Sesini çıkarması saçmalık: Mevlüt Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'a Ayasofya tepkisi
Gündem
Sesini çıkarması saçmalık: Mevlüt Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'a Ayasofya tepkisi
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ayasofya’da Kur’an okunmasından rahatsız olan Yunanistan’a tepki gösterdi: “Türkiye’de ezanın ya da Kur’an-ı Kerim’in nerede okunacağını başka birine mi soracağız? Yunanistan’ın Ayasofya’da Kur’an-ı Kerim okundu diye sesini çıkarması saçmalık ve haddini aşmaktır.”
Yeni Şafak
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'a Ayasofya tepkisi: Sesini çıkarmaları saçmalık ve haddini aşmaktır
Gündem
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'a Ayasofya tepkisi: Sesini çıkarmaları saçmalık ve haddini aşmaktır
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu gündeme ilişkin açıklamalarda bulunuyor, soruları yanıtlıyor. Bakan Çavuşoğlu, "Havadan ve karadan ilerleme katedilmesi esasen gösteriyor ki Hafter bu savaşı kazanamaz. Hafter dışarıdan destek almazsa, hiçbir gücü yok. Burada dengeyi biz sağladık" dedi. Yunanistan'ın Ayasofya açıklamalarına da sert tepki gösteren Çavuşoğlu, "Ayasofya, Türkiye Cumhuriyeti'nin mülküdür ve fethedilmiştir. Sesini çıkarmaları saçmalık ve haddini aşmaktır!" şeklinde konuştu.
AA
Huber Köşkü’nde korona günleri nasıl geçiyor?
Huber Köşkü’nde korona günleri nasıl geçiyor?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 9 Mart’taki günübirlik Brüksel ziyaretine çıkarken aynı gün tokalaşmayı bırakıp, elin kalbin üstüne götürülmesi olarak bildiğimiz ‘gönül selamı’ denilen, güncel yaygın haliyle ‘korona selamı’ olarak da nitelendirilen selamlaşma yöntemini uygulamaya başlamıştı.

O geziden sonra korona salgını nedeniyle iç ve dış seyahatlerini iptal edip çalışmalarını Huber Köşkü’ne taşıdı.

Dün Kanal 7’de yaptığımız programda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a Erdoğan’ın korona günlerine dair sorular sordum.

Kalın, “Devletin başı neredeyse, devletin ofisi, makamı orasıdır” diyor.

Hem çalışmaların yürütülmesi, hem de Cumhurbaşkanı’nın salgından korunması için Huber Köşkü’nün tercih edilmesinin geriye dönülüp bakıldığında güzel bir örnek olduğunu dile getiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıkı bir iş disiplinine sahip olduğu biliniyor.

Ramazan ayında 30 günlük süreyi ‘vaktin değerlendirilmesi’ anlamında da iyi kullanmış.

Sahura kadar, hatta sabah namazının eda edilmesine kadar uzayan süreler, yürütülen çalışmalar…

“ZAMAN ZAMAN SERZENİŞTE BULUNDU”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geride kalan takribi 80 günlük süre zarfında zaman zaman açılışlar, ya da başka programlar için bulunduğu yerden ayrıldı.

Onun dışında çalışmalarının büyük bölümünü video konferans usulüyle yürüttü.

Huber Köşkü’nden gelen görüntülere bakıldığında, en yakınındaki isimler arasında yer alan Sözcüsü İbrahim Kalın, İletişim Başkanı Fahrettin Altun dahil herkesin Erdoğan’ın korona riskine muhatap olmaması için belli bir mesafede oturdukları görülüyordu.

İbrahim Kalın’a biraz da işi espriye dökerek “Korona kısıtlamaları nedeniyle arada bir sıkılma durumu olmadı mı” diye sordum.

Erdoğan, kabına sığan birisi değil.

Sürekli koşturmaca halinde geçen on yılların ardından fiziki kısıtlamalara muhatap olmak kendisi için kolayca alışılabilecek bir durum olmasa gerek.

Nitekim İbrahim Kalın, Erdoğan’ın bu sınırlamalar nedeniyle halkla istediği kadar buluşamadığı için “Zaman zaman serzenişte bulunduğunu” söyledi.

CUMHURBAŞKANI İÇİN ANKARA DIŞINDA BİR SÜRE İÇ SEYAHAT YOK, DIŞ SEYAHATLER UZUN SÜRE YAPILMAYABİLİR

1 Haziran, yani bugünden itibaren korona nedeniyle konulan sınırlamaların büyük bölümü kaldırıldı.

“Kontrollü sosyal hayat” adı verilen ikinci dönemin içindeyiz.

Restoranlar, kafeler açılıyor, tren, uçak seferleri başlıyor.

Sonuçta hayat devam ediyor, dünyanın her tarafında olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik aktivasyon belli bir yere kadar durdurulabiliyor.

“Hazıra dağ dayanmaz” diye boşuna dememişler.

İnşallah sıkıntılı bir durum ortaya çıkmaz.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’ın sözlerinden Erdoğan’ın korona riskinden korunması için seyahat planlamaları konusunda temkinli şekilde hareket edilmeye devam edileceği anlaşılıyor.

Doğru olan da bu.

Sonuçta teknolojik imkanlar sayesinde devlet işleri seyahat zorunluluğu olmadan da yürütülebiliyor.

Cumhurbaşkanı için belli bir süre Ankara dışında yurt içi seyahat planlaması yapılmayacak.

Yurt dışı seyahatleri de ertelendi. Şu anda planlanan bir yurt dışı seyahati yok.

Kalın, Eylül ayındaki Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantılarını hatırlatıp, o toplantıların bile online yapılmasının gündemde olduğunu söylüyor.

“Fiilen yapılsa bile kaç lider gider, biz gider miyiz bunlar soru işareti. Benim tahminim bunların hemen hepsi videokonferans yoluyla yapılacak gibi görünüyor. Yani muhtemelen bu yıl çıkana kadar uluslararası resmi ziyaretler yapılmayacak” diye bir tahminde bulunuyor.

Ayasofya, fetih kutlamaları ve ince bir hassasiyet

  • İstanbul’un fetih yıldönümünde bu yıl ilkler yaşandı.
  • Ayasofya’nın içinden Fetih Suresi okundu.
  • Bu durum doğal olarak geniş kesimlerde heyecanla karşılandı.
  • Dün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’a “Bu uygulama Ayasofya’nın ibadete açılmasının bir önceki adımı mıdır” diye sordum.
  • Cevaben, “Buna Cumhurbaşkanımız çok güzel bir cevap verdi ben onu hatırlatmak isterim: Bir defasında toplantıda “Siz önce Sultanahmet’i doldurun, ondan sonra Ayasofya’yı düşünürüz.” demişti” dedi.
  • Kalın, bu bahiste konuşurken, fetih, fethin anlamı, nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir takım değerlendirmeler yaptı.
  • İstanbul’un fethinden sonra, tıpkı birkaç yüzyıl önce Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethettikten sonra Yahudi hahambaşını Kudüs’e getirmesi gibi Fatih’in de Katolik, Ermeni, Yahudi bütün azınlıklara ‘eman vermesini’, İstanbul’u çok kültürlülüğe açık bir dünya şehri haline getirmesini hatırlattı.
  • Sonra geçen hafta Kuzguncuk’ta bir Ermeni Kilisesi’nin kapısındaki haça yapılan saldırıyı, Hrant Dink Vakfı'na gönderilen ölüm tehditlerini gündeme getirdi.
  • Bu eylemleri yapanların tutuklandığını hatırlatıp Türkiye’deki azınlıklara yönelik saldırganlığa prim verilmeyeceğini vurguladı.
  • Bendeniz, fetih ve fethin nasıl anlaşılması gerektiği bahsi üzerinden bir ince ayar olarak algıladım bu ifadeleri.
Ayasofya’da Fetih Suresi
Ayasofya’da Fetih Suresi

“Zincirler kırılacak, Ayasofya açılacak” sloganı seksenlerde önemini yitirdi. Bu sloganın eskiden olduğu gibi büyük bir coşku ile gündeme gelmemesi bir değişime işaret ediyordu. Fetih mitinglerinin İstanbul dışına çıkarılması ile heyecandaki azalma arasında doğrudan bir ilişki var mı, bilemiyorum. Fakat bu dönemde imparatorluk coğrafyasının kaybıyla ortaya çıkan ruh hâlinin etkisini yitirdiğini, diriliş ruhunun ete kemiğe bürünmeye başladığını söyleyebilirim. Artık eski semboller geri planda kalmaktaydı. Ayasofya’nın bir sembol olarak değeri çok yüksekti fakat seksenlerde bu değerin en üst mevkide olmadığı açıktı.

İslâmî hareketlerin yükselişe geçtiği bir dönemde Ayasofya hassasiyetinin azalması ibadete açılmasına yönelik beklentilerin sona erdiğini göstermez. Muhtemelen imparatorluk dönemini yaşayanların yavaş yavaş bu dünyadan göçmesiyle birlikte Ayasofya’nın ibadete kapatılması da önemini yitirmeye başladı. Bu durumu Ayasofya ile sınırlamak da doğru değildir. İstanbul’un büyük camilerinin her biri kendi başına ayrı bir değer ifade etmekteyken İslam coğrafyasında bizatihi o değerlerin kendisi aşınmaktaydı. Sembollerin önemiyle temsil ettiği değerlerin canlılığı veya iddiası arasında doğrudan bir ilişki vardır. Hâlbuki yüzümüzü çevirdiğimiz Batı medeniyeti karşısında çözülüyorduk. Öze dönüş ve diriliş düşüncesi çözülmeye odaklanmıştı.

Öze dönüş düşüncesi ile Ayasofya’nın açılmasına odaklanmış yapılar arasındaki ayrışma farklı şekillerle devam etmektedir. Osmanlı coğrafyası açısından merkez-çevre ilişkileri modelinin açıklayıcı olmadığı, bu çerçevenin imparatorluk bağlamında ötekileştirici bir zihniyete işaret ettiği açıktır. Bizde merkezin gücünü kaybetmesi veya ele geçirilmesi gibi yabancılaştırıcı bir sorundan bahsetmek gerekir. Günümüzde klasik sembollerin yeniden önem kazanmasını devlet gücünün dönüşü ile izah etmek gerekir. Bu da aslında Erdoğan’ı, aşağıdan yukarıya doğru bir hareketin temsilcisi yapar. Öze dönüşçü hareketler tam da Fanoncu bir yaklaşımla kırsaldan geldi. Kırsaldan beslenen hareketlerin merkezi tahkim etmeye başlamasıyla birlikte “Süleymaniye’nin önem kazanması” arasında doğrudan bir ilişki vardır. Cumhurbaşkanımız’ın İstanbul Belediye

Başkanı olduğu dönemde eski İstanbul’un çehresi de yavaş yavaş değişmeye başladı.

Süreci bir bütün olarak ele aldığımızda çökmeye yüz tutmuş eski İstanbul’un son yıllarda ihya olunmaya başlaması, öze dönüşçü hareketlerin başarısını gösterir. Akif merhumun “sus ey bülbül!” dediği yıllarda şehirden kaçmak, dünyaya küsmek, kırlarda gezip köylere sığınmak gayet tabiî bir durumdu. Akif’i bu kadar hüzne boğan Yunan işgaliydi. Bu sebeple “Cihânın yurdu çiğnense, çiğnenmez senin yurdun” demiştir. Yurt kaygısı bütün kaygılarının önüne geçmişti. Akif’in yenilikçi bir anlayışın temsilcisi olması tesadüfî bir durum değildir. Aynı şekilde öze dönüşçü hareketlerin Akif’e yönelmesi de tesadüf değildir. Semboller arasında tercih yapmak gerekiyordu.

Eski İstanbul’un ihya edilmesini sıradan bir gelişme olarak görmemek gerekir. Sultan Ahmet Camisi’nin avlu ve meydanı birçok yeniliklere ev sahipliği yaptı. Bir dönem burada hayat yeniden canlandı. Bu sebeple yıllar içinde yapılan düzenlemeler Ayasofya’yı da içine almaya başladı. Bu aslında çevreden başlayan yenileşmenin merkezi dönüştürmesi anlamına geliyordu. Çevresel düzenlemelerin savunmacı bir düşünceden kuşatıcı bir fikriyata geçiş anlamına gelmesi bize mahsus bir değişim anlayışına işaret eder.

Ayasofya’nın muazzam akustik ortamında okunan Fetih Suresi’nin manevî baskısı televizyon ekranlarından adeta bütün yurda yayıldı. Hafız efendinin karşısındaki duruşuyla Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un bu anın değerini layıkıyla temsil ettiğine inanıyorum. Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan da Fetih Suresi’nin mealini okumak suretiyle birçok sembolik öneme sahip adımlar atmış oldu. Bu adımların çatışmacı bir karaktere sahip olmadığı açıktır. Sürecin bizatihi kendisi çatışmacı bir zihniyete işaret etmez.

