‘Huzur romanı
devam edecek’
Hayat
‘Huzur romanı devam edecek’
Ahmet Hamdi Tanpınar bir mülakatında “Huzur devam edecek diyordunuz?” sorusuna “Edecek, tabii edecek. Mümtaz ölmemiştir. Hâlâ yaşıyor ve yeni bir insan olarak doğmak için beni zorluyor” cevabını vermiş ve ilave etmiştir: “Fakat daha evvel Huzur’un öbür kısmını neşrede­ceğim, yani Suat’ın Mektubu’nu. Küçük bir eser, okuyucu orada Mümtaz’ın meselelerini daha başka bir planda görecektir.”
Yeni Şafak
Ara Güler ve Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Aynı Rüyanın İçinde’ buluştu
Hayat
Ara Güler ve Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Aynı Rüyanın İçinde’ buluştu
Ara Güler'in çok yönlü sanatçı kimliğini ve ilham veren yaşamını gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulan Ara Güler Müzesi'nin yeni sergisi, bir tarihin entelektüel hafızası Ahmet Hamdi Tanpınar ile bu tarihin görsel kayıt ustası Ara Güler'i İstanbul'un hikayesinde bir araya getiriyor.
Yeni Şafak
İstanbul’da kaybolmak
İstanbul’da kaybolmak
Ahmet Hamdi Tanpınar ünlü Beş Şehir adlı eserinin “İstanbul” bölümünde, sonlara doğru şunları yazıyor: “Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor? Niçin Boğaz’dan ve İstanbul’dan bahsederken bütün bu dirilmesi imkânsız şeylerden bahsettim?... Heyhat ki yaldızlı tavandan, gümüş eşyadan ve geçmiş zaman hatırasından çabuk bıkılıyor.Video: İstanbul’da kaybolmakHayır, muhakkak ki bu eski şeyleri kendileri için sevmiyoruz. Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun veya bulunmasın, içimizdeki didişmede kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz.”Tanpınar’ın yaşadığı ve bu satırları yazdığı günlerden bu yana, İstanbul’da hava büsbütün değişmiştir. Artık yaldızlı tavan ve gümüş eşya hayali bile giran gelmektedir. Bazen düşünüyorum da “İstanbul yazıları”nı yazarken, bir taşralı olarak bilmediğim semtlerini dolaşırken, o semtlerin birbirine geçmiş sokaklarında; çeşmelerin, sebillerin ve türbelerin harâbâtı arasında, bir yanı çökmüş ahşap kalıntıların kahverengi ve hüzünlü yıkıntılarında ben niçin kayboluyorum?Herhalde tarih ve sanat tarihi merakı değil beni dolaştıran. Kendim için, kimliğim için, içimizdeki bütünlüğün sağlanması için ve elbette ki maziden hale bağlanmak, köksüzlük duygusunun yıpratıcı tehdidinden kurtulmak için kayboluyorum.Tanpınar aynı bölümün bir yerinde şöyle devam ediyor: “En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız; hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir “olmak veya olmamak” davası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir.”İstanbul, taşrası ile birlikte bütün bir medeniyetin sembolü. Bir mermere kazınmış lale motifinde, ıssız bir tepede yarı yıkık haliyle unutulmuş bir namazgâh kalıntısında, sahabe ve şehit kabirlerinde, hayata geçirilmiş üslubun bütün çizgilerinde, pencere oranlarında ve kapı biçimleri de, avlularda ve çatılarda; Mostar’dan, Kerkük’e kadar Kemah’tan Birgi’ye kadar hemen her yerde karşımıza çıkabilecek olan ve ancak görmek isteyenlere görünecek olan dünya tasarımının ipuçlarını barındırıyor.Her ne kadar yıkılmış ve yok olmuş olsa dahi, ortadan kalkan eserlerin geride bıraktıkları boşlukta, kullanımdan kalkmış bir iskele önünde, artık zikir ilahilerinin duyulmadığı kapısına kilit vurulmuş bir tekkenin tevhidhanesinde, bir kubbenin güvercin kanatlarıyla yankılanan boşluğunda onu görebiliriz.Tanpınar’ı okumaya devam edelim: “...Bu dâüssılanın kendisi başlı başına bir âlemdir. Onunla geçmiş hayatın en iyi izahını yapabiliriz. Bu sessiz ney nağmesinde ölülerimiz en fazla bağlı olduğumuz yüzleriyle canlanırlar; biraz da böyle olduğu için, onun ışığında daha içli, daha kendimiz olan bir bugünü yaşamamız kabildir.Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir. Bu hasret onu kendi aktörlerimizle ve havamızla doldurmamızı mümkün kılar. Fakat bu içki ne kadar lezzetli, tesiri ne kadar derin olursa olsun Türk cemiyetinin yeni bir hayatın eşiğinde olduğunu unutturamaz.”Geçen zaman içinde İstanbul (ve Türkiye) bu eşikten atladı. Önüne mecburi istikamet halinde serilen yolda hayli mesafe aldı. Mazi ile arasındaki uçurumu derinleştirdi, kavuşma noktalarını neredeyse yok etti.Lakin bütün bunlar hasretin çoğalmasından, benlik arayışının kavurucu bir dinamizm kazanmasından başka bir şeye yaramadı.Bugün kimlik arayışımız dünden daha köklü bir biçimde tezahür ediyor. Ve İstanbul, yapılan bütün tahribata rağmen ayakta kalan silüeti ile; Süleymaniye’si, Eyüp Sultan’ı, Yûşa’sı, suları ve ağaçları, lalesi ve erguvanları ile kendisine yönelecek dikkatlere bigâne değil. Yeni İstanbul, eski İstanbul’dan en azından şu kavramları tevarüs edebilir: Ölçü ve âhenk, hürmet ve hizmet, tevazu ve merhamet, hakka riayet ve adalet.Böylece yeniyi inşa ederken bir yerde eski ile buluşmuş, kopan bağı yakalamış oluruz.Eskiler şöyle demiş: “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar ancak arayanlardır.”
“Geldi geçti ömrüm benim”
“Geldi geçti ömrüm benim”
Aslında hepimiz filozofuz. Bizi filozof yapan, hayata bakışımız ve algılayışımız. Tamamen kendimize özgü bir yaşam felsefemiz olması hasebiyle filozofuz ve aynı nedenle tüm düşüncelerimizde, yapıp etmelerimizde kendimizi haklı görüyoruz. Kapitalizm bizi tam da iddiamızdan vuruyor. Piyasaya her alanda ürünler sürüyor ve yaşam felsefesini kendi ürünleri arasındaki tercih meselesine çeviriyor.Video: “Geldi geçti ömrüm benim”Kapitalizmin denetimindeki teknik akıl, “iyi hayat nedir?” sorusunu, hiç bize sormadan bizim adımıza cevaplıyor. Biz, piyasadaki ürünler arasında yaptığımız tercihi, özgürlük ve irademizle belirlediğimiz yaşam felsefemiz sanıyoruz. Sanki her şeyi özgür irademizle belirlemişiz gibi oturduğumuz siteyi, kullandığımız otomobili ve cep telefonunu, giydiğimiz giysi markasını tercihlerimizle övünüyoruz. İrademizi teknik akla ve kapitalizme tutsak vermişiz haberimiz yok. Tüketim toplumunun basit bir figüranıyız ama kendimizi hala filozof sanmayı sürdürüyoruz.Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ne içindeyim zamanın ne büsbütün dışında” diyor ya sadece zamanla değil hayatla ve dünyayla ilişkimiz de aynı nitelikte. Hep zamanın, dünyanın ve hayatın içindeyiz, devamlı onlarla, onların bize sunduğu çevreyle ve insan ilişkileriyle birlikteyiz. Alman düşünür Heidegger’in insanı “dünya içinde varlık” olarak tanımlaması bu yüzden olmalı. Deniz içre balık gibiyiz lakin bir farkımız var. Kendimizin, kendi varlığımızın farkındayız. Bu farkındalıkla, arada, sudan başımızı çıkarıp bakabiliyoruz, Nesimi gibi bazen gökyüzüne çıkıp âlemi hatta kendimizi bile seyredebiliyoruz Sadece kendimizi haklı görüp yaptıklarımızı meşrulaştırmıyoruz aynı zamanda kendimizi gözlemleyebiliyor, bir vicdan muhasebesi yapabiliyoruz. O yüzden gece başımızı yastığa koyunca rahatça, huzur içinde uyuyabilmeyi önemsiyoruz. Zira insan öyle bir varlık ki, yapıp etmeleri içine, vicdanına sinmiyor ise uykusu ona haram oluyor.Biz gideriz, nereye gitsek bizimle beraber “hal”imiz de gelir. Bu sebeple “halinden memnun musun?” demek yetmez, “halin senden memnun mu?” diye ilave etmek gerekir. “Hal”imiz dediğimiz şey, bizi kuşatan iç ve dış güçlerimiz, potansiyellerimiz, zorluk ve manilerimizdir. Hayat yolumuzda yürürken önümüze, ulaşmak istediğimiz menzile baktığımız kadar, halimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız, her adımda her kavşakta tekrar tekrar bakmak… Hayat yürüyüşümüzü en iyi “imtihan” metaforu ihata ediyor. Dini inancımız olsa da olmasa da hayat tam bir imtihan… Hep bir yerden başlamak, bir sorudan diğerine geçmek, yeniden başlamak zorundayız. Sisyphos efsanesi boşuna değil. Bu imtihan dünyasında hepimiz bize verilen, sunulan hayatları en iyi biçimde yaşamak, dişimizi tırnağımıza takıp elimizden geleni yapmakla mükellefiz.Bir büyük hayat var, bizim dışımızda her daim yenilenip duran büyük deveran; bir de ömrümüzle sınırlı kendi hayatımız. Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın şimdi kapitalist tüketim toplumunun ekmeğine katık olduğuna, “carpe diem carpe horam”, yani “günü yakala saati yakala” diyen Romalı Horatius da, insanlara bedenini uykuya hazırlamak yerine ruhunu ölüme hazırlamanın lazım geldiğini anlatabilmek için böyle söylemiş…Kendini, faniliğini bilen, kendisine verilen ömrü en iyi biçimde yaşamaya çalışan insana “otantik” yani “halis”, “hasbi” kişi diyoruz. Hani “hakikatli insan”, “adam gibi adam” dediklerimiz var ya büyük ihtimal işte onlar, otantik bir hayat sürenler. “Din nasihattir” kutlu sözündeki gibi samimiyet gereği yaşamayı düstur edinenler... Dilimize Eski Yunancadan geçmiş yerleşmiş “efendi” sözü tam da otantik kişiye karşılık geliyor; kendi hayatının sahibi, sorumluluk ve yetki sahibi, reşit, mümeyyiz, asil manasında. Sanıyorum “ergin kişi”, “ermiş”, “olmuş”, “olgun insan” sözleriyle de otantik insanları kast ediyoruz. Kendine verilen ömrün değerini bilen, hayatını iyiye, güzele, hakikate adamış, dünya malına, mevki makama tamah etmeyen, mutluluğu haset ve tamahkârlıkta değil samimiyet, sevgi ve kanaatkârlıkta arayan kişileri... O hasbi kişiler ki ne kendilerinden ne sorumluluk ve ödevlerinden taviz veriyorlar. Hem hayata bağlılar; en iyisini yapabilmek için azim ve gayret gösteriyorlar hem de her an bırakıp gitmek için hazır gibiler. Sanki ölmeden önce ölmüşler… Öfkelenmeleri gerektiğinde kızıyor, öfkeleniyorlar ama genel olarak sakin, dinginler. Yaşıyor olmaktan, bunca güzelliği görmüş olmaktan hoşnutlar; güzellikleri böyle arı, duru görebilmelerini, bin bir zahmetle başardıkları hakikat idrakine borçlular…
İnsan elma ağacı değildir!
İnsan elma ağacı değildir!
