Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Hadisiz bakandan çirkin tavsiye: 
Camilerde LGBT vaazı verilmeliymiş
Dünya
Hadisiz bakandan çirkin tavsiye: Camilerde LGBT vaazı verilmeliymiş
Fransa’da Macron hükümetinin ülkedeki İslami kurumlara yönelik baskıları her geçen gün artıyor. Vatandaşlık İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Marlene Schiappa, saygısızca “Laiklik sözleşmesini imzalayanlar, Fransız Cumhuriyeti yasalarında olduğu gibi camilerde ‘eşcinselliği’ teşvik edici vaazlar vermeli” ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak
Fransız Bakan haddini aştı: Camilerde eşcinselliği teşvik edici vaazlar verilsin
Dünya
Fransız Bakan haddini aştı: Camilerde eşcinselliği teşvik edici vaazlar verilsin
Fransa’da İslam’a karşı savaş açan Macron yönetimi, Müslümanların kutsallarına ve değerlerine yönelik çirkin söylemlerini sürdürüyor. Ülkenin Vatandaşlıktan Sorumlu Devlet Bakanı Marlene Schiappa, camilerde eşcinselliği teşvik edici vaazlar verilmesini önerdi.
Yeni Şafak
Almanya’da ‘sapıklık’ eğitimi
Dünya
Almanya’da ‘sapıklık’ eğitimi
Almanya’nın Stuttgart kentinde öğrencileri arasında Türklerin de olduğu anaokulunda büyük skandal yaşandı. 3-6 yaşındaki minikler “çocukların cinselliğini pekiştirme odası” denilen yerde çıplak olarak soyunduruldu, birbirlerine dokunmaları istendi. Rezaleti öğrenen aileler savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Yeni Şafak
ABD'de 4 yaşındaki çocuğa 'cinsiyetsizlik' adı altında istismar filmi
Dünya
ABD'de 4 yaşındaki çocuğa 'cinsiyetsizlik' adı altında istismar filmi
ABD'nin Kansas eyaletinde yaşayan 18 yaş altı çocukların trans yaşama nasıl ayak uydurduklarını anlatan film tepkilere neden oldu. Filme konu olan çocuklardan en küçüğünün henüz 4 yaşında olması dikkati çekti. Kasım ayı içerisinde yayına giren Transhood isimli filmi izleyenler bunun açık bir şekilde "çocuk istismarı" olduğunu vurguladı. Sosyal medyada yayılan bir videoda 4 yaşındaki erkek çocuğu Phoenix'in nasıl hissettiğini sorduklarında 'kız gibi hissettiğini' söylemekten utandığı görüntüler büyük tepki topladı.
Yeni Şafak
Papa, eşcinsellik ve Katoliklik
Papa, eşcinsellik ve Katoliklik
Papa, eşcinselliği onaylayan açıklamalarda bulundu. Katoliklik, başlangıçta en katı din yorumuydu. Mesela 17. yüzyılda verdiği kimi aforozları daha 1960’lı yıllarda kaldırdı. Kendini “evrensel hakikat” gördüğü için self-kritiğe tenezzül bile etmedi. Bu nedenle yüzyıllar süren günahlar ve dogmatizmler içinde yaşayıp durdu. Bilim adamlarını yaktı, Müslümanları ve Yahudileri zorla Hristiyanlaştırdı, insanları evlerinden ve yurtlarından zorla göç ettirdi. Sorgulayan ve yeni mezhepler kurmaya giden P...
Netflix CEO'sundan Suudi Arabistan'daki "Cemal Kaşıkçı" sansürüne ilişkin itiraf
Dünya
Netflix CEO'sundan Suudi Arabistan'daki "Cemal Kaşıkçı" sansürüne ilişkin itiraf
Netflix, 2019'da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın, gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti nedeniyle eleştirildiği bir programı Suudi Arabistan'da yayından kaldırma karşılığında, 'pedofili' ve 'eşcinsellik' içerikli videoları bu ülkede yayınlamalarına izin verildiğini açıkladı. Patriot Act'in ilgili bölümünü yayından kaldırmanın karşılığında, 'Queer Eye,' 'Sex Education' ve 'Orange is the New Black' gibi programları Suudi Arabistan'da yayınlama şansları olduğunu belirten Netflix'in CEO'su Reed Hastings, 'Bu tedirgin edici bir tavizdi, bunu onaylamamız kolay olmadı ama bu adımın iyi olduğunu düşünüyoruz' sözleriyle kararını savundu.

AA
Bir bina, bir kitap, bir film
Bir bina, bir kitap, bir film

Üç meselem var bugün… Üçünü de birbirine bağlayan ortak mekân ise Kahramanmaraş.

İlki bir bina… Kahramanmaraş’ın tam kalbinde yer alan sarılı, kırmızılı, mavili bu bina, googleda “dünyanın en saçma binası” araması yapıldığında ilk sonuç olarak çıkıyor karşınıza.

1994 yılında İl Özel İdaresi olarak yapılan bu binanın şehre yaptığı en büyük kötülük çirkinliği değil. Vaktiyle “mimari ödül” kazanan bu bina, heyula gibi varlığı ile şehrin ölçeğini bozuyor. Şimdi yeniden gündemde bu bina... Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, bu binayı yıkıp çevresi de dâhil olmak üzere şehre bir kent meydanı kazandırmaya karar vermiş.

Şehirlerin ölçeği vardır elbet. Seneler, hatta yüzyıllar içerisinde oluşan bu ölçek, peş peşe verilen kötü kararlarla yerle yeksan olabilir. Dolayısıyla bir turizm değeri olarak pekâlâ pazarlanabilecek olan “dünyanın en saçma binası”, bir başka büyük değeri, yani şehrin ölçeğini bozduğu için yıkılmalı ve yerine şehre “insana göre bir meydan” kazandırılmalı.

Tespiti Kahramanmaraş’tan hareketle genele teşmil etmek gerekirse… Boğucu bir hal aldı şehirlerimiz. Ve şehirlerimizi bu hale şu ya da bu kişiler değil, yöneticiler ve mimarlar getirdi. Mesele sosyal medyadan eleştiri yapmak olunca “şehirlerimiz mahvoluyor şarkısı” çağıran mimarlarımıza bu bakımdan çok şaşırdığımı da söylemiş olayım. Yahu arkadaş. O projeleri, hem de “ödül alarak” siz çizdiniz. Sizin “büyük hoca” dediğiniz adamlar çizdi. Sadece Kahramanmaraş’ta da değil üstelik. Mersin, Kayseri, Kocaeli vd. “büyük mimar imzalı” heyula gibi, