Hayal, imkânı aşıyor
Hayal, imkânı aşıyor
İmkân varlık aleminde var olup da açığa çıkmayan olgudur.O, bir yerlerde durur, keşfedilmeyi bekler.Keşfedilme tarihi uzasa veya hiç ortaya çıkmasa bile, o oradadır.Biz belki o imkânın ortaya çıktığını görmeyebiliriz.Ama gelecek kuşaklardan biri onu mutlaka bulup ortaya çıkarır.Ortaya çıktığı her defasında insanlık tarafından kabule mazhar olur.Rivayete göre 0 (sıfır) rakamı eski çağlardan beri biliniyordu.Ama onu matematik işlemlerde ilk kullananın el-Harezmi olduğu kesindir. Sıfır (boş, zero) ...
Dünyaya film dili  armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (3)
Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (3)

Kur’ân, asıldır; Sünnet, usûl. Kur’ân, zihin, zemin ve zaman’a ruh veren normları / sâbiteleri sunar; Sünnet ise değişkenlere, sâbiteler / normlar ışığında şekil verir.

2500 yıllık Batı uygarlığının sâbitelerini / normlarını Eflatun sistemleştirmiş, Aristo ise normların nasıl formlara dökülebileceğini göstermiştir, diyebiliriz.

O yüzden Klasik Hollywood sinemasının estetiğinin / form’unun kurucu kaynağı Aristo’dur. Bütün klasik / popüler sinemalar da, televizyon dizileri de Aristo’cu dram geleneğine dayanır.

Aristo, sadece popüler anlatıların, dillerin değil, aykırı, avantgard yönelimlerin de bes(te)lendiği ilk kurucu filozoftur.

BAŞIMIZA NE GELDİ?

Biz nasıl dünya ölçeğinde sinema yapabileceğiz, öyleyse?

Önce başımıza ve dünyanın başına ne geldiğini, sonra da bizim yeniden tarihe (=düşünceye, sanata, bilime) yön verebilecek konuma nasıl gelebileceğimiz sorunlarını vuzûha kavuşturarak...

Çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsınız, deyip duruyorum o yüzden. Yine başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız, diye haykırıyorum. Duyan var mı sesimi, bilmiyorum.

Dünya da, biz de büyük bir medeniyet krizi yaşıyoruz.

Batı uygarlığı Tanrı fikrini yok etti, hakikat fikrini yok etti, tabiatı delik deşik etti, yeryüzünü cehenneme çevirdi ve dünyayı cinsiyetsiz, tekno-pagan, yarı-insan yarı-makina bir yaratığa teslim etti.

Büyük bir ontolojik felâketir bu.

İslâm medeniyeti dışında bütün medeniyetlerse ya fiilen tok edildi ya da fosilleştirildi. İslâm medeniyetinin kaynakları sağlam ama Müslüman toplumların bu kaynaklarla da, çağla da ilişkileri çürük, başlarına ne geldiğini anlamalarını zorlaştıracak kadar simülatif; sığ, sahte ve yüzeysel yani.

Arşimet noktamızı yitirmemize, pergelimizi şaşırmamıza ve kendi medeniyet tecrübemizin sunabileceği imkânları da, dünyanın yaşadığı temel sorunları da kavramamızı güçleştirecek kadar algı kapılarımızın kapanmasına yol açan çok yönlü bir medeniyet krizi yaşadığımızı göremiyoruz bile.

Yaşadığımız medeniyet krizi, bizim duyma ve düşünme biçimlerimizi (Müslüman zihni’ni), Müslümanca yaşama mekânlarımızı (zemin’imizi) ve çağrının çağını kurabilme imkânlarını (Müslüman zamanı’nı) yitirmemizle sonuçlandı.

DALGA-KIRMA, DALGA-KURMA VE DALGA-OLMA...

Mekke’de inşa edilen Müslüman zihni, hakikatin dalga-kırmasını, Medine’de hayata geçirilen Müslümanca yaşama zemini, hakikatin dalga-kurmasını, Mekke ile Medine süreçlerinin hâsılası olarak tarihi şekillendiren, çağ’a hakikatin ruhunu nakşeden Müslüman zamanı ise, hakikatin dalga olmasını sağlar.

Müslüman zihni’nden, Müslümanca yaşama zemininden ve Müslüman zamanından habersiz Müslüman ülkelerin sinemacıları, dünyaya sinemanın nasıl yapılabileceğini gösterebilecek bir film dili sunamazlar.