Birtakım kişiler Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunmasını eleştirerek bu faaliyetleri gündem değiştirme arayışı olarak gördüler. Onlar, bu yöndeki açıklamalarla Türkiye’nin gerçek gündeminden ve tarihinden ne kadar uzak düştüklerini göstermiş oldular. Ayasofya’da Fetih Suresi’nin tam da salgın ile mücadeleden büyük bir başarı ile çıkılmasından sonra okunması gerekirdi. Çünkü bu başarı diriliş, öze dönüş, ihya, yenileşme gibi kavramların derin tarihine işaret eder.

Semboller önemlidir.

Millet kavga değil eser bekliyor: Demokrasi için milleti kim ikna ederse ülkeyi o yönetecek
Gündem
Millet kavga değil eser bekliyor: Demokrasi için milleti kim ikna ederse ülkeyi o yönetecek
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sancaktepe’deki dev tesisin ardından dün de Yeşilköy ve Hadımköy hastanelerini hizmete açtı. Türkiye’nin, ihtiyacının kavga değil eser ve inşa siyaseti olduğunu belirten Erdoğan, “Bizden sonraki nesillere bırakacağımız en büyük miras işte bu doğrultuda gerçekleştireceğimiz zihniyet devrimidir” dedi.
Yeni Şafak
Türkiye'den Yunanistan'a Ayasofya yanıtı: Tarihsel komplekslerden arının!
Gündem
Türkiye'den Yunanistan'a Ayasofya yanıtı: Tarihsel komplekslerden arının!
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, Yunanistan'ın Ayasofya'da Kuran-ı Kerim okunmasına ilişkin yaptığı açıklamaya sert tepki gösterdi. Açıklamada, "Başkentinde cami bulunmayan tek Avrupa ülkesi olan Yunanistan’ın Ayasofya’da Kur'an-ı Kerim okunmasından rahatsız olması bu ülkenin içinde bulunduğu psikolojinin anlaşılması açısından ibretliktir. Yunanistan’ı tarihsel komplekslerinden arınmaya davet ediyoruz" denildi.
Diğer
Ufukta erken seçim gözüküyor mu?
Ufukta erken seçim gözüküyor mu?

Ankara’nın her daim var olagelen, belli periyodlarla kendisini tekrarlayan iki sorusu vardır:

1. Erken seçim mi geliyor?

2. Kabine değişikliği mi yapılacak?

Bir gazetecilik faaliyeti ile ilerlediğiniz takdirde, aslında her iki sorunun da önceden bilinemeyen ama belli parametreleri yan yana getirmek şartıyla ‘kestirilebilen’ cevapları vardır.

Okumaları doğru yerden yaparsanız, doğru yerlere doğru sorular sorup aldığınız nabzı sağlıklı şekilde yerli yerine oturtabilirseniz, bir iddia ortaya koyabilirsiniz.

Övünmek gibi olmasın ama…

2018 Şubat’ında, nisan ayında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilip haziran ayında (24 Haziran) yapılacak ‘erken seçimlerin’ öngörüsünde bulunup, o istikamette bir hazırlık yapıldığını fark edip, seçimlerin vaktinden önce yapılacağını sizlere bu köşeden haber vermiştik.

Kısa bir hatırlatma yapayım.

O vakit bir erken seçim öngörüsünde bulunabilmek için öncelikle ‘ekonomiye’ bakmak gerekiyordu.

Dönemin ekonomi kurmayları, hükümet ve AK Parti içinde ekonomi ile ilgili birimlerde görevleri bulunan isimlerle konuştuğumuzda hepsi birden, ağız birliği etmişçesine, “2019 ekonomi açısından bu yıldan (2018 başı) daha iyi olmayacak. O yüzden erken seçim yapılması iyi olur” diyorlardı.

Bir de Kasım 2019 için ciddi bir enerji birikimi olmaya başlamıştı.

Gezi olayları, 17/25 Aralık süreci, 15 Temmuz gibi tecrübelerin üstüne, “Sırada ne olabilir” diye sorulduğunda, herkesin aklına Kasım 2019’a kadar olabilecek muhtemel ‘Bel altı vuruş senaryoları’ geliyordu.

Bir anlamda ‘Kasım 2019 bekleyişi’ piyasalarda negatif bir algı olarak ortaya çıkmıştı.

Bu iki faktör birleşince, erken seçim fikrine her daim karşı çıkmış bir siyasetçi olarak bilinen Erdoğan, 24 Nisan’da kararını açıkladı.

24 Haziran’da yapılan seçim sonuçları da alınan kararın iktidar mensupları açısından akıllıca verilmiş bir karar olduğu anlaşıldı.

Peki, bugün için benzer bir atmosferden söz edebilir miyiz?

Önce cevabı verip, sonra gerekçelerine geleyim.

Biraz da sağı-solu yoklayarak aldığım nabza göre, “Hayır”, bir erken seçim hazırlığı ya da fikri söz konusu değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçenlerde hükümetin gündeminde erken seçim olmadığını net bir şekilde dile getirdi. Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP Genel Başkanı Bahçeli de erken seçimin, Türkiye’nin gündeminde yer tutmaması gerektiğini dile getirdi.

Bu açıklamalardan ziyade, ‘şartlar’ üzerinden ilerlediğimiz takdirde, yine aynı yere çıkıyoruz.

Türkiye’nin mevcut şartlarında erken seçim olabilmesi için makul bir gerekçe bulunmuyor.

Erken seçim şu türden gerekçelerle gündeme gelebilir:

* 2018’de olduğu gibi, iktidarın bunun avantajından yararlanmak istemesi halinde,

* İktidarın ülkeyi yönetemez hale gelmesi ve seçimlerin kendisini dayatması halinde,

* Meclis aritmetiğinin bozulması ve seçim takvimini belirleme gibi temel konularda inisiyatifin muhalefetin eline geçmesi halinde.

Baktığımızda bu türden şartların karşılandığını ve bu nedenle bir erken seçim ihtimalinden söz edilmesini gerektiren bir durumun ortaya çıktığını söylememiz mümkün görünmüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde millet eliyle yetkilendirilmiş, daha üç yıldan bile fazla bir süre var.

Erken seçim kararı alıp yeniden kazanması halinde bile erken seçim yapmayı gerektirmeyecek kadar uzun bir süre bu.

Kaldı ki, son kamuoyu araştırmaları, halkın büyük bölümünün erken seçim fikrine sıcak bakmadığını ortaya koyuyor.

Ayasofya’da Fetih Sûresi’nin okunmasına dair serbest çağrışımlar

  • Duyurusu bile heyecan verdi.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un fethinin 567. yılı nedeniyle Ayasofya’da Fetih Sûresi okunacağını açıklamasından söz ediyorum.
  • Fetih’ten, Fetih Sûresi’nden söz edeceksek eğer, İstanbul’un fethini Ayasofya ile değil de başka neyle özdeşleştirebiliriz ki?
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamasından sonra, tahmin edilebileceği gibi Yunan medyası yerinden hopladı.
  • “Erdoğan meydan okuyor, İstanbul’un düşüşünü kutlamak için dua edilecek”, “Türklerden eşi görülmemiş meydan okuma, Helenizm’e karşı büyük bir meydan okuma…” gibi cümlelerle manşetlere taşındı.
  • Özellikle Helenizm lafını okuyunca demek ki, içlerindeki öfkeyi, ileriye dönük hedeflerini canlı tutmaya devam ediyorlar diye düşünmeden edemiyorsunuz.
  • Bu durumda;
  • -İyi ki böyle bir karar alınmış,
  • -İyi ki, Ayasofya’da Fetih Sûresi okunmuş diye düşünüyorsunuz.
  • Meseleye Ege’deki komşumuza ayıp olacak nahifliğiyle bakanlara da, Atina’da Osmanlı’dan kalma eserlerin, camilerin ne durumda olduğunu araştırmalarını öneriyorum.

