Buhara'da Cengiz Han'ın başını öne eğen tek mekan
Ramazan
Buhara'da Cengiz Han'ın başını öne eğen tek mekan
Hafızamızın kalbimizle kurduğu hattın tam ortası olan Özbekistan'ın eşsiz şehirleri Semerkant, Buhara ve Harkent'i TVNET ile geziyoruz. 'Alemimiz rüyadır, atlasımız kalp. Kalbimiz seferdir, seferimiz dünya. Dünyamız cehddir, cehdimiz zikir. Zikrimiz nefestir, nefesimiz ceng. Şah-ı Nakşibendi başta olmak üzere bir çok alimin ilim yuvası olan bu özel mekanları sizlerle buluşturuyoruz.
Tvnet
Dünyanın hayra yorulmuş rüyası: Buhara
Ramazan
Dünyanın hayra yorulmuş rüyası: Buhara
TVNET, Semerkant ve Buhara'da bir çok farklı mekanda özel çekim gerçekleştirdi. Bu özel mekanlardan birisi de ''Vasiyetimdir, beni ziyaret etmeyi arzu edenler, evvela annemi ziyaret etsin'' diyen Şah-ı Nakşibendi'nin kabri oldu.




Tvnet
Talihiyle kederli tarihiyle efsanevî
Hayat
Talihiyle kederli tarihiyle efsanevî
Murat Özkan imzasını taşıyan Türkistan’ın Keşif Çağı: Rus Seyyah Burnaşev’in Gözünden Buhara isimli kitap okurla buluştu. Yalnız bir Türk tarihçisinin değil Türk dili ve edebiyatı üzerine araştırmalar yapan, 18. yüzyıl Türkistanının sosyal ve kültürel hayatına merak duyanların da ilgi göstereceği önemli bir eser.
Yeni Şafak
Harezm‘in nefesi
Harezm‘in nefesi

Hive‘ye gitmek üzere Buhara‘dan bindiğimiz ekspres tren, sonu gelmez bozkırların ortasında sessiz-sedasız ilerlerken, aklımda yine o hakikat vardı: Eski dönemlerde ulaşım ve iletişim bu kadar gelişmiş değilken, İslâm şehirlerine kolayca gidip gelmek adeta imkânsızdı. Dolayısıyla, ihtişamlı eserleri ve abideleri de çok az insan, dünya gözüyle görebiliyordu. Şimdi, birkaç saatlik uçak yolculuklarıyla kolayca ulaştığımız şehirlerimizde bulduklarımız ise, aslında geçmişteki görkemin silüetinden ibaret. Çeşitli nedenlerle günümüze ulaşamayan, mazinin akıntıları arasında yok olup giden, isimlerine ancak tarih ve mimari kitaplarında rastladığımız sayısız eser de cabası. İnternet ağları, elektrik kabloları, incik-boncuk satıcıları, müze turnikeleri, turist kalabalıkları, flaş patlamaları ve diğer pek çok engelin içinden geçerek, tarihimizi ve kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Ne kadar başarabildiğimiz meçhul.

İşin ilginç yanı, bugün elimizin altında duran bazı hazineler, tamamen garip tesadüfler sonucunda bize ulaşmış. Buhara‘dan ayrılmadan hemen önce, bunlardan birini ziyaret ettik: Sâmânîler devleti hükümdarlarından İsmâil Sâmânî‘nin (v. 907) türbesi. Tamamen briketten inşa edilen ve yapımı 943‘te tamamlanan türbe, zaman içerisinde sellerin sürükleyip getirdiği kum ve çamurların altında kalmış. 1220‘nin şubatında, Cengiz komutasındaki Moğol ordusu Buhara‘yı kuşattığında, korkunç yıkımdan geriye kalan birkaç binadan biri de -bu sayede- İsmâil Sâmânî türbesi olmuş. Harikulâde eser, 1934‘te Sovyet arkeolog V. A. Shishkin tarafından keşfedilmiş, iki yıllık yoğun bir kazının ardından ortaya çıkarılmış.

***

Günümüzde Özbekistan ve Türkmenistan tarafından paylaşılmış durumdaki Harezm bölgesi, klâsik dönemde, yetiştirdiği bilim adamları, âlimler ve sanatçılarla biliniyor. Ünlü matematikçi Ebû Cafer Muhammed Harezmî, tıp ve felsefe üstadı İbn Sinâ, astronomi, geometri ve matematik âlimi Ebû Reyhan Muhammed el Birûnî, “Araplara Arapçayı öğreten“ meşhur müfessir ve dil bilimci Ebu‘l-Kâsım Zemahşerî ve daha niceleri, bu bereketli toprakların insanlığa hediye ettiği değerler.

Harezm‘in diriltici nefesini İslâm coğrafyasının çok farklı köşelerinde bugün hâlâ hissetmek mümkün. Aradan geçen onca zamana ve türlü değişimlere rağmen, atılan tohumların asırlar sonra dev ağaçlara dönüştüğünü görmek, bugün hepimize heyecan ve umut veriyor. Israrla ve o günkü ödevlere odaklanarak çalışmanın, asla boşa gitmeyen bir amel anlamına geldiğini öğretiyor.

***

Moğol işgalinden sonra Harezm‘in merkezi haline gelen Hive‘nin batı kapısından girince, sizi mavi-yeşil-turkuvaz tonların ağırlıkta olduğu kalınca bir kule karşılıyor. İlk bakışta herhangi bir şeye benzetemeyeceğiniz bu yapı, 1843-1855 arasında Hive‘yi yöneten Muhammed Emin Han‘ın inşasını başlattığı devasa külliyenin minaresinin kalıntısı. Hemen yanı başındaki medreseye zeyl olarak yapımına girişilen minare, Muhammed Emin‘in isyancı kabileler tarafından öldürülmesiyle yarıda kalmış. 70 metre olarak düşünülen ancak 26‘ncı metrede inşaatı duran minareye “Kalta Minar“ (Küçük Minare) denmesinin sebebi bu.

1511‘den 1920‘ye kadar Hive‘yi yöneten hanlar arasında, en renkli ve hareketli hayata sahip olan Muhammed Emin Han, rakip Buhara Hanlığı‘yla mimari üzerinden boy ölçüşmek istemiş, ancak kader müsaade etmemiş.

Kalta Minar‘ın hikâyesi, akla ister istemez, İslâm coğrafyasının ta batı ucundaki bir başka yarım kalmış hikâyeyi getiriyor: Fas‘ın bugünkü başkenti Rabat‘ta, Muvahhid Sultanı Ebû Yûsuf Yakûb el Mansûr tarafından 1195‘te inşaatı başlatılan “dünyanın en büyük camisi“, Sultan‘ın 1199‘da ölümüyle yarıda kalmıştı. Caminin 86 metre olarak planlanan minaresi, 44 metrelik yarım haliyle bugün hâlâ ayakta.

***

Hive‘de mutlaka görülmesi gereken bir diğer eser, Cuma Camii. İlk hali 10‘uncu yüzyılda inşa edilen cami, bugünkü görünümüne 1780‘lerdeki restorasyonla kavuşmuş. İçindeki 213 ahşap sütundan 8 tanesi orijinal yapıdan günümüze ulaşmış. Caminin 42 metre yüksekliğindeki minaresine çıkmak ve Hive‘nin doyumsuz manzarasını izlemek mümkün.

Hive Cuma Camii, yine coğrafyanın en batı ucundaki bir başka abideyi, Kurtuba Camii‘ni canlandırıyor gözümde. Birinde ahşap diğerinde ise mermer sütunlar, caminin sembolü durumunda. Bir başka ortak özellik de, her ikisinin de bugün müze statüsünde bulunması.

***

Coğrafyamızı adımlarken zihnime üşüşen çağrışımlar, tarihin akışındaki çarpıcı vurguları daha belirgin hale getiriyor. Bir noktaya odaklanmak ve takılmak yerine, kuşbakışı bir merakla ufukları taramak... Yapmamız gereken, kesinlikle bu.

Hepsinin alnını karışlarız
Hepsinin alnını karışlarız

Bir kanalda “New York, Londra, Roma, Paris, Amsterdam, Madrid, Berlin, Brüksel, Viyana…” gibi tamamı Batı ülkelerinden oluşan “dünya saatleri”ni görmekten usandığım bir vakitte, bu durumu eleştiren bir yazı yazmıştım bu sütunda.

Video: Hepsinin alnını karışlarız


O listede bazı değişiklikler yapılabileceğini belirtmiş ve o ekrana daha iyi yakışacak şehirler olduğundan bahsederek, uzunca bir liste halinde saymıştım.

Teklifimizin bir etkisi var mıdır yok mudur bilemeyiz ama Mübarek Ramazan ayının ilk gününden itibaren TVNet ekranlarında arzuladığım listeyi gördük, görmekteyiz.

Keşke yıl boyunca devam etse.

İHH desteğiyle yayınlanan o listede şu şehirler var:

Mekke, Medine, Kudüs, Gazze, Buhara, Doğu Türkistan, Afrin…

Kerkük, Bağdat, Kurtuba, Saraybosna, Üsküp, Moro, Berlin.

*

Diyorlar ki “Kurşun kalemde kurşun bulunmuyor”.

Oturup düşünmeli.

Kurşun kalemde kurşun yok.

Dolma kalemde dolma yok.

Tükenmezlerin hepsi tükeniyor.

Sadece kalem bahsi bile böyleyse…

Nesine inanalım şu yalan dünyanın?

*

Soygun, hırsızlık, yankesicilik, gasp…

Her biri ayrı bir uzmanlık alanı.

Yunanistan, Avrupa’ya geçmeye çalışan dört kişiyi yakalamış.

Fena halde işkenceden geçirmiş.

Elektrik şoku uygulamışlar.

Plastik mermi ile atış yapmışlar.

Joplamışlar.

Yetmemiş, bir de üstlerinde değerli değersiz ne varsa hepsine el koymuşlar.

Başta saydığımız uzmanlık alanlarının hiçbirine sığmıyor.

Belki de hepsini birden içeren bir suç.

Nasıl da yakıştırıyorlar kendilerine, garibanların ceplerindeki üç beş kuruş dâhil her şeylerine el koymayı…

*

İdlip’te sıkıntı büyük. Tam anlamıyla hayat memat meselesi.

Film veya dizi değil, roman değil; taş gibi, kaya gibi bir gerçek bu.

Esad’ın askerleri var güçleriyle saldırıyorlar.

Ne iftar diyorlar, ne sahur…

Evini barkını terk ederek oraya sığınan göçmenleri Mübarek Ramazan günlerinde bile bombalıyorlar.

Dört milyon sivilin kaçacak yeri yok.

Ellerinden bir şey gelmiyor.

Karşı koyma güçleri de bulunmuyor.

Medet diyorlar, el açıp yalvarıyorlar.

Dünya görsün, dünya duysun, bizi kurtarsın, göz göre göre ölüme terk etmesin diye dua ediyorlar.

Dünyanın umurunda bile değil.

Yok efendim, kimyasal silah kullanılırsa, şöyle yaparlarmış, böyle yaparlarmış.

Normal silah kurşunlarıyla, eski usul bombalarla öldüklerinde ölmemiş mi sayılıyorlar?

Yaralanıp sakat kaldıklarında, kolunu bacağını kaybettiklerinde yaralanmamış mı sayılıyorlar?

Nedir bu aymazlık? Nedir bu vurdumduymazlık?

Nedir bu sahte hassasiyet?

*

Türkiye’nin terör operasyonlarına laf söylemekten çekinmeyenlerin yüzü ne kadar da kalın.

Zerre utanma yok.

Ne diyor Başkan Erdoğan…

“Kendi topraklarını teröristlerden temizleyemiyorsa, hiç kimse bize “Burada ne işiniz var?” sorusunu yöneltemez.”

Biz de küçük bir ek yapalım:

Yöneltenin alnını karışlamak hakkımızdır.

Elimize bir cetvel alıp santim santim, milim milim ölçebiliriz de.

Hiç kimse endişeye kapılmasın, merak da etmesin. Pençemiz hazır.

Bin yılı kuran, gelecek bin yılı kuracak ruhun eseri iki kurucu şehir: Buhara ve Semerkand
Bin yılı kuran, gelecek bin yılı kuracak ruhun eseri iki kurucu şehir: Buhara ve Semerkand

Uçağımız başkent Taşkent’e indiğinde sağanak bir yağmur karşıladı bizi. “Rahmeti getirdiniz, bereketi” diye latife yaptılar bizi karşılayan arkadaşlar.

Video: Bin yılı kuran, gelecek bin yılı kuracak ruhun eseri iki kurucu şehir: Buhara ve Semerkand


Semerkand’da geçtiğimizde güneş gözünü kırptı.

Zaman zaman yağmur yağsa da, açık havada gezdik Semerkand’ı.

Buhara’da güneş eşlik etti bize; bir nûr gibi... Dingin bir ikindi güneşiydi, kalın izler bırakan, uzun, uzayan gölgeler armağan eden bir ikindi güneşi; Semerkand’daki gibi ışığıyla sadece dışarıyı aydınlatan bir güneş değildi Buhara’nın güneşi; insanın içine sirayet eden, içini ısıtan bir ateşti, aşk ateşi...

Dikey mimarî canavarı yok Özbekistan’da. Şükür ki, yok!

Yoksa bir medeniyetin mayasının karıldığı, ruhunun yeşertildiği Türkistan ve Horasan havzasının kalbi bu topraklar, bu topraklara hayat veren medeniyet kurucu öncü şehirler, çoktan çöle dönüşür, tarihe gömülürdü.

Taşkent, güzel bir şehir. 3 milyona yaklaşan nüfusuyla Orta Asya’nın en büyük şehri. Ülkenin, belki de bölgenin en modern şehri ama kimliği olan, kimliğini koruyan bir şehir Taşkent. Taşkent’in kimliğini koruyabiliyor olmasının en temel nedeni, dikey mimari katliamıyla -henüz!- tanışmamış olması. İnşallah, dikey mimari canavarı Taşkent’e de, ülkenin diğer medeniyet kurucu öncü şehirlerine de uğramaz.

DÜNYEVÎ, ESTETİK, UHREVÎ ŞEHİRLER

Bazı şehirler vardır; anlatarak da, yazarak da anlatılamaz. Yaşamalısınız o şehirleri... Solumalısınız iliklerinize kadar; hücrelerinizle solumalı, ruhunuzla koklamalı, yaşamalısınız her mertebede.

Akıllı, son derece matematiksel olarak dizayn edilen ama ruhsuz, dünyevî şehirler vardır: New York, en tipik örneğidir.

Paris de, bu ruhsuz matematikten, taş yığınlarından; ızgara modeli, taşın matematiğine yenik düşen ruhsuz kent anlayışından nasibini almıştır.

Kalbin ritimleri gibi atan estetik şehirler vardır bir de: Venedik gibi. Isfahan gibi. Floransa gibi. St. Petersburg, Şam, Musul, Halep, San’a gibi.

Bir de ruh veren, ruh dolu, uhrevî, öncü şehirler vardır; zamanı aşan, sizi başka zamanlara ulaştıran şehirler: Mekke, Medine, Kudüs, Roma, Urfa gibi.

Akıllı / dünyevî kentler, daha çok bilim adamlarının eseridir; ruhsuzdur; kendine özgü ilham verici kaynakları vardır ama kalpsiz, ruhsuz, şiddet yüklü kentlerdir bunlar.

Kalbin ritimlerini andıran hayatlarıyla, organizasyonlarıyla, plastik özellikleri öne çıkan estetik şehirler, zevk sahibi insanların eseri ve yaşadıkları yerlerdir.

Ruh dolu, uhrevî şehirlerse, peygamberlerin, bilge kişilerin yaşadıkları, nefes üfledikleri, zamana meydan okuyan şehirlerdir.

Özetle... Dünyevî şehir’de rutin bir hayat vardır. Sürüklendiğiniz bir yerdir.

Estetik şehir, baktığınız, bakmaya doyamadığınız şehirdir.

Uhrevî şehir, aktığınız, yaşadığınız, iliklerinize kadar soluduğunuz iç içe geçmiş bir dünyadır.

İLİM, İRFAN VE HİKMET ŞEHİRLERİ

Özbekistan, ilginçtir, bu üç tarz-ı şehrin en güzel örneklerinin bulunduğu nâdir ülkelerden biridir.

Taşkent, biraz “akıllı”, dünyevî şehir havasındadır; elbette ki, bir Londra, New York, Los Angeles kadar sefih bir dünyevîlik havası olmasa da, biraz da başkent olması hasebiyle “dünyevî kent” özelliği teslim edilebilecek bir şehirdir.

Semerkand, estetik bir şehirdir. Kalbin ritimleri, hiç aksamadan, ışık yayarak her dâim atar. Semerkand, İslâm medeniyetinin Floransa’sıdır.

Buhara, üçüncü şehir tipinin, uhrevî şehir’in en güzel örneklerinden biridir.

Semerkand dünyanızı ışıtır, aydınlatır ışığıyla.

Buhara içinizi ısıtır, manevî bir tecrübe yaşatır size.

Bu üç şehir, elbette ki, birbirleriyle iletişim ve etkileşim hâlindedir. Özellikle de İslâm medeniyetinde.

İslâm medeniyetinde dünyevî, estetik ve uhrevî üç şehir, Batı’dakilerle her düzlemde birebir örtüşen özelliklere sahip değildir. Hatta bu üç şehrin, İslâm medeniyetindeki tezahürleri de farklıdır, kendine özgüdür kaçınılmaz olarak.

Meselâ, İslâm medeniyetinde pür bir dünyevî şehir’den sözedemeyiz: Dünyevî şehir, İslâm medeniyetinde ilim şehrine dönüşür (Bağdat gibi); estetik şehir, irfan şehrine; uhrevî şehir de hikmet şehrine.

Keskin bir dünyevî-uhrevî ayırımı yoktur İslâm’da. İlim, irfan ve hikmet birbirlerinin mütemmim cüzleri (tamamlayıcı parça’ları) olduğu için, ilim şehrinde, irfanın da, hikmetin de tohumları gizlidir.

O yüzden estetik şehir’de, uhrevî şehrin güzel özelliklerine rastlanacak yerler vardır her zaman.

ARZIN KUBBESİ SEMERKAND, İNSANIN GÖKKUBBESİ BUHARA

Semerkand, estetik bir şehir olduğu için göz kamaştırıyor. Sadece Registan Meydanı, renk ve ışığın dansına sahne oluyor. Tıpkı Isfahan gibi.

Bu renk ve ışığın dansı, sizi dünyevî olana da, uhrevî olana da taşıyabilir. Durduğunuz yere, o ânki hâlet-i ruhiyenize göre değişebilir bu.

Bunu, uhrevî şehir’in en mükemmel örneklerinden biri olarak gördüğüm Buhara’da da görebilirsiniz: İçinizi ısıtan uhrevî hava, estetik bir tad verir, ışık saçar, bir aydınlanmaya yol açar.

Bütün bu tadları alabilmeniz, anlamları idrak edebilmeniz için, şehirde oraya buraya bakarak dolaşmayacaksınız; duracaksınız, bir yere oturup şehri düşünecek, şehirle tefekküre dalacaksınız; şehrin havasını, dokusunu, kokusunu soluyacak, şehre nakşedilen ruhu yaşayacaksınız...

İbn Batuta, seyahatnamesinde, Ayasofya ziyareti sırasında yaşadığı bir şaşkınlığı şöyle anlatır: “Ayasofya’nın içi devâsâ bir şehir” der ve seyre dalar...

Buhara’nın merkezinde 12. yüzyılın başlarında Karahanlı hükümdarı Arslan Han’ın inşa ettiği Kalın (Kalyon) Minare Camii ve Medresesi de, Semerkand’ın merkezindeki Registan Meydanı’ndaki medreselerin bulunduğu muazzam alan da, iç mekân açısından Ayasofya’dan belki 10 kat, belki de daha fazla büyüktür.

Buhara’da Kalın Minare’de de, Semerkand’da Registan’da da yapılar, mekân üzerinden zamanı tecrübe, zamanı aşma imkânı sunan aşkın yapılardır ve tıpkı binbirgece masalları gibi, iç içe açılan kapılar, birine girdiğinizde, öteki, başka dünyalara açılan kapılar, insanı uhrevî olana, zamanlar ve mekânlar ötesine taşır, üstelik de bunu ışık, renk, doku dansı, semasıyla yapar...

Sadece İslâm dünyasının değil, dünya tarihinin akışını değiştiren bin yılı kuran Turkuaz Ruhu’nun ilâhî hakikatten süt emen ve dünyaya ruh üfleyen iki kurucu şehrinin gökle kök arasında kurduğu varedici irtibatın eseri olan bu ruh, gelecek bin yılı da kuracak ruh olacak biiznillah.

Yazı bitmedi ama yerim bitti. Şu kadarını söyleyeyim: Mekke ve Medine’nin yanısıra, Roma’yı, Semerkand’ı, Buhara’yı, Floransa’yı, Kudüs’ü görmeden ölen insan bu dünyada yaşadım, demesin.

Vesselâm.

Buhara
Buhara

Siriderya (Seyhun) Nehri Tanrı Dağları’ndan doğuyor, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, yine Özbekistan ve Kazakistan’dan geçerek, Aral Gölü’ne akıyor. Amuderya (Ceyhun) Nehri ise Pamir ve Hindikuş Dağları’ndan doğup, Afganistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan sınırlarından geçerek Aral Gölü’ne dökülüyor. Birbirine paralel bu iki hayat suyunun arasındaki bölgeye Maveraünnehir deniliyor.

Video: Buhara


Aynı bölgede akan, ama Seyhun ve Ceyhun’a nazaran daha uslu, daha nazlı, daha bereketli bir başka nehir var: Zerefşan.

“Altın Saçan” manasına gelen Zerefşan, Tacikistan’da Pamir’de doğuyor, dağları aşıyor, sonra düze çıkıyor. Özbekistan boyunca akan Zerefşan, hiçbir göle, denize dökülmeden çölde kayboluveriyor.

Tacikistan’da peşine takıldığımız Zerefşan bizi önce Semerkant’a, sonra da Buhara’ya götürdü.

Su hayattır. Kuzeyde Seyhun, Güneyde Ceyhun, ortada Zerefşan, Maveraünnehir’e ve çevresine hayat veriyor.

Sovyet işgali sırasında bütün bu nehirlerin suları kontrolsüzce kullanıldı. Komünizm sadece insan kanını değil, Maveraünnehir’e hayat veren suları da sömürdü. Öyle ki, bugün artık o coşkulu Seyhun da, Ceyhun da Aral Gölü’ne varamadan kuruyup gidiyor. Aral Gölü’nün yerinde ise yeller esiyor.

Maveraünnehir’de bir zamanlar ırmaklardan su değil, mürekkep, kelimeler, ilim, hikmet akıyor, ırmakların kenarında gençler dünyayı aydınlatan bu ilim şerbetini kana kana içiyorlardı.

Sadece Zerefşan’ın hayat ve ilim verdiği Semerkant ve Buhara değil; bölgedeki Yesi, Merv, Herat, Belh, Otrar, Sütkent, Tirmiz, Cend, Karnak ve daha nice şehir hem dönemlerinin ilim merkezleri olmuş, hem de bugünün ilmi birikimine en önemli katkıları sağlamışlardı.

Buhara’ya yaklaşırken güneş kızıla boyanıp uçsuz bucaksız ovanın ardında kayboldu. Buhara’da güneş batıyordu ama Anadolu’da ikindi oluyordu.

O parlak günlerinin üzerinden asırlar geçmesine rağmen Buhara bugün bile dünya şehirleri arasında ne kadar farklı, ne kadar mümtaz bir yere sahip olduğunu ziyaretçilerine hemen hissettiriyor. Camiler, türbeler, en çok da eski şehrin neredeyse tamamını teşkil eden medreseler ziyaretçileri maneviyatıyla kucaklıyor, kuşatıyor. Toprak rengi tuğlalardan örülmüş evlerin arasındaki sokaklarda sanki İmam Buhari yürüyor, İmam Tirmizi O’nu takip ediyor. Medreselerde sanki hala Ahmet Yesevi, Abdülhalik Gücdüvani, Yusuf El Hamedani, Bahaüddin Nakşibendi ders veriyor, ders alıyor. Uluğ Bey sanki hala göğü izliyor, İbni Sina bir kadavranın üzerinde çalışıyor. İpek Yolu’nun merkezindeki Buhara’ya sanki hala kervanlar kitap taşıyor. Bağdat’ın, Mekke, Medine, Şam’ın talebeleri uzun, upuzun yolculukların ardından kendilerine bir medrese bulabilmek için yarışıyorlar. Mağrip’ten, Endülüs’ten, işittikleri tek bir kitabın peşine düşmüş seyyahlar kütüphanelere koşuyorlar. Sanki, medreselerden çıkan talebeler, kervanların arkasına takılıp Batı’ya, İsfahan’a, Rey’e, Bağdat’a, Şam’a, Konya’ya, İstanbul’a doğru yola çıkıyorlar. Alperenler camilerden dualarını alıp, at üstünde Kosova’ya, Saraybosna’ya, Viyana’ya yöneliyorlar. Dervişler, dillerinde zikirle, Anadolu’da bir köy bulmak, postu oraya sermek, asırlarca yıkılmayacak gönül tohumlarını saçmak için yarışıyorlar.

Buhara’da zaman durmuş… Zaman, Moğol istilası, Rus istilası öncesinde göğe asılıp kalmış. Yağmacılar ve işgalciler taş üstünde taş bırakmasalar, yazılı tek bir belgeye tahammül edemeseler de, Buhara’da ilim ve maneviyat yıkılmamış, kaybolmamış. İlim ve alimler Konya’ya, İstanbul’a akarken, Buhara ilminden, hikmetinden, manevi ikliminden, gururundan hiçbir şey kaybetmemiş.

Buhara, İslam tarihinde, Semerkant’la birlikte Mekke ve Medine’den sonraki en büyük ilim şehri. Buhara, Konya’nın, Bursa’nın, Edirne’nin, İstanbul’un hocası. Bugün Viyana sınırlarına kadar geniş bir coğrafyada ezan okunabiliyorsa, bu cihadın, bu gayretin, bu cesaretin merkezi Buhara.

Maveraünnehir, yani Seyhun ile Ceyhun Nehirlerinin arası, Zerefşan Nehri’nin çevresi, eğer istenilse, bugün de ilimle hayat bulabilir. Özümüzü fark etmekle başlar her şey. Buhara, özümüzü keşfetmemiz için, kendimizi tanımamız, hatırlamamız için bizi bekliyor, ziyaretçilerini bekliyor. Semerkant ve Buhara’ya sırtımızı dönmeyelim, yüzümüzü dönelim. Zira sadece ilim ırmakları değil, güneş de oradan doğuyor.

Cemaat namazdayken 12 dakikada 31 ağacı kestiler
Gündem
Cemaat namazdayken 12 dakikada 31 ağacı kestiler
Sakarya'nın Serdivan ilçesindeki bir caminin bahçesinde bulunan 31 çam ağacının, namaz esnasında 12 dakikada 4 kişi tarafından kesilerek götürülmesi güvenlik kamerasınca kaydedildi. Olayla ilgili 3 kişi gözaltına alındı.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.