Katili affetmek
Katili affetmek

Medine-i Münevvere’de, kış mevsiminde sıklıkla görülen tipik bir sabah ayazı… Sabah namazını Mescid-i Nebevî’de eda ettikten sonra, Bâkî Kabristanı’nı ziyarete geçiyoruz. Bana refakat eden İsmail Furkan Yurdakul kardeşimin ilk Medine seferi olduğundan, benim için bir nevî rehberlik vazifesi oluyor bu ziyaret. Kabristan’ın girişinde Hz. Peygamber’in eşlerinin, kızlarının, torunlarının ve diğer yakınlarının bilinen mezarlarında duraklıyoruz önce. Sonra arka taraflara doğru yürüyoruz. İmam Mâlik bin Enes’i, Uhud ve Harre şehitlerini, Sa’d bin Muaz’ı, Ebû Saîd el Hudrî’yi, Osman bin Maz’un’u, Hz. Osman’ı, Halîme-i Sa’diyye’yi selamlayarak ilerliyoruz. Nihayet en geride, küçük bir kalabalığın ortasından bir toz bulutunun yükseldiğini görüyoruz. Bir defin merasimi bu. “Haydi gel” diyorum İsmail’e, “yakından bakalım, bunu da gör.” Kalabalığa doğru ilerliyoruz.

Biraz evvel, Mescid-i Nebevî’de namazını kıldığımız cenazelerden biri olmalı bu. Hz. Peygamber’in emri uyarınca, ölünün hızlıca gömülmesi için acele edildiğinden, biz yaklaşana kadar, defin çoktan tamamlanmış, dualar ediliyor. Kenardan bir süre izliyoruz. Bir yandan da, Bâkî Kabristanı’na yüzyıllardır tevdî edilen yüz binlerce Müslümanın hikâyesini hatırlayarak… Derken, bizim yanımızda, hem toz-topraktan hem de sabahın ayazından korunmak için başını örtüyle sarmış biri dikkatimi çekiyor. Hava henüz alacakaranlık olmasına ve yüzü de net görünmemesine rağmen, onu tanıyorum: Cemal Kaşıkçı’nın en büyük oğlu Salâh.

Selam veriyorum, musafaha ediyoruz. Hafif şaşkın, “Nerden tanışıyoruz?” diye soruyor. Haklı. O zamana kadar hiç tanışmadığımızdan, onu selamlayışım biraz sürpriz. “Malum haberlerden, televizyondaki röportajlarınızdan” diye izah ediyorum. O anda, şaşkınlığı -kelimelerle izah edemeyeceğim- bir hüzne dönüşüyor gözlerinde. Yüzüme dikkatle, acı bir tebessümle bakıyor. Babasına rahmet, kendisine de sabır dilerken, bu defa sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz da dertleşiyormuşuz gibi samimi bir hava oluşuyor aramızda. Ayrılırken, yine gözlerine bakıyorum. Gördüğüm, derin ve tarif edilmez bir hüzün. “Vefat eden kişi yakınınız mıydı?” soruma, “Arkadaşımdı” diye cevap veriyor. Vedalaşıyoruz.

Kabristandan çıkarken, Medine-i Münevvere ufukları aydınlanmaya başlıyor. Benimse aklımda, “Peygamber şehri”ni sonsuz bir muhabbetle seven Cemal Kaşıkçı’nın vasiyeti: “Öldüğümde, Bâkî Kabristanı’na gömülmek isterim.” Heyhat ki, Bâkî’ye defin şöyle dursun, bir cesedi ve mezarı bile yok bugün.

Ramazan Bayramı’na birkaç gün kala, Salâh Kaşıkçı’nın Twitter üzerinden yaptığı, “Babamızın katillerini affediyoruz” açıklamasını okuyunca, koronavirüs salgınından hemen önce, ocak ayının son günlerindeki Medine-i Münevvere ziyaretimiz sırasında onunla karşılaşmamız ve sohbetimiz aklıma geldi. Sonra, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la tokalaşırken onun yüzüne bakışındaki keskin ifade… İkisinde de, Salâh’ın gözleriydi konuşan. Ve o gözler yalan söylemiyordu. “Salâh” dedim, “Babasının katillerini kendi kendine ve gönüllü biçimde affetmiş olamaz.”

2 Ekim 2018 günü, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, ülkesinin İstanbul’daki başkonsolosluk binasında öldürülmesi, cesedinin parçalara ayrılması ve bina dışına çıkarılarak yok edilmesi, Ortadoğu yakın tarihinde şahit olunan en vahşi hadiselerden biri şüphesiz. CIA’in bile emri bizzat Muhammed bin Selman’ın verdiğine hükmettiği suikastın ardından Suudi hükümetinin sergilediği vurdumduymazlık ve laçkalık ise, ancak “köpeksiz köyde değneksiz gezmek” deyimiyle açıklanabilir.

Sırtını ABD ve İsrail’e yaslayan, bu sayede tahtını garantiye alabileceğine inanan, ülkesinde sesini yükselten veya yükseltme potansiyeli taşıyan herkesi bir şekilde susturan çılgın Veliaht, Kaşıkçı’yı devreden çıkardıktan sonra, ailesini de zorla sulha razı etmiş görünüyor. Böylece, “Kaşıkçı’nın laneti”nden yakasını kurtarabileceğine inanıyor. Ama gözden kaçırdığı şu: Kendi eliyle, ölümsüz bir sembol yaratmış oldu. Bu sembol, giderek daha fazla karşısına dikilecektir. Nitekim Salâh Kaşıkçı’nın af açıklamasının akabinde, dünyanın çok farklı noktalarından yükselen reaksiyonlar ve “Ailesi affetse de, katilleri biz affetmiyoruz” karşı açıklamaları, buna işaret ediyor.

“Seyyid Kutub idam edilmeseydi veya Ali Şeriati suikasta kurban gitmeseydi, fikirleri ve kitapları kitlelere böyle tesir eder miydi?” diye hep düşünmüşümdür. Cevabım: Etmezdi. Şimdi aynı soruyu Cemal Kaşıkçı için soruyorum ve aynı cevabı veriyorum.

Cemal Kaşıkçı'nın ailesi katilleri affetti: Oğlu affetme nedeni olarak ayeti gösterdi
Dünya
Cemal Kaşıkçı'nın ailesi katilleri affetti: Oğlu affetme nedeni olarak ayeti gösterdi
İstanbul'da bulunan Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda öldürülen Cemal Kaşıkçı'nın ailesi katilleri affettiklerini açıkladı. Cemal Kaşıkçı'nın oğlu Salah Kaşıkçı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada "Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez." ayetini paylaştı.
AA
Hüseyin Bektaş’tan “Geç Gelen Hüzün”
Hüseyin Bektaş’tan “Geç Gelen Hüzün”

Hüseyin Bektaş’ın Geç Gelen Hüzün adlı şiir kitabı nihayet elime ulaştı.

Okudum, ama bir şiir değerlendirme yazısı olmayacak bu yazı; Demetevler’de bir araya gelmeleri takdir edilmiş bir grup gencin ve hassaten Hüseyin Bektaş’ın kısa hikayesi olacak daha çok.

Demetevler’de bir araya gelmeleri takdir edilenler kimler?

Recep Yumuk, Yusuf Ziya Cömert, Cemal Şakar, Hüseyin Bektaş, Ali Sali, Mustafa Yılmaz, Mehmet Ercümen, ille de merhum Ramazan Dikmen ve bu fakir.

12 Eylül darbesine çıkan günlerde yaşanan iç savaşta, edebiyata tutunarak kendilerini korumaya çalışan bir grup genç!

Recep Abi Akabe Kitabevi’ni işletiyor, deyim yerindeyse bilgimizin, edebiyat ilgimizin çeşmesini akıtıyor.

Diğerlerimiz öykücü, şair ya da iyi okur; Mavera ve Aylık Dergi ise iki mesenliğimiz!

Bu dergilerin birinde yazan, diğerinde yazmıyor fakat, Aylık Dergi’de yazanlar Mavera’daki sohbetleri hiç kaçırmazlarken, Mavera’da yazanlar da Aylık Dergi’nin her yeni sayısında paketleme hizmetine katılmaktan geri durmuyorlar.

“Takdir” kelimesini şunun için kullandım: birkaç yaş farkıyla aynı kuşaktan olan bu arkadaşlar, adeta birbirlerini eğitiyorlar, terbiye ediyorlar; bilgiyi paylaşmada, edebiyata bilenmede, birbirlerinin yazdıklarını kıyasıya eleştirmede adeta yarışıyorlar. Bu ancak Rabbimiz’in takdiriyle olabilir, sonuçlarıyla da yine O’ndan gelen değerli bir nasiptir.

İsimlerini zikrettiğim arkadaşların birçoğu gibi Hüseyin de ‘Dursunbey’lidir.

Hüseyin’in hemşehrilerinden farkı daha kavruk, mülayim, sessiz, ziyadesiyle düşünceli ve sanki hüzün menzilinde mukim olmasıdır.

Hal böyle olunca, edebi ünsiyetini önce şiirle kurması da doğaldı Hüseyin’in.

Aylık Dergi, Mavera ve Yönelişler’de yayımlandı şiirleri... 1981’de başlayıp 2016’da bitirdiği Gıyabında Şarkılar adlı şiirini de sayarsak, öğrencilik devrinden on bir şiiri yer alıyor kitabında. Bunlar Hüseyin’in kısa, diğer ifadeyle kelime ekonomisini fazlaca önemsediği şiirler. Doksanlı ve iki binli yıllarda yazdığı şiirler ise daha uzun soluklu, kelime bakımından da daha etli şiirler.

Aslında bunu şunu söyleyebilmek için vurguluyorum: Hüseyin, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara’da kısa bir süre daha kaldı ve ardından memleketine gitti. Gidiş o gidiş!

Elbette mecburiyetlerinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama bu gidişiyle birlikte edebiyattan ve dolayısıyla şiirden de uzaklaştı Hüseyin.

Kitaptaki şiirlerinden anlıyoruz ki, çok uzaklaşmamış aslında; şiir yazmaya devam etmiş.

Nitekim Kayıtlar’da ve Hece’de yer almış şiirleri ama şöyle bir şey olmuş sanki: Hüseyin, şiir yazmaya devam etse de, şiirini besleyen ortamdan uzaklaştığı için, şiir dilinin gerektirdiği özgünlükten ve ekonomiden az biraz uzaklaşmış. Bizim Cafer Turaç’ın kendi şiirleri için söylediği gibi, o da sanki kısa/dar zamanlarda ancak yazabildiği için, şiirleri uzun düşmüş.

İşin ilginç yanı, Hüseyin’in şiirini doğrudan etkileyen bu uzaklığın ve sonuçların farkında olması. Fakire ithaf ettiği Gittikçe Büyüyen Acıların Uğultusu adlı şiirinde bunları şöyle dizeleştiriyor:

“Ancak içime sinmiş çöl rüzgârlarıyla ulaşan bir feryat

Uzanamayan ellerimin utancı beyaz sayfalara

Dar köşelerimde gizlenmiş haylazlıklar

Bu, kilise kokulu kadınların saçları hep

Koşamayan dizlerimin prangası, kilometrelerce uzaklık

Hayata hayasızca uzanan ellerimin kiri gibi taşıdığım

İstanbul şehrinin sokaklarındaki arsız martılar

Budalaca acıyan gözlerimin kayması işte bu kasaba

Hayrın ve şerrin boynumdaki izleri

Söylenmemiş

Gelmeyen ve gitmeyen bütün selamlar”

Cemal Şakar ile Hasan Aycın abi Balıkesir’deyken, onları görebilmek için bazen oraya düşürürdüm yolumu. Hüseyin de orada olmasına rağmen görüşemezdik nedense? Ona iletilmek üzere, Cemal’e selamlar emanet ederek dönerdim. Demek ki, Cemal doğru iletmiş o selamları, Hüseyin de doğru almış.

Yusuf Ziya, Hüseyin’in kitabıyla ilgili yazısında, bir arkadaşın “Anlamıyorum bunları, gidecektiniz niye geldiniz” sözünü zikrederek, bir manada Hüseyin’e de sitem ediyor. Bunun nedeni sanırım şu düşündüğüm şeydir: Hüseyin’in kitabına uygun gördüğü ad, ironik olarak asıl kitabının çok geç gelişini söyler ve belgeler gibidir.

Öte yandan, Demetevler grubumuzdan hiç kimsenin Yusuf Ziya kadar vefakâr olmadığını biliyorum ama konu Hüseyin olunca şu soruyu da sormadan edemiyorum: Merkezde kalması için elinden tutan oldu mu ki Hüseyin’in, taşraya gitmesin?

Kendi adıma, dostum olarak zaten hiç kaybolmamıştı Hüseyin, şiirleriyle de artık yanı başımda olduğu için çok memnunum.

Ramazan başlarken Âlimi öldürmek
Ramazan başlarken Âlimi öldürmek

Bütün insanlığı aynı anda sarsan, onları kendine getiren, hayatlarının, dünyadaki varlıklarının anlamını sorgulatan bu boyutuyla son derece etkili bir muallim gibi Koronavirüs bir yanda.

