Kalemim beni nereye götürüyor?
Kalemim beni nereye götürüyor?
Mürekkep ırmak, kalem kayık tabiatından olabilir mi?Zira yazmak, sürekli başkalaşan bir hal (kâlp) üzere, su gibi akışkan bir zeminde, kalem bineğiyle seyretmeye benzemektedir.Video: Kalemim beni nereye götürüyor?Bunu derken, akılları kabından boşu boşuna taşmaktan başka bir işe yaramayanların, “Hacı abi mürekkep mi kaldı, kalem mi; artık klavye devrindeyiz” deme ihtimallerini göz ardı etmediğim için şu bilgiyi istitraden burada paylaşma ihtiyacındayım:Kalem, İbnü’l-Arabî’ye göre (ontolojik fıtrat taşıyan) a’yân-ı sâbite, Carl Gustav Jung’a göre arketip, Mircea Eliade’a göre kök-imge’dir.Yaklaşık olarak aynı anlama gelen her üç terimle kalem, öz’ü sabit kalan, sadece şekli değişen şeydir; dolayısıyla bugün klavyedir, yarın daha başka bir şey olacaktır, ama öz’ünde hiçbir değişiklik olmaksızın varlığını daima sürdürecektir.A’yân-ı sâbite / arketip / kök-imge’nin mahiyetleri itibariyle, (değişen düzeylerde) İlâhî olanla irtibatları ise malumdur. Dolayısıyla kalem, İlâhî planda bir başlangıcı işaret ettiği kadar, bilgiyi ve onun kaydındaki sürekliliği de ifade eder. Zira o, Şehâdet Âlemi’nde, İlâhî Âlem’deki levh-i kalem’den nispetle, elde edilmiş bir sûrettir.O halde yazıma başlık olan soruyu, bu açıklamalar eşliğinde, analojik dille “mürekkep denizinde, kalemden bir kayıkla hangi bilgiye doğru yol alıyorum ve onun kaydını nasıl (hangi düzeyde) yapıyorum?” şeklinde sormam ve buna şu soruları da eklemem zorunlu hale gelecektir: Elimdeki kalem, İlâhî olanla irtibatlı olması esasıyla, aynı zamanda kulluğum yönünden beni Hakk’a dair bir sorumluluğun içinde tutmuyor mu ve ben Hakk’ın rızasının dışına düşmemek için, kalemimle (yazdıklarımla) O’nun hakkını gözetmek zorunda bulunmuyor muyum?Bunları sorduğumda, öncelikle levh’in Osmanlı Türkçesi’ndeki, sadece bir harfin değişmesinden kaynaklanan iki farklı anlamdan hangisini kendim için muteber saydığıma karar vermeliyim: Lam-vav-ha’dan oluşan levh ile lam-vav-he’den oluşan levh arasındaki farkı kast ediyorum. İlki, levha, tasavvufî bir ıstılâh olarak “Belli bir süreyle sınırlanmış yazı ve takdir” iken (Uludağ Sözlüğü), diğeri “Hoşça vakit geçirme işi; eğlence; oyun, gülüp oynama” demektir (Çağbayır Sözlüğü).Her iki okunuşuyla levh-i kalem’den elde edilmiş bir nispetin sûreti olarak kalemim, bana bu levh(-i kalem)’lerden hangisini daha muteber gösteriyor: kulluğumun teyidiyle Hakk’ın hakkını gözetmem bakımından göksel levh-i kalem’i mi, yoksa eğlenmeye, gülüp oynamaya göre dünyevî levh-i kalem’i mi?Mezkur sorularıma bağlı olarak, kalemin kendisini, öz ve suret olarak onunla ilişki biçimimi öne almama rağmen, kalem merkezli sorumluluğun veya sorumsuzluğun tahakkuk ettiği ilk yer olması bakımından, sözüm sanata dayanacaktır.Farz edelim ki, kalemimle murat ettiğim şey sanatkârlıktır. Dolayısıyla, bu muradıma erişmede yegâne vasıtam olan kalemim, yukarıdaki muteberlik esasına göre oluşan iki yolun çatına çıkartır beni. O sevkedendir, ben ise sevk edilenim. İki yol da benim içindir ve iki yolun tabiatı da kalemimde içkindir. Kalbim iki yoldan hangisine meylederse, kalemim önce (veya daha çok) onu aydınlatacak ve ona olan muhabbetimi bana daha sevimli (olumlu) gösterecektir.Murat etmek, istemektir. İstemek ise bir iddiâ taşır. Bu durumda sanatkâr olma iddiâsıyla, iddiâ ettiğim asıl şey nedir?Bunu sorduğumda, kalemim söz konusu iddiâ zorunluluğuyla yeni nitelikleri talep etmeyecek midir? Örneğin bir selâm (İslâm, teslimiyet), veya ben(cil)lik (kibir) niteliğini?Kalemimle, kısmen de deniz, kayık kelimeleri eşliğinde romantik bir kiple sorduğum ilk sorudan, kalemimin salt kendisinin büyük bir soruya dönüşmesi karşısında şimdi ne yapmalıyım?Kalemimin, cennet bahçesinden bir dal gibi bedenime bitişmesi!Cehennemden gelmiş kor bir ateş gibi yakıyor olması ellerimi!Kalemi neden elime aldığımı bilmememin bahşettiği cehaletin cazibesi!Mutlak Varlığın hükmü altına girmeksizin, yazı yoluyla varlık iddiası içinde serkeşlik edebilme ihtimalinin hazzı!Kalemin bana verilmiş (bir nimet) olduğunu hiç aklıma getirmeyip, onu elimin altında rast gele bitiveren, sıradan bir şey olarak temellük etmeye tenezzül ettiğimi sanmanın kibri!Ve kalem kalem, kelime kelime, kelâm kelâm çoğalan İsmet Özel dizeleri:“Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbitaşınacak suyu göster, kırılacak odunukaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimdebileyim hangi suyun saksısıyım ya rabbelalemintütmesi gereken ocak nerede?”Kaleme dair neyi sorarsam sorayım ve onu nasıl cevaplarsam cevaplayayım, son tahlilde görüyorum ki, o, benim kaderimdir.Onun beni götürdüğü yer, zaten benim gideceğim yerdir!O halde ikimizin de son durağı: Ya cennet, ya cehennemdir!
Bayram okumaları
Gökhan Özcan
Bayram okumaları
“Bu dünyada iyilik de kötülük de nispidir. Sana kötü gelen şey başkasına iyidir. Zehir senin için memat, yılan için hayattır... Çiftçi yağmur bekler, tuğlacı ister ki güneş daha da kızsın. Kainatın mimarı her şeyi bir hikmetle yaratmış ve zıtlar arasında denge kurmuştur. Müminin değerini kafirle arttırmış, güzelin güzelliğini çirkinle çoğaltmıştır. O halde hikmete itiraz etme ve hiçbir şeyin abes yere yaratılmadığını bil.”Mesnevi/Hazreti Mevlana“Bir insan olarak insanlığın bir parçasısın ve dola...
Taze sıkılmış insan canı
Gökhan Özcan
Taze sıkılmış insan canı
“Sanki her şey gözümün önünde tarumar oluyor, bense yerimden bile kıpırdayamıyorum” dedi canı sıkkın, hali o sıkıntıdan bıkkın olan. “Belki durduğun yeri değil, baktığın yeri değiştirmelisin” dedi canının sıkıntısıyla can ciğer olan.Kıyıda durduğu halde gözleriyle sele kapılmış canlar gibiyiz. Malum ki sel, hakikatiyle bağı zayıf olan her şeyi çer çöp kılar, önüne katar götürür. Bu manzaraya dalıp ayağını toprağa bastığını unutursan, senin hissiyatın da o çer çöple birlikte sürüklenir gider. Bel...
Maskeli balo ya da kuruntu
Maskeli balo ya da kuruntu
Böyle bir kıssa okumuştum:Adamın birinin, bir gece yarısı arabasının lastiği pat­lamış. Otomobilden inip tekeri onarmaya teşebbüs etti­ğinde bakmış ki, krikosu yok. Uzakça bir mesafede gö­rünen bir ışığı fark edince: “Gidip oradan kriko isteyeyim, demiş, gene de talihli sayılırım!” Işığa doğru yürürken de aklından geçiriyormuş: Şimdi bu adam, gecenin bu saatinde kendisini rahatsız ettiğim için kızacak, belki benden bir miktar para bile isteyecek. Video: Maskeli balo ya da kuruntuEğer böyle yaparsa, ben de ona, bu yaptığının komşuluğa sığmadığı­nı söylerim. Gene de ona, bu aleti kullanmak için 20 liradan kuruş fazla vermem. Ama o, 50 liradan aşa­ğısını kabul etmem derse?! Gecenin bu saatinde hem rahatsız edilmiş olacak, hem krikosunu arayıp bulma zahmetine katlanacak, hem de istediği para kendisine verilmeyecek! Kriko sahibi böyle düşünüp sonra da: “Ya 50 lirayı verirsin, ya da gidip kendine başka bir yer­de başka bir kriko bulursun!” derse, ne yapabilirdi? Bu düşünceyle, bizimkini yoğun bir öfke bastı. Kendi kendi­ne söyleniyordu. “Ne şu tekerim patlayaydı, ne de bir kri­koya ihtiyacım olaydı!” Böyle söylenip homurdanırken, kendini çiftliğin kapısı önünde bulur ve kapıyı çalar. Ev sahibi, üst kattaki pencereden başını uzatarak: “Kim o? Ne istiyorsun?” diye seslenince, öfkeli adamımız kapıya bir yumruk savurarak: “Senin de, krikonun da Allah belanızı versin!” diye bağırarak gerisin geri dö­nüp hızla oradan uzaklaşır. Otomobiline yaklaştığı sıra­da: “Krikon başına çalınsın” diye hâlâ söylenmektedir.Bu tiplerin siyaset ortamında da izdüşümlerine rastlanmıyor mu?Kendi öfkesini, kişisel zaafını keşfetme, irdeleme yerine; vehminin tuzağına düşerek etrafı suçlarlar. Kibrini tevazu kisvesine dönüştürüp bir yandan kendini aklarken bir yandan da etrafın anlayışsızlığına öfke yağdırırlar, çamur atarlar...Kendisi sütten çıkmış ak kaşıktır. Çevre ise kötüdür. Özellikle ona karşı kötüdür. Kendine önceden verilmiş nimetleri aklına bile getirmez. Acaba ben tek başıma olaydım bu başarılara ulaşır mıydım sorusu onu ilgilendirmez. Açıkçası onun böyle bir sorusu da yoktur. O, taktığı maskeyi, takındığı kişiliği kendi öz beni sanır.Carl Gustav Jung kişiliğin bu yönünü “persona” (maske) kavramıyla açıklıyor. Kişi olduğu gibi değil de toplumda nasıl görünmek istiyorsa ona uygun davranma eğilimindedir. Yani asal kişilik gizli kalır, başkasının onu görmesini düşündüğü kişiliğe bürünür. Ancak personanın aşırı duruma geçmesi kişiyi kendine de yabancılaştırır. Jung kişinin personayla özdeşlemesi haline enflasyon adını veriyor.Bergman’ın Persona adını taşıyan filminde kahramanlar birbirlerine karşı maskeleriyle ilişki kurarlar. Hiç biri kendi asal kişiliği ile ortaya çıkmaz. Hepsi de son kerte mutsuzdur.Maskeli baloda da insanlar dışarıya karşı nasıl görünmek istiyorsa yüzüne ona göre bir maske geçirir, bu, onun personasıdır. Ancak bu persona balo ortamında sevimlidir. Kişi balo salonundan ayrılırken maskesini yüzünde unutursa gülünç olur.Şu sıralarda maskesini yüzünde unutup ortalığa çıkanlara bilmem rastlıyor musunuz? Ben rastlıyorum. Ama gülmekten çok acınıyorum onlara...
Reddettiğin gölgende saklı
Hayat
Reddettiğin gölgende saklı
Yazar Johnson “Gölgene Sahip Çık” kitabında iyilerin ve kötülerin neler olduğunu, hangi din ve kültürde olursak olalım öğrendiğimizi söylüyor. Yazar reddettiğimiz özelliklerimizin ise kuytuya çekilip beklediğini dile getiriyor.
Yeni Şafak
Dalında çürüyen hayat
Gökhan Özcan
Dalında çürüyen hayat
“Ne yapacaksın?” diye sordu genç olan. “Bu sorunun hiçbir zamanda mantıklı bir karşılığı yok!” dedi daha az genç olan, “Ne geçmişte, ne şimdide, ne gelecekte...” Bugüne, yarını kurtarmak için uyanıyorum. Bir sonraki adımın teminatı olsun diye bütün adımlarım. Bu yıl gelecek yılların tarlası, beklentilerimi o tarlaya ekip dikiyorum. Söylediğim her söz, daha sonra söyleyeceğim çok daha önemli bir başka sözün girizgâhı niyetine... Çocuklarıma koyduğum bütün kurallar, geleceklerini kurtarmak için......
Canı olan sorular
Canı olan sorular
Yeni zamanlarda insanlar, diliyle aksini söyleyip dursalar da, hayatın sınırlarını beş duyuyla ulaştığı yerde noktalamayı bir zihinsel alışkanlık haline getirdiler. Modernliğin getirdiği yeni algı sınarlarına farklı şekillerde de olsa intibak eden inançlı gruplar için de bunun ötesinde bir şey söylemek giderek zorlaşıyor. Gündelik faaliyetlerin hemen hepsinin fizik dünyada olan bitenle sınırlı kaldığı bir yaşantının, en genel anlamıyla ‘inanç’ olarak nitelediğimiz şeyleri neresinde tuttuğunu, anlamlandırdığını ve yaşattığını pek fazla merak eden de yok.Video: Canı olan sorularKime sorsanız bir şeye, bir şeylere inandığını söylüyor oysa. Tanrı’ya inanmayanlar dahi böyle, onlar da tanrısızlığa inanıyor, yani Tanrı’sı olmayan bir hayata... Peki ama ‘inanan’ı bu kadar çok olan bu fizik dünyanın metafiziği nerede? Metafizik meraklardan, arayışlardan, yönelimlerden kendilerini bu kadar uzakta tutan bütün bu kalabalıklar, ‘inanç’ olarak benimsedikleri şeyleri hayatlarının neresinde saklıyor? Belki bu kadar keskin ifade etmemeli bu meseleyi. Aslında birçok metafizik unsur var hayatımızda. Ancak bu unsurlar, aramaya çıkılmış, tek tek tecrübe edilmiş, hissedilmiş değerler ortaya çıkmıyor. Bunlar bir tür metafizik konserve olarak fabrikadan halka üretilip dolabımıza konmuş, oradan açlığı yatıştırıcı abur cuburlar olarak soframıza gelen şeyler daha çok... Stilize edilmiş, kişileri zihinsel sancılanmalara sevketmeyecek, yormayacak, tablet halinde yutulan, iyi kötü haz da veren müsekkinler... Bizi hakikatimize götürecek yollar, bu uzun yoldan caydıracak seyyar satıcılarla dolu adeta... Hakikatten birkaç paket alıp, uzun yol meşakkatinden kurtulmuş olduğumuzu sanıyoruz muhtemelen. Meraksızlığın bu kadarı, merakın muhtemel bütün ‘büyük ikramiye’ beklentilerinin amortiden hallice hazırcevaplarla giderilmekte olmasıyla açıklanabilir ancak. “Bütün düşüncelerimin güneşin etrafında dönen gezegenler gibi Tanrı’nın etrafında döndüğünü ve karşı konulmaz bir şekilde Tanrı’ya ilgi duyduğumu görüyorum. Eğer bu duyguya karşı çıkmaya çalışşaydım bunu en büyük günah olarak görürdüm” diye yazmış psikoloji ve psikiyatride yeni ufuklar açan Carl Gustav Jung. Durup dururken aklımıza bir şey geliyor. Sebepsizce... Peki nereden geliyor? Bunu kendimize soruyoruz, aklımıza başka bir çok yeni soru geliyor? Muhtemel ki izini sürsek, bütün o sorulardan da yeni sorular türeyecek ve zihnimize üşüşecek. Nasıl olabiliyor bu? Az önce sebebini hiç bilemediğimiz bir şekilde aniden aklımıza düşen bir sorudan zihin uzayımızda sürekli genişleyen bir sorular gezegeni ortaya çıkıyor? Bir soru, zihnimizde bir çok yeni soruya kapı açıyorsa, demek içimizde muhtemel bütün ihtimallerden yeni sorular üreten bir mekanizma var. İyi ama zihnin yeni sorulara geçebilmesi için, o ilk soruya kendi içinde az ya da çok bir cevap bulabilmesi, anlamaya doğru küçük de olsa mesafeler alması gerekmez mi? Bu nasıl olabilir? İçimize düşen ve o ana kadar cevabını hiç düşünmemiş olduğumuz soru, cevaba dair bize o mesafeyi kazandıracak kazanımları nereden elde ediyor. Bu bir anlamda içimizde bir cevap mekanizması da olduğunu göstermez mi? Soru yoktu, var oldu. Cevap yoktu, birçok başka soruyla o da içimizde yeni ufuklar açtı ve biz anlama yolunda mesafe aldık. Bizler artık üstünde çok durmuyor olsak da, bunun insan hayatındaki en sihirli şeylerden biri olan ‘düşünme’ kabiliyetine dair bir hikaye olduğunu söyleyebiliriz. Bir an önce olmayan, bildiğimiz hiçbir tetikleyicisi olmadan zihnimize düşen bir soru, o sorudan bir ağacın filizlenip ulu bir ağaca dönmesine benzer şekilde varlık kazanan bir anlam evreni... Toprak, tohum, ağaç... Şimdi yeni birsoru: Bu hikayenin ‘can’ı nereden?
İsveç duyurdu: Güçlü sabotaj delillerine ulaştık
Dünya
İsveç duyurdu: Güçlü sabotaj delillerine ulaştık
İsveçli Savcı Mats Ljungqvist, Baltık Denizi'nde, Rusya'ya ait Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 boru hatlarında yaşanan ve İsveç sahasında bulunan gaz sızıntılarına yönelik araştırmalarda sabotaj şüphesinin güçlendiğini bildirdi.
Diğer

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.