* Onlar; İstanbul sokaklarına “Zulüm 1453’te başladı” yazdı. * Biz; Ayasofya’da Fetih Suresi okumaya başladık. * Onlar; Akdeniz’de, Libya’da, Ankara’da tuzaklar kurdu, ‘Türkiye Ekseni’ne savaş açtı. * Biz; coğrafyanın her yerinde savunma kalkanları inşa ettik. * Onlar; solcu, liberal, İslâmcıydı. Hepsi toplandı, vesayetçi oldu. * Biz; sadece Türkiye’ydik.. Sesi ve hızıydık, öfkesiydik..
* Onlar; İstanbul sokaklarına “Zulüm 1453’te başladı” yazdı. * Biz; Ayasofya’da Fetih Suresi okumaya başladık. * Onlar; Akdeniz’de, Libya’da, Ankara’da tuzaklar kurdu, ‘Türkiye Ekseni’ne savaş açtı. * Biz; coğrafyanın her yerinde savunma kalkanları inşa ettik. * Onlar; solcu, liberal, İslâmcıydı. Hepsi toplandı, vesayetçi oldu. * Biz; sadece Türkiye’ydik.. Sesi ve hızıydık, öfkesiydik..

Onlar; İstanbul sokaklarına “Zulüm 1453’te başladı” yazdı.

Biz; Ayasofya “Camii”nde Fetih Suresi’ni okumaya başladık.

Onlar; Türkiye’yi yeniden o dar alana, yüz yıl önceki sömürge haritasına sıkıştırmaya kalkıştılar.

Biz; sınırlarımızın dışına taştık, ötelere ulaştık, coğrafyayı ülke ülke, adım adım dolaşmaya başladık.

Onlar; içeride cepheler, ittifaklar kurdular, örtülü planlar uyguladılar.

Biz; içeride, dışarıda, Anadolu’nun dağlarında, sınırlarımızın sıfır noktasında, coğrafyamızın her köşesinde, denizlerde, çöllerde, kavşaklarda, hafızamızın ve hatıramızın ulaşabildiği her yerde savunma hatları inşa ettik.

Onlar; “Türkiye’yi durdurmaya” çalıştı. Biz; “Selçuklu, Osmanlı, Türkiye” dedik.

Onlar; terörle, darbe ile, iç işgal senaryolarıyla, dışarıdan müdahalelerle, ekonomik ambargolarla, siyasi krizlerle, iç savaş planlarıyla, post-truth söylemlerle, toplumsal hafızayı iğfal etmekle, zihinsel terörle “Türkiye’yi durdurmaya” çalıştılar.

Biz; “Tarih döndü” dedik. “Yeni Yükseliş Çağı başladı” dedik. Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, Cumhuriyet’i kaynaştırdık, bugüne çağırdık. Bu zenginlik, birikim, güç üzerinden yeni bir güç inşa etmeye başladık. “Artık Türkiye durdurulamaz” dedik. Bunu içeriye, dışarıya, çevremize, dostumuza, düşmanımıza, bütün dünyaya haykırdık.

Onlar; Akdeniz’de, Libya’da, Ankara’da tuzaklar kurdu, Biz; savunma hatları inşa ettik.

Onlar; Akdeniz’de tuzak kurdular. Karadeniz’de tuzak kurdular. Kızıldeniz’de tuzak kurdular. Libya’da, Suriye’de tuzak kurdular. Avrupa başkentlerinde Ankara’da tuzak kurdular.

Biz; bütün tuzaklarını bozduk. Bütün tuzaklarına direndik. Sağlam durduk. Korkmadık, yılmadık, eğilmedik, diz çökmedik, teslim olmadık. Onların tuzak kurduğu her yere kendi kalemizi, direnç adalarımızı inşa ettik. Onların saldırdığı her yerde, savunmaya değil, taarruza geçtik.

Onlar “biz” olanı hiç sevmedi, ‘Türkiye Ekseni’ne savaş açtı. Biz oraya demir attık, direndik.

Onlar; “Türkiye Ekseni”ne savaş açtı. Siyaseti, ekonomiyi, terörü, dış müdahaleyi bu amaçla kullandı. Kimi bu ülkenin Meclis’ini bombaladı. Kimi bu aziz milleti bombaladı. Kimi onlarla gizli gizli ittifaklar yaptı, makamlar bekledi.

Yerli olanı, biz olanı, Türkiyeli olanı hiç sevmedi. Anlamsızlaştırmaya, zayıflatmaya, sulandırmaya çalıştı. Bu amaçla herkesle işbirliği yaptı. Herkesle ortaklık kurdu.

Biz; “Türkiye Ekseni”nin yüzyıllar sonra gelen bir nefes olduğunu, bir çıkış olduğunu, bir yükseliş olduğunu, tarihe ve coğrafyaya dönüş olduğunu bildik. Dünyayı okuduk, Türkiye’yi okuduk, ona inandık, güvendik, güç verdik. Türkiye Ekseni’ne demir attık. Bütün mücadeleyi bu eksende yürüttük.

Onlar; Türkiye’ye kurşun sıktı, Biz; “Acımasız Direniş’i yaydık.

Onlar; Türkiye nereye giderse karşı safta yer aldı. Türkiye’ye kim saldırırsa onlarla ortaklık kurdu. Onların dilini, onların tezini, onların silahını kullandı. Onların yanında durup Türkiye’ye ateş etti.

Biz; kıyasıya, amansız bir hesaplaşma için donandık. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar çok olursa olsun, fırtına ne şiddette eserse essin, ayaklarımız sağlam, dizlerimiz titremeden sesimiz kısılmadan “acımasız direniş”i devam ettirdik.

Onlar; Türkiye’yi yalnız bıraktı, saf değiştirdi, yer değiştirdi. Biz; mevzileri hiç terk etmedik..

Onlar; yüz yıl öncenin vesayet geleneğini, damarını, genetiğini yeniden bugünlere taşımak istediler. “Türkiye Ekseni” güçlenir güçlenmez saf değiştirdiler, yer değiştirdiler, kendilerine gösterilen yerlere koştular. Türkiye’yi yalnız bıraktılar.

Biz; bu ülkeye inananlar, bu millete güvenenler, tarih ve coğrafya kimliğine sahip çıkanlar, mevzileri terk etmedik. Terk etmek aklımızdan bile geçmedi. Mücadeleyi içeriden dışarıya, sınırlardan coğrafyaya genişlettik.

Onlar; solcu, liberal, İslâmcıydı. Hepsi toplandı, vesayetçi yapıldı. Biz; sadece Türkiye’ydik.. Sesi ve hızıydık, öfkesiydik.

Onlar; bir zamanlar solcuydu, sağcıydı, milliyetçiydi, muhafazakârdı, İslâmcıydı, liberaldi. Şimdi bütün bu ayırımlar kalktı. Tek kimlik etrafında toplandılar. Türkiye’ye karşı Avrupa’nın, ABD’nin, Arap rejimlerinin yanında, yüz yıl önceki vesayetçi cephede toplandılar.

Biz; sadece Türkiye’ydik. Dünya bir araya gelse, 1. Dünya Savaşı yeniden yaşansa, Çanakkale yeniden yaşansa biz oyuz, o kalacağız.

Çünkü biz, sesimizi, nefesimizi, hızımızı, sevincimizi ve öfkemizi bu topraklarda biriktirdik. Çünkü biz, Türkiye’yi de, coğrafyayı da, ABD ve Avrupa’yı da, Rusya ve Çin’i de bu topraklardan bakarak görüyoruz.

Onlar; “salgında ne kadar insan ölürse bize iktidar doğar” dediler.

Onlar; dünyayı kasıp kavuran salgın günlerinde bile, Türkiye’ye vurdu. Sendelesin, tökezlesin, iflas etsin, çaresiz kalsın istedi. Bu zor günlerde yine ülkenin yanında olmadı. Güçlerinin yetmediği yerde moral bozmaya, toplumsal psikolojiyi yaralamaya çalıştı.

“Erdoğan yıpransın, Türkiye’nin ekonomisi çöksün, toplumsal dayanışması kırılsın ve bize iktidar yolu görünsün” dedi. Milletimizin çöküşü, insanımızın ölümü üzerinden hesap yaptılar.

Biz, yani Türkiye, Ayasofya’da Fetih Suresi okuyor şimdi..

Biz; yani Türkiye, yani bu ülkeye inananlar ise, hem onlara hem bütün dünyaya; güçlü bir liderlik, sağlam bir devlet, sabırlı ve dirençli bir millet, müthiş bir dayanışma ve koordinasyon örneği sunduk.

Kendimizi koruduk, dünyanın yardımına koştuk.

Onlar “Türkiye çökecek” diye beklerken dünya yıldızlaşan bir ülkeye tanık oldu.

Tarihi, bugünleri doğru okuyan, doğru yerde duran, Türkiye’yi alkışlamayı bilenler yapacak.

Onlar; “Zulüm 1453’te başladı” diyenlerle aynı safta olsun.

Biz Ayasofya “Camii”nde Fetih Suresi okumaya başladık bile.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.