Diğer yanda, bu etkili muallim, bu hatırlatıcı, bu uyarıcı yetmiyorsa, üstüne bir de her sene rutin olarak gelip tekrar bu dünyadaki varlığımızı, Allah’la, âlemle, dünyayla, diğer insanlarla olan ilişkimizi, hukukumuzu bütün anlamlarıyla birlikte, bizi içine çekerek, yoğurarak, kutsayarak, arındırarak, yaşatarak hatırlatan, öğreten Ramazan ayı.

Üstüne bir de içinde bulundukları, insanı hayatıyla, onuruyla, kutsayıp emin kılmış beldenin ilk insana kadar uzanan ve havasına, suyuna, ağacına, taşına sinmiş bin bir ibretle dolu hafızası….

Bunların hiçbiri ne yazık ki, insan kulak vermediği zaman, görmek istemediği zaman hiçbir şey öğretmiyor, hiçbir şey söylemiyor.

Koronavirüs belasıyla imtihan edildiğimiz günlerde başlayan Ramazan ayının ilk gününde kutsal beldede tutuklu çok sayıda önemli İslam âlimlerinden, aynı zamanda insan hakları için, insanlık onuru için mücadele etmekte olan Dr. Abdullah el Hamid açıkça ve taammüden uygulanan tıbbi ihmal yüzünden zindanda hayatını kaybetti.

2012 yılından beri aralıksız olarak hapiste bulunan el-Hamid, reformcu kişiliğiyle ve aynı zamanda son derece renkli bir entelektüel kişiliğiyle biliniyordu. İyi bir şair, iyi bir yazar ve sempatik kişiliğiyle bilinen el-Hamid’in hapiste tutulma gerekçesi sisteme karşı sergilediği radikal bir muhalefet veya bir örgütlenme de değil. Suudi Arabistan’da yönetimin reforma tabi tutulması gerektiği ve üstelik bunun sistemi yıkarak, Suud Hanedanını devirerek değil, yine Hanedanın varlığında sistem içinde yapılacak bazı düzenlemelerle gerçekleşebileceğini söylüyordu. İslâm’ın Şûra prensibine daha fazla ağırlık verilerek bunun gerçekleştirilebileceğini söylerken aslında Merhum Cemal Kaşıkçı’nın henüz muhalif değilken talep ettiği türden bir reform talep ediyordu.

Aslında Kaşıkçı, Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda katledilmeden sadece iki hafta önce verdiği bir televizyon mülakatında, Suudi Arabistan’daki tutuklulardan bahsederken bizzat Muhamed el-Hamid’in ismini özellikle zikretmiş ve onun hapiste tutulma gerekçesini anlayamadığını ve onunla tamamen aynı paralelde düşündüğünü söylemişti.

Gerçi Kaşıkçı’nın da aynı konuşmada ve sonradan birçok zeminde ifade ettiği gibi şu anda Suudi Arabistan zindanlarında ağır koşullar altında, tıbbi yardım almadan tutulan âlimlerin ve aydınların suçları bundan bile daha az. Yazdığı kitaplarla İslâm’ı gençlere ve yeni nesillere sevdiren, İslâm’ın sempatik yüzü Selman el-Avde, Avad el-Karni, Ali el-Ömeri ve diğerleri. Bunların hapiste olma gerekçeleri yönetime muhalefet etmiş olmaları, hele isyan etmeleri, isyana kışkırtmaları değil. Belki suç tarihine kaydedilecek tuhaflıkta bir suçları var bunların: Susmuş olmaları, yani veliaht prensin Katar ve Yemen’deki uygulamalarıyla birlikte diğer akla zarar uygulamalar ortaya çıktığında, bu âlimler susmuşlar. Ses çıkarmamışlar. Bu suskunlukları onların muhalefetlerine delil sayılmış ve hapse atılmışlar. Oysa onlardan beklenen bu uygulamaları alkışlamaları ve abartılı cümlelerle, âyet ve hadisleri çarpıtarak övmeleriydi.

Kaşıkçı bu duruma şöyle isyan etmişti: “Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın her yanında fikir özgürlüğü düşündüklerini söyleme özgürlüğüdür, Suudi Arabistan’da susma özgürlüğü yok. Söylediklerinizden dolayı değil, söylemediklerinizden dolayı suçlanıyorsunuz.”

