlatır. Bunu belirleyici farklılık görüp Kuranıkerim’den deliller getirilerek o kadar çok şey söylenir ki, yazanların çoğu bize göre meseleyi karıştırmış ve anlaşılmaz hale getirmiştir.

İşin özü şudur: Kuranıkerim’e baktığımızda insan ve beşer kelimelerinin aynı varlığın farklı özelliklerini anlattıklarını görürüz. Resulüllah (sa) ‘ben de sizin gibi bir beşerim’ derken yani ben melek, cin vb. farklı bir türden değilim demek istemiştir. O halde beşer yaratılanlar içerisindeki bir türdür. Bu tür emir ve yasaklarla sorumlu/yükümlü olması yönüyle de insandır. Göklerin ve yerin taşımaktan çekindiği emaneti ‘insan’ yüklenmiştir. ‘Ey insan’ şeklindeki hitaplar hep onadır. Ayrıca bazılarının zannettiği gibi beşer bu türün hep olumlu vasıflar taşıyan, insan ise hep olumsuz vasıflar taşıyan yönü değildir. Beşer olan ‘insan’ yükümlü tutulduğu emanete riayet ederse çok değerli/iyi bir insan olur. ‘İnsan en güzel kıvamda yaratılmıştır ama aşağıların aşağısına da yuvarlanabilir’. Demek ki, beşer davranışlarıyla yani ahlakıyla bu her iki uçta da insandır. Diğer bir ifade ile, yaratılanların en iyisi de en kötüsü de sorumluluğu yönüyle insandır. O halde ‘insan olmak’ deyimiyle hep iyi hasletler yüklediğimiz mefhum örfümüzdeki bir galat-ı meşhurdur. İşin aslında ise insan olmak demek iyi de kötü de olabilmek demektir.

İmdi biz insanın hangi özelliklerle iyi olduğunu bilelim ki, onun dindarlığından ya da ‘tanrı’ya inanmasından önce iyi bir insan olup olamayacağını anlayalım. Buradaki iyi de elbette kişisel iyi değil Allah’ın iyi dediği olacaktır. Bunu da Kuranıkerim’den öğrenebiliriz. Allah (cc) iyiliğe ‘birr’ diyor, iyi olan da ‘berr’ olmuş olur. İyiliğin kaynağı Allah olduğu için O’nun ‘el-Berr’ diye de ismi vardır. Peki, O’nun iyi/birr dediği hasletler nelerdir ki, onları kendisinde bulunduran insan da iyi bir insan olmuş olsun? Şu ayet bunu bütünüyle özetliyor:

‘İyilik yüzünüzü doğuya ya da batıya çevirmeniz değildir. Aksine iyilik; Allah’a, hesap gününe, meleklere, Kitaba, peygamberlere inananların; mallarından yakınlarına, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara, dilenenlere seve seve verenlerin, köleleri özgürleştirmek için harcayanların, namazı dosdoğru kılanların, zekâtı verenlerin, sözleştiklerinde ahde vefa gösterenlerin, yoklukta hastalıkta ve şiddet anında sabredenlerin yaptığıdır. İşte sadakat gösterenler bunlardır, işte takvalı olanlar da bunlardır’ (Bakara 177). Demek ki, Kuranıkerim’e göre iyi insan budur. Yani iman eden ve bu salih amelleri yapandır, çünkü Allah şöyle buyuruyor: ‘İman ederek salih amelleri yapanlar yaratılanların en iyisidirler’ (Beyyine 7). ‘İnkâr edenler de yaratılanların en kötüsüdürler’ (Beyyine 6). O halde Kuranıkerim’e göre konuşacak olursak, “insan olmadan Müslüman olunmaz” gibi sorunlu bir aforizma yerine, “Allah’a inanıp salih amelleri yaparak iyi bir Müslüman olmadan iyi bir insan olunmaz” dememiz gerekir.

Mevlana’ya nispet edilen, ‘ne olursan ol gel’ sözü bile, safi hümanizm kokan böyle ifadelere göre çok daha savunulabilir bir aforizmadır.

Ve İslam söz konusu olduğunda mesele ‘bana göre’ meselesi olmaktan çıkar. Onu doğru anlama meselesi ise her zaman geçerlidir.

Sosyal medyada tartışma ahlakı yok
Hayat
Sosyal medyada tartışma ahlakı yok
Dijital ortamda niçin bir tartışma kültürü oluşturamadık? Bu dili oluşturmak hala mümkün mü ? Fatma Barbarosoğlu, Cİhan Aktaş, Erol Erdoğan, Nevin Meriç, M. Derviş Dereli, Murat Dağıtmaç ve Gökhan Ergür sosyal med- yadaki tartışmaları farklı yönleriyle ele aldılar.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.