Birkaç yıl önce, büyük bir gazetemizin reklamı beni çok güldürmüştü. “Başka dilde doğabilirim” diye başladığı saçma ifadelerine, “Ben bir ağaç olabilirim” diye devam ediyor, aklınca özgürlükçü bir çizgide olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Oysa bunlar varoluşsal bakımdan tamamen saçma ifadelerdi. Varlıkların ontolojik tecellileri ortaya çıktıktan sonra, hangi varlık kategorisine dâhil iseler varoluşlarını onun somut bütünlüğü gereğince sürdürmeleri mecburiyetini anlayamayan bir saçmalık… Böyle ifadeler, özgürlüğün değil olsa olsa başka varlıkların dünyasına duyulan özlemin edebi dile getirilişi olabilirdi. Hani A. H.Tanpınar’ın “Bir ağacın dalgın ve şuursuz sükûnetini kurmak için duyduğum hasret” sözündeki gibi bir özlem…Video: İnsan elma ağacı değildir!Bu saçma reklam spotlarını gördüğüm zamanlarda, not defterime bir başka misal daha yazmışım. O sıralarda kendisiyle yapılan söyleşide bir romancımızın, insanın elma ağacı gibi olmasını öğütlediğini not almışım. “İnsan elma ağacı gibi olmalı” diyordu, “kim elmalarımı gelip yiyecek diye düşünmeden fedakârca elma veren ağaç gibi…” Kıymetli romancımızın bu öğüt sözü, çok etkileyici ama sadece edebi bakımdan. Hakiki gündelik hayat ve insan varoluşu açısından saçma değilse bile tamamen anlamsız bir cümle, güzel ama anlamsız… Biz, elma ağacı değiliz ve asla olamayız. Bırakın elma ağacı gibi yalnızca “verici” olmayı -ki elma ağacı verici olmak için vermez meyvelerini-, bu dünyadan istediğini alamayınca “Ya benimsin ya toprağın!” diyecek kadar insani varoluşunu aşağı çeken beşerleriz biz. Bunu bilip buna göre konuşmalı, öğütlerimizi laf olsun torba dolsun diye vermemeliyiz.Saçma reklam spotu ve anlamsız romancı öğüdünden insan varoluşunun karşılığı olmayan, güzel söz üreticisi olduğunu bir kez daha öğreniyorum. Hepsi, bu. Ama romancımıza haksızlık etmek de istemem. Onun yüksek sanatçı sezgileri aslında bize bir şey demek istiyor olabilir, neyi anlatmaya çalışmış da biz yeterince anlayamamışız diye düşündüğümde, sözlerine insanın dünyasında bir karşılık bulabiliyorum. Romancımız galiba özellikle modern zamanlarda çok unuttuğumuz bir erdemi, “tevazu”u anlatmaya çalışıyor.Evet, insanın elma ağacının karşılık beklemeden meyveye durmasına benzetilebilecek cömert bir yanı var. Bu yana tevazu diyoruz ve nefsin oldukça ileri basamaklarındaki bir görünümüne tekabül ediyor.Nefs olgunlaştıkça kar gibi erir, başkalarından ve hatta diğer varlıklardan özünde bir farkı olmadığını anlar, hayatın, insan kardeşlerinin, tabiatın değerini bilir, hoşgörüsü ve bağışlaması artar. Kendinden uzaklaştıkça insan, gönlü yücelir. Yaşlılığın güzelleştirdiği insanlar vardır ya hani, iyi bakın onları güzelleştiren şey, nefslerinin bu tevazu makamına ulaşması, artık kendileri adına bir şey beklemeden kendilerini, sevgilerini bütünüyle varlığa açabilmeleridir... O sayededir ki, artık dünyada misafir oldukları idraki iyice güçlenmesine rağmen çocukları ve gençleri kıskanmak yerine, dünyanın yeni ev sahipleri diyerek kutlarlar. Çocuklar ve gençler, tevazu sahibi insanların kendilerini hasbi olarak sevdiklerini hemen hissederler, onların yanında pek mutlu olurlar. Onların tevazularından nasiplenmek için can atar, yaşlı insanlara içten bir şekilde saygı duyarlar.