El-Hamid ise, bu kadarlık reform çağrısına hükümetin verdiği tepki üzerine şunu söylemişti: “Bu kadar barışçıl söylemlerle reforma çağıranları hapse atıp öldürdüğünüz zaman, devrimci bir değişimin önünü açmış olursunuz, benim için ziyanı yok.”

Veliaht Prens’in “Ilımlı İslâm” satmaya çalıştığı bir dönemde bu âlimleri zindana tıkarak bunlara yapıştırmaya çalıştığı dinsel bağnazlık ve fanatizm bu isimlere hiç yapışabilecek özellikle de değil. Selman el-Avde, diğerlerinin yanı sıra, daha önce de yazmıştık, Suudi Arabistan’ın Vehhabi şekilciliği ve aşırılıkçılığının etkisinde olduğu dönemde bile onlara karşı verdiği fetvalarla göze çarpan bir isimdi. Kadınların araba sürmelerinin kısıtlandığı dönemlerde bu yasağın saçma sapan olduğunu, Asr-ı Saadet’te hiçbir kadının deveye binmekten menedilmediğini hatırlatarak gayet ironik bir üslupla anlatıyordu. Gençlerin istihbarat marifetiyle Afganistan’a sözümona Cihad’a sürüklendiği dönemde, bunun Cihad olmadığını anlatıyordu. Cihad ilim tahsiliydi, kendini yetiştirmek, vatanını iyileştirmek, insana hizmet etmekti.

Aslına bakarsanız bu âlimlerin hepsi bugün Arapların bir silkiniş için, bir ihya için, içinde debelendikleri cendereden çıkabilmek için ihtiyaç duydukları yol haritasını gösteriyorlar. Kendilerini ihya etmek için çırpınan âlimlerini hapsetmek, öldürmek, ne kötü bir yol. Bu, peygamberlerini öldüren kavmin yaptıklarından ne kadar farksız.

Sizi ihya eden bir çağrıyı susturmaya, çağrı sahibini öldürmeye çalışmak nasıl bir cahiliye.

Cemal Kaşıkçı cinayetinde yeni gelişme: Evine girip pasaportunu çalmışlar
Dünya
Cemal Kaşıkçı cinayetinde yeni gelişme: Evine girip pasaportunu çalmışlar
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suud yönetiminin emriyle katledilmesine ilişkin soruşturmada ‘tanık’ sıfatıyla ifade verdi. Aktay, Kaşıkçı ile ortak bir arkadaşının kendisine anlattığı önemli bir ayrıntıyı savcılıkla paylaştı.
Yeni Şafak
Yerli işbirlikçiyi açıklayın: Kaşıkçı cinayetinde 2,5 saatlik görüşmenin notları ortaya çıktı
Dünya
Yerli işbirlikçiyi açıklayın: Kaşıkçı cinayetinde 2,5 saatlik görüşmenin notları ortaya çıktı
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile Suudi Başsavcılığı arasında yapılan 2,5 saatlik görüşmenin ayrıntıları ortaya çıktı. Başsavcılığın, Kaşıkçı cinayetinde yerli işbirlikçinin kim olduğu sorusu cevapsız bırakıldı. Görüşme iddianameye, “Suudiler çelişkili ve gerçeğe aykırı açıklama yaptı” ifadeleriyle girdi.
Yeni Şafak
Suikast timinden aşağılık talep: Kaşıkçı’nın ailesine para verelim
Gündem
Suikast timinden aşağılık talep: Kaşıkçı’nın ailesine para verelim
Kaşıkçı’nın katillerinin yargılandığı S.Arabistan’daki davayı izleyen Türkiye’nin Riyad Büyükelçiliği görevlileri ilginç notlar aldı. Buna göre sanıklar duruşmalara kelepçesiz getirildi. Kaşıkçı’nın bedenini parçalara bölen adli tıpçı Salah M. Al Tubaigy ise Kaşıkçı’nın ailesine diyet ödemeyi teklif etti.
Yeni Şafak
Katliamdan bir gün önce izinden geldi: 5 bavul konsolosluk binasına getirildi
Dünya
Katliamdan bir gün önce izinden geldi: 5 bavul konsolosluk binasına getirildi
S. Arabistan Başkonsolosu Muhammed Uteybi’nin gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledildiği günden bir gün önce çıktığı 3 haftalık izinden döndüğü ortaya çıktı. İddianameye yansıyan kamera kayıtlarına göre konsolosluk binasına 5 bavul getirildiği saptandı. Bavullar 3 kişi tarafından farklı zamanlarda binaya sokuldu.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.