Başka türlü söylemek gerekirse, bütün düşünce, sanat, bilim, ahlâk, siyaset, kültür, estetik atılımları, önce dalga-kırma, ardından dalga-kurma ve sonunda dalga-olma yolculuklarını gerçekleştirebildikleri için atılım ve hatta açılım olma özelliklerine hâiz olabilirler.

NORM VE FORM, SÂBİTELER VE DEĞİŞKENLER

Form, normunu dayatır demiştim, yıllar önce. Bütün medeniyetler arasındaki ilişkiler normlar üzerinden değil formlar üzerinden ve formlar aracılığıyla gerçekleştir. Duyma, söyleme ve eyleme biçimleri olarak Formlar, medeniyetlerin hem ifadesidir (yansıması, eseridir) hem de ifade edicisi, yeniden üreticisi.

Medeniyetler, kendilerini formları ile yenilerler, normları ile değil.

Normlar, medeniyetlerin ruhu ise, formlar bedeni. Normlarını yitiren toplumlar ve medeniyetler ruhsuzdur, formlarını yitiren medeniyetlerse kör, topal ve sağır.

Normlar, bir medeniyetin sâbitelerini teşkil eder. Formlar ise değişkenlerine sâbiteler ışığında ruh üfler.

Bir medeniyetin yaşanan krizleri aşabilmesinin yolu, sâbitelerinin muhkem; değişkenlerininse sâbitelerinden besleniyor, çağ’a sesleniyor ve sonuçta insanlığa ses veriyor, nefes üflüyor olabilmesinden geçer.

AŞKLA ÇIKILAN, ŞEVKLE SÜRDÜRÜLEN VE ZEVKLE GERÇEKLEŞTİRİLEN...

3Z formülü olarak ifade ettiğim zihin, zemin ve zaman krizi şeklinde özetlediğim iki asırdır yaşadığımız medeniyet krizinin, bizi epistemolojik kırılmanın ve ontolojik yokoluşun eşiğine fırlattığını göremediğimiz sürece, sinemanın aslında çok katmanlı bir medeniyet meselesi olduğunu kavramakta zorlanmaya devam edeceğiz.

Burada nasıl bir dünyanın içine düştüğünü, ne tür felsefî / varoluşsal sorunlarla ve savrulmalarla karşı karşıya olduğunu kavrayamayan ya da umursamayan, bu konuda asgarî bir entelektüel birikimi bile “afakî” olarak nitelendirebilen insanların olduğu bir yerde, dünyaya özgün bir film dili armağan edebilecek bir sinema yapabilmek hiç de kolay olmasa gerek.

Batılılar, film dili kurmak için 2500 yıl öncesine, Aristo’ya kadar gidiyor, oradan besleniyor. Biz, meselâ Mevlânâ’dan neden beslenmiyoruz? Celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüğümüz için mi? Üstelik Mevlânâ, çağlar ötesine seslenen formülü veriyor bize ve bütün dünyaya: Pergelin sânşt ayağını kendi normlarına basacaksın, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara, bütün formlara açılacak, o formları alıp kendi normların doğrultusunda dönüştüreceksin!

Böylesi bir şey, deyim yerindeyse, Nietzschevârî “çekiçle felsefe yapmak” kadar zor bir iş!

İlk bakışta böyle.

Ama dünyayı ve kendini iyi kavradığında, yol haritasını çıkarmaya başladığında zor değil, inanılmaz zevkli bir yolculuk bu.

Aşkla çıkılan, şevkle sürdürülen ve zevkle hayata geçirilen leziz ve nefis bir medeniyet tasavvuru yolculuğu: Taze bir zihin, canlı bir zemin, diriltici bir zaman idraki sunmak insanlığa...

Bunun en rafine örneklerini bu ülkede Ahmet Uluçay, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu verdi. Mesut Uçakan, İsmail Güneş, Mahmut Fazıl Coşkun gibi yönetmenlerimiz de çok zor şartlarda gösterdiler ipuçlarını... Murat Pay, Murat Çeri, Ensar Altay, Emre Karapınar... geliyorlar...

Ama henüz işin başında bile değiliz!

Dinlemesini bilmeyen düşünmeyi beceremez
Dinlemesini bilmeyen düşünmeyi beceremez

Yeri geldikçe vurgulamak istiyorum. Birbirimizi anlama çabası yerine, kendimizi kabul ettirme kaygısına kapılıyoruz.

Görünüşte sizi dinlemeye, sizden istifade etmeye geldiğini öne süren biri, yönelttiği sorunun cevabını dinleme yerine sizinle tartışmaya girişiyor. Soruyor ama dinlemiyor.

Onlardan biri sordu.

Ben de âdetim veçhile konuyu temellendirmeye çalışarak anlatmaya başladım. Fakat muhatabım sözümü kesip benimle aynı fikirde olmadığını ifade ederek kendi düşüncesini aktarmaya girişti. Sözünü kesmeden dinledim. Bitirince: “Ben senin ne düşündüğünü merak etmiyordum ki, sen benim ne düşündüğümü merak ediyordun. Gene de sözümü kestin, bana kendini anlatmaya başladın. Madem öyleydi, niye benim düşüncemi merak ediyormuş gibi yaptın?” dedim.

Bu bir bakıma onu azarlamaktı.

Bu durum tekil bir örnek değil.

Bu durumun kökeninde kimilerinin dinlemeye hevesi olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor.

Dinlemesini bilmeyen, düşünmenin de üstesinden gelemez diye düşünüyorum.

Dinlemeyi bilme demek, merak ediyorum demektir.

Düşünmeyse merak etmekle başlar.

Merak etme tecessüs değil… Tecessüs başkasının mahremiyetine burnunu sokmaktır. Kötü bir huy... Ne ahlakta ne adapta yeri var…

Merak ise bir olgunun, bir olayın kökendeki nedenini araştırmaya dönük bir zihinsel etkinliktir.

Dünyanın bilinmeyen yerlerinin keşfi onu merak edenler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Merak etmek durduk yerde baş göstermiyor. Bir meselesi olmakla başlıyor.

Meseleyi de kişi ya kendi kendine bulur veya başkası ona çözümlenmek üzere bir mesele tevdi eder.

Adam, nasıl oluyor da yıldızlar, gezegenler hep aynı yörünge üzerinde hiç falso vermeden seyredip duruyor sorusuna kafa yoruyordu. Rivayete göre günün birinde bir elmanın dalından kopup önüne düştüğünü görünce, aradığı cevap kafasında şekillendi. Newton…

Bir başkası, fizikçi Arşimet… Ona da kral bir problem getirdi. Kuyumcuya belli ağırlıkta bir saf altın külçesi vermiş, ondan kendisine bir taç yapmasını istemişti. Kral tacı beğenmiş, fakat kuyumcunun altından çalıp çalmadığından kuşkulanmış. İşin çözümünü Arşimet’e havale ediyor. Arşimet tacı bozmadan kralın istediği cevabı vermek zorundaydı. Günlerce, haftalarca düşündü. Bir gün hamamda kurnadaki elinin suda yukarıya doğru kaldırıldığını fark edince: “Evrake!” (buldum) diye hamamdan dışarıya fırladı. Bulduğu husus, bu gün bizim özgül ağırlık diye bildiğimiz kavramdı. Saf altının ve tacın özgül ağırlığını karşılaştırarak, kuyumcunun altından çaldığını kanıtladı.

Dinlemek, soru sahibi olmak ciddi bir iştir.

Laf olsun torba dolsun diye yapılmaz. Öyle yapıldığında dipsiz ambarı boş kile ile doldurma kabilinden abesle iştigal edilmiş olur.

Antik dönemin icadıyla ''çevreci enerji'' ürettiler
Teknoloji
Antik dönemin icadıyla ''çevreci enerji'' ürettiler
Kocaeli Üniversitesi Teknoparkı'nda geliştirilen "mikrohes" projesiyle genellikle düşük seviyedeki suyu yükseğe taşımak amacıyla kullanılan "Arşimet burgusu", üretim amacının tersine konumlandırılarak geliştirilen sistemle HES'e alternatif düşük debilerde bile yüksek verimlilikle çalışan santral kuruldu. Mühendis Emin Akçamur, "Arşimet burgusu olarak kullanılan bir sistemi tam tersi olarak çalıştırarak Hidroelektrik Santraline çevirmiş durumdayız" dedi. Sistem enerji ihtiyacını algılamasından itibaren kendisini çalıştırıyor ve ihtiyaç kadar üretim yapıyor.
AA
Antik dönemin icadıyla elektrik üretiyor
Teknoloji
Antik dönemin icadıyla elektrik üretiyor
Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis Arşimet'in icadından esinlenerek kurulan tesisle elektrik "doğa dostu" üretiliyor.
AA
Arşimet prensibiyle su içen zeki köpek
Arşimet prensibiyle su içen zeki köpek
Kabın içerisindeki suya bir türlü erişemeyen köpek arşimet prensibini uygulayarak suyun içerisine top atıyor. Zeki köpek suyu kendine yaklaştırarak içmeyi başarıyor.
Diğer

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.