İnsan yaşlanıp hayat tecrübeleriyle nefsi olgunlaştıkça gönül genişler, öyle genişler öyle genişler ki, kendini “alçak” diye sıfatlandırır. Türkçemizde “alçak” sözünün tek olumlu manası, mütevazı sözüne karşılık olarak kullandığımız “alçakgönüllülük”te bulunur.Mütevazılık, başkalarında hayranlık uyandırır ama bu amaçla yapılırsa hemen kendini belli eder ve olumsuz bir hale dönüşür. Tevazuun asla reklamı yapılamayacak, sadece başkaları tarafından görülüp değerlendirilebilecek bir erdem oluşu, eşsizdir. Kimse kimseyle tevazuda yarışamaz, böyle bir yarışa kalkışan kimseyi tevazu, daha en başında kulvar dışına itiverir.Şu son zamanlarda beni en çok şaşkınlık içinde bırakıp afallatan görünümlerden birisi, maalesef, nefsleri tomur tomur olan, çok uzaklardan olgunlaşmamışlık çıkıntıları kendini belli eden kimselerin belli bir nefs terbiye yoluna girmeleriyle caka satmaları. Güya nefslerini terbiye etmeye ahdettiğini söylüyorlar ama hamlıkları, çiğlikleri, kendilerini daha yürüyüşlerinden, edalarından belli ediveriyor. Her halleriyle, “ben benci kör şeytanın eline düşmüş” olduklarını gösteriyorlar. İnsan ne kadar hınç, şöhret hırsı ve haset doluysa, bu yanlarını sahte bir alçakgönüllülükle göstermeme yoluna gitme ihtimali, o kadar yüksek oluyor sanki… Tevazu öyle bir erdemdir ki, onu her gösterme girişimi, her mütevazılığiyle övünme çabası, ciddi bir kuşku uyandırır. Spinoza ve Nietzsche gibi düşünürlerin alçakgönüllülüğü bir erdem olarak saymamalarında bu sahtecilerin payı büyüktür. Üstatlar, ömürleri boyunca gerçekten tevazu sahibi tek bir kişi görmemiş olmalılar.
Huzur tarihi mekâna yakışır
Hayat
Huzur tarihi mekâna yakışır
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ölümsüz eseri “Huzur”u yeniden sahneye koyan yönetmen Nurullah Tuncer, Huzur’un İstanbul’un oyunu olduğunu ve ülkemizdeki tarihî mekânlarda oynanması gerektiğini belirtiyor. Tiyatronun kırmızı halılarla koltuklardan ibaret olmadığını ifade eden Tuncer, eski bir medrese avlusunda da bu oyunun sahnelenebileceğini, o çıplaklığın içinde Tanpınar’ın asıl sıcaklığı hissedeceğimizi söylüyor.
Yeni Şafak
Türkiye’ye evlat olmak
Serdar Tuncer
Türkiye’ye evlat olmak
Vaktiyle “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor” yazmış günlüğüne Ahmet Hamdi Tanpınar. Aradan geçen bunca zamana rağmen vaziyet hâlâ aynı, değişen bir şey yok. Türkiye kendinden başka bir şeyi dert etme imkanını vermiyor evlatlarına, vermez. Hani bir ilim meclisinde talebe “bidâyette yalnızca Allah vardı” deyince hocası “El’ân öyledir evladım el’ân öyledir” demiş ya, aynı o hesap. İsveç müsaade eder oysa İsveçlilere, Amerikalıların izin istemek aklına ge...
İstanbul Tanpınar'ı andı: Bizde roman yok demek özgüven kaybı
Hayat
İstanbul Tanpınar'ı andı: Bizde roman yok demek özgüven kaybı
Ahmet Hamdi Tanpınar, vefatının 60. yılında Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’nde bir sempozyumla anıldı. Sempozyum boyunca Tanpınar’ın yaşam öyküsü, ilmi kişiliği, entelektüel birikimi, musiki anlayışı, eserleri ve eserlerindeki kadına bakış açısı gibi konular konuşuldu. “Tanpınar Bir Türk Romanı Yok Dedi mi?” sunumunu yapan Prof. Dr. Mehmet Narlı, “Bizde yok hükmü, yenileşme, Batılılaşma sürecindeki özgüven kaybının veya yetersizlik duygusunun dışavurumu” ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.