Türkiye'den altın kaçıran Ermeni Lübnan'da yakalandı
Dünya
Türkiye'den altın kaçıran Ermeni Lübnan'da yakalandı
İstanbul'dan Lübnan'a gelen Ermeni yolcunun üzerinde 12 buçuk kilogram altın bulundu.
AA
Damat gelini az kalsın öldürüyordu
Dünya
Damat gelini az kalsın öldürüyordu
Beyrut'ta düğün töreninde damat gelinle havuza atlayarak unutulmaz bir hareket yapmak isterken gelini öldürüyordu. Havalı bir hareketle düğünü unutulmaz bir anı ile taçlandırmak isteyen damat uğraşarak ikna ettiği gelinle beraber havuza atladı. Gelinliğin ağırlığını hesap etmeyen damat gelinin su yutmaya başladığını görünce çevreden yardım istedi. Bir hayli su yutan gelin ancak görevlilerden birinin yardımı ile kurtulabildi.
Diğer
Üç kurşun
Taha Kılınç
Üç kurşun
Beyrut’un merkezindeki Sâkiyetu’l-Cenzîr Meydanı, o gün yine telaşlı bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu. Yaklaşık 10 yıldır devam eden iç savaşta “doğu” ve “batı” olarak ikiye bölünen Beyrut’un Müslümanların yoğunlukta yaşadığı batı yakasında yer alan meydan, aynı adı taşıyan büyük bir mahallenin de merkeziydi aynı zamanda. O gün, sabahın erken saatlerinde, meydana bakan binalardan birinin önünde duran otomobilden, irice sarığı, siyah cübbesi ve heybetli görünümüyle dikkatleri çeken biri indi...
Şurada bir çay içsek mi?
Şurada bir çay içsek mi?
Arabadaydık. Üç kişiydik. Üç yakın arkadaştık. Sıcaktı.Üsküp’ten Belgrad’a sürüyorduk. Beyrut’tan Şam’a sürüyorduk. Budapeşte’den Krakow’a sürüyorduk. İstanbul’dan Antalya’ya sürüyorduk. Bir yerden bir yere sürüyorduk. Üç kişiydik. Sıcaktı.Arada arabanın klimasının önüne mandalina kolonyası döküyorduk ferahlamak umuduyla. Bir anlığına da olsa bir serinlik dokunuyordu tenlerimize.Gülüyorduk. Üç arkadaştık. Gülmekten başka ne yapabilirdi ki üç arkadaş bir arabada yan yana gelince?Sonsuz sarı bozkırların, sonsuz yeşil tarlaların, sonsuz göllerin, sonsuz tepelerin arasından akıyorduk. Üzerimizdeki o anlam veremediğimiz canlılıkla arsızca işbirliği yapıp akıyorduk. Birbirimize yaşam parçaları anlatıyorduk. Daha önce kimselere anlatmadığımız utandırıcı anılarımızı çıkarıyorduk sandıklarımızdan kahkahalar eşliğinde. Neydi bizi böylece şımarık bir güven duygusunun kollarına yatırıveren? Neydi bizi güldüren? Neydi o anda, o mandalina kolonyası kokulu arabada, o yeşil tarlaların içinde mutluluktan can verecek aşamaya getiren?Doğru bildiniz. Elbette dostluktu. Nerede görse tanırdı insan onu.Sonra ben bir şey yaptım. Öylesine karıştırmaya başladım arabanın hafızasındaki şarkıları. Zapping yapar gibi. Önce bir iki İbo türküsü. Ardından bir iki Mahsa şarkısı. Birkaç İsmail Altunsaray. Bir iki Azeri mahnısı. Akışa çok uygundu her şey. Şarkıları 50 saniye kadar dinliyor, sonra yenisine geçiyordum.“Bak” dedim arabayı süren arkadaşıma, “sıradaki senin olsun; benim de daha önce dinlemediğim bir şarkı.”“Nagat-Ana Baashaq El Bahr” yazıyordu şarkının üzerinde. Bastım. Çalmaya başladı. Ellinci saniyeye geldiğimde kapatamadım. Dinledik şarkıyı sonuna kadar. Arkadaşım “bir daha çalsana” dedi. Bir daha çaldım.Şarkıyı ikinci kez dinlerken mandalina kokusu kayboldu. Üçüncüde yanından geçmekte olduğumuz orman yok oldu. Dördüncüde keskin bir sis kapladı etrafımızı. Kaybolduk hep birlikte.Orada öylece; Üsküp’ten, Beyrut’tan, Budapeşte’den, İstanbul’dan çıktığımız yolculuk tuhaf, çok tuhaf bir yere doğru ilerlemeye başladı. Geriye, ilk gençliğimizin bütün anılarına, bütün acılarına… Yamuk ve düzgün, dik ve geniş, kısa ve uzun… Bütün ağırlığıyla…Birbirimizle yeniden konuşmaya, konuşabilmeye başlasak sisin dağılacağını, ormanı yeniden görebileceğimizi, mandalina kokusunu yeniden duyabileceğimizi hissettim hissetmesine ama istemedim bunu. Şarkı ve yolculuk ve sessizlik sonsuza kadar sürsün istedim. Üçümüz de istedik bunu.İnsanın kendisine gömülmesinin eşsiz zehri dolandı arabanın içinde. İnsanın kendine gömülmesinin eşsiz lezzeti değdi dudaklarımıza.Öylece ne kadar gittik hatırlamıyorum. Şarkı her bittiğinde, sanki onu incitmekten korkar gibi, usulca ekrana dokunup tekrar başlatıyordum.Çok uzun zaman sonra, hepimiz kendimizle uzun yıllar geçirdikten sonra, hepimiz kendimizi ağır ağır öldürdükten sonra, gerçekten çok uzun zaman sonra bütün cesaretimi toplayıp “şurada bir çay mı içsek?” diye sordum.Çaylarımızı içerken hiç konuşmadık birbirimizle. Kendimizle konuşmamız bitmemişti henüz. Gençliğimizle hesaplaşmamız sona ermemişti.Usulca anladım anlayacağımı. O, asla sona ermeyecekti.
Beyrut Limanı'nda bir yangın daha çıktı
Dünya
Beyrut Limanı'nda bir yangın daha çıktı
Bir ay önce büyük bir patlamayla felaketi yaşayan Beyrut'ta bugün yine bir yangın meydana geldi. Henüz bilinmeyen bir sebeple çıkan yangına çok sayıda itfaiye ekipleri sevk edildi.
Diğer
Beyaz ülke
Taha Kılınç
Beyaz ülke
Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta geçtiğimiz hafta yaşanan korkunç patlamadan bu yana, neredeyse her gün, ülkenin ne büyük bir başıboşluğun içinde uçuruma doğru sürüklendiğine dair yeni bir ayrıntı daha deşifre ediliyor. Son olarak, en az 163 kişinin ölümüne, 6 binden fazla insanın yaralanmasına ve binlerce binanın da kullanılamaz hale gelmesine yol açan faciadan yalnızca iki hafta önce, Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ve (şimdi müstafi) Başbakan Hasan Diyâb’ın konuya dair uyarıldığı ortaya çıktı. Üst düzey güvenlik makamları tarafından 20 Temmuz’da Avn ve Diyâb’a sunulan özel raporda şöyle denilmiş: “Depoda tutulan amonyum nitrat büyük bir tehdit oluşturuyor. Çalınırsa, terör saldırılarında kullanılabilir. Patlarsa, Beyrut’u yok edebilir.” Nitekim, bu iki seçenekten biri gerçekleşti: Patladı ve Beyrut’u harabeye çevirdi.Hiroşima’yla kıyaslanan hadiseden sonra, Lübnan’ın “yetkili isimleri” sırayla mikrofon başına geçti ve kendi zaviyelerinden değerlendirmelerde bulundu. Cumhurbaşkanı Avn, “Elbette ben sorumlu değilim. Limana neyin depolandığını ve ne kadar tehlikeli olduğunu nerden bileyim? Liman direkt bana bağlı değil, ilgili bir hiyerarşi var” dedi. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, “Limanda bize ait herhangi bir madde yoktu. Zaten limanda neler olup bittiğini de bilmiyoruz” sözleriyle kendini savundu. Önce halkı sakinleştirmeye çalışan Başbakan Hasan Diyâb, sokakları ikna edemeyince, istifa etmek zorunda kaldı. Meclis Başbakanı Nebîh Berrî ise, süreci sessizlik içinde izlemekle yetindi. Patlamanın üzerinden bir hafta geçtikten sonra, ortada hâlâ “sorumlu” yok. İran, Suudi Arabistan ve Fransa’nın farklı uçlarından çekiştirdiği Lübnan’da, böylesine tehlikeli bir kimyasal maddenin neden 6 yıldır limanda depolandığı, bunun kime ait olduğu, facianın faturasını kimlerin ödeyeceği gibi sorulara alenî cevaplar verebilmek de haliyle kolay değil.***Hizbullah’ın temelleri, 1982’de İsrail’in Beyrut’a uyguladığı kuşatmayla birlikte atılmıştı. İran’ın aktif şekilde desteklediği örgüt, sonraki süreçte kademeli olarak Lübnan’da devlet aygıtının kritik noktalarını kontrol etmeye başladı. Varlığını “İsrail’e karşı direniş”le temellendiren Hizbullah, -ironik biçimde- İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırgan tutumu sürdükçe güçlendi. Kendisini “Lübnan’ın garantörü ve hâmisi” olarak konumlandıran örgüt, “İsrail kılıcı”nı halkın tepesinde sallayarak istihbaratı, bürokrasiyi, hudut noktalarını, liman ve havaalanını, iç ve dış ticaretin aslan payında denetimi eline aldı. Propaganda noktasında medyadan büyük ölçüde faydalanan örgüt, Lübnan’ın kırılgan iç dengelerini ustalıkla manipüle ederek, siyasî arenaya da ağırlığını koydu. Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı, ordunun komuta kademesi ve diğer tepe yönetim, -büyük ölçüde mecburiyetlerden dolayı- Hizbullah’ın gölgesinden çıkamamaya başladı.Lübnan’ın bu mevcut manzarası dikkate alındığında, Beyrut Limanı’ndaki patlayıcı maddenin Hizbullah’ın izni ve / veya kontrolü dışında oraya depolandığını söylemek imkânsız. Halkın büyük öfkesinden ürken Nasrallah dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışsa da, Lübnan’da herkesin fısıldadığı şey bu.Lübnan’ın bugünkü temel problemi, ülkeyi oluşturan 18 farklı dinî ve mezhebî gruptan birinin (İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın temsil ettiği Şiî kanat), bütün gücü ve denetimi tek başına elinde toplama mücadelesi vermesi. Güneyden İsrail’in saldırganlığı tehlikesiyle karşı karşıya bulunan, eski sömürgeci Fransa’nın hâlâ iştahını kabartan, Suudi Arabistan’ın Sünnî halk üzerinde nüfûz hayalleri kurduğu, doğal kaynaklardan mahrum, yolsuzluğun rutinleştiği, halkının “sedir ağacı”ndan başka neredeyse hiçbir ortak paydada buluşamadığı zavallı bir ülkede, neticeleri oldukça acı verici bir mücadele… ***Fenikelilerden beri kullanılan “Lübnan” isminin bölgenin bütün dillerindeki kökeni, aynı manaya işaret eder: Beyaz ülke. Akdeniz kıyısında nazlı bir gelin gibi uzanan Lübnan’ın bu adı alış sebebi, -muhtemelen- yılın çoğunda bembeyaz karlarla kaplı ulu dağlarıdır. Nice efsaneye ve tarihî hadiseye şahitlik eden bu dağlar, aynı zamanda sedirlerin de vatanıdır. Adı da bayrağı da “beyaz”lığa işaret eden Lübnan’ın günümüzde sürekli siyah tonlarla anılması, tarihin yaman ironilerinden biridir. İronilerin hiç eksik olmadığı Ortadoğu’da, Lübnan, tıpkı 762’deki kuruluşu sırasında Halîfe Mansûr’un “Medînetu’s-Selâm” (Esenlik Şehri) olarak adlandırdığı Bağdad’ın talihsiz serencâmını yaşıyor.Sadece rüyalar tersine çıkmıyor bölgemizde, isimler de tersine çıkıyor.
Beyrut Limanı ve coğrafyanın hüznü
Selçuk Türkyılmaz
Beyrut Limanı ve coğrafyanın hüznü
Türk heyeti Libya’dan sonra Lübnan’da da en hassas zamanda varlık gösterdi. Eğer Türkiye, en üst düzeyde Lübnan’da varlık göstermeseydi her şeyden önce son dönemdeki iddialar, gücünü yitirirdi. Libya’da Rusya, Fransa, BAE, Suudî Arabistan ve Mısır tarafından desteklenen Hafter’in Trablus’u ele geçirmesine ramak kalmıştı. Hafter güçleri Trablus’u ele geçirseydi coğrafyamız ikinci bir çözülme dönemine girecekti. İlk çözülme Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanılmıştı. Türkiye, Libya’daki sorunların son ana kadar müzakere yoluyla siyasî çözüme kavuşturulmasını savundu. Fakat Hafter ve arkasındaki güçler, siyasî çözüme yanaşmadıkları için Türkiye’nin desteğindeki UMH, fiilî olarak müdahale etti.Son patlama ile Lübnan bir kez daha uçurumun kıyısına yuvarlandı. Hayat damarı olan limanın kullanılamaz hâle gelmesiyle huzursuzluğun giderek artacağı açıktır. Onun için Türkiye, Lübnan’da en üst düzeyde varlık göstererek Mersin Limanı’nı Lübnan’ın kullanımına açacağını duyurdu. Türkiye, Libya’da olduğu gibi Lübnan’da da son ana kadar bekledi. Beyrut Limanı’nın kullanılamaz hâle gelmesi Lübnan’ın da çözülmeye başlaması anlamını taşır. Bu sebeple Türkiye’nin tam çözülme aşamasında müdahale etmesi birçok açıdan önemlidir. Türkiye, uzun süren çekingenliği aşarak coğrafyanın meselelerine müdahale edeceğimizi göstermiş oldu.Türkiye’nin bu tavrı sadece emperyalist güçlerin müdahalesini önlemek bakımından cesurca değildir. Geçmiş yıllarda Arap kamuoyunun hassasiyetlerini de göz önünde bulundurarak çekingen ruh hâlinden kurtulamıyordu. Osmanlı’dan sonra Arap kamuoyunda ve entelektüel ortamlarda Türkiye karşıtı milliyetçi söylem vardı. Türkiye bu söylemden etkilenmiş, bunun sahici bir kimlik olduğu düşünülmüştü. Hâlbuki manda yönetimleri ve antiemperyalist mücadelelerin beslediği Arap milliyetçiliği, özellikle Fransa ve İngiltere’ye karşı mücadelelerle şekillenmiş bir ideoloji idi. Nasır’ın mağlubiyeti ile birlikte Ümmü Gülsüm’ün yerini Feyruz’un alması manidardır. Birinde romantik coşku, diğerinde ise acı dile getirilir. Birinde umut, diğerinde hüzün vardı. Türkiye Feyruz’un hüznünü besleyen bir kararla coğrafyadan uzaklaştı.Macron, Fransa’nın Lübnan’ın iç işlerine karışmadığını; İran, Türkiye, Suudî Arabistan ve bölgedeki diğer güçlerin karışacağını söyledi. Macron bu ülkelerden bazılarının Lübnan halkının aleyhine kendi jeopolitik ve ekonomik çıkarları için Lübnan’ın işlerine karışacağını söyleyerek özellikle Türkiye’yi hedefe koydu. Macron kısaca Fransa olmasa Türkiye olacak diyor. Hâlbuki Fransa, 1920’den itibaren Suriye üzerinden bölgeye hâkim olmuş, kurduğu manda yönetimi altında coğrafyayı bölmüş, Lübnan’ı Suriye’den kopararak ayrı bir devlet hâline getirmişti. İsrail’in baskısını da göz önünde bulundurduğumuzda Lübnan hiçbir zaman huzur bulmadı. Bunun için Macron’un Türkiye’ye yönelik suçlamalarını Fransa kamuoyuna yönelik bir propaganda çalışması olarak görmek gerekir.BAE, Suudî Arabistan ve Mısır’ın Fransa’nın yaklaşımını benimsediği açıktır. Onlar da Türkiye’yi emperyalizmle suçlayarak Türkiye karşıtlığında Fransa’yı geride bıraktı. Fransa, 19. yüzyılda benimsediği kolonyalist ideolojinin bir devamı olarak bölgesel faaliyetlerini medenileştirme misyonu ve yüce gönüllülük çerçevesine dâhil etmekte zorlanmıyor. Fakat BAE gibi varlıklarını haricî güçlere borçlu olan küçük devletlerin Arap milliyetçiliğinden dem vurması ancak konuya uzak olanlar açısından anlamlıdır. Küçük emirlikleri aynı gaye etrafında birleştirememiş bir aile, coğrafyanın tamamını kuşatacak bir ideolojinin propagandasını yaparak boyundan büyük işlerin altına girmiş oldu. BAE ve Fransa’nın birlikteliği Mısır’ı işgal ettiğinde Napolyon’un Müslümanların hamisi olarak öne çıkma isteğini hatırlatıyor. Napolyon, bir Osmanlı askeri olan Cezzar Ahmet Paşa’ya Akka’da mağlup olmaktan kurtulamamıştı.Ümmü Gülsüm’ün romantik hayallerinin Feyruz’da hüzne dönüşmesi oldukça ilgi çekici bir değişime işaret eder. Her ikisi de Türkiye’de yankı uyandırmıştı. Arabeski kolonyalist dönemin hüznünün dile getirilmesi olarak yorumlayabilir miyiz, çok emin değilim. Fakat Feyruz’un coğrafyanın birbirinden kopuşuyla ortaya çıkan hüznü terennüm ettiği açıktır. Vatan hasretine bu açıdan bakmak gerekir. Refik Halit’in Eskici hikâyesindeki Hasan’ın vatan hasretini kolonyal dönemin sınırlarını dikkate alarak yorumlamak gerekir.İçeride bazı çevrelerin Türkiye’yi yayılmacılıkla ya da emperyalist olmakla suçladığını biliyoruz. Onlar ne tarihimizi ne de coğrafyayı bildiklerini iddia edebilirler. Başkalarının şarkılarını söylemekten bıkmadılar.
Beyrut'taki korkunç patlamada bakıcı ve çocukların yaşadıkları şok kamerada
Dünya
Beyrut'taki korkunç patlamada bakıcı ve çocukların yaşadıkları şok kamerada
Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki korkunç patlama ile ilgili yeni detaylar ve görüntüler gelmeye devam ediyor. Patlama öncesinde limandaki yangını izleyen bakıcı ve yanındaki üç küçük çocuğun, patlamayla beraber yaşadıkları şok kameraya yansıdı. Patlamanın şiddetiyle camlar kırılırken bakıcının çocukları korumaya çalıştığı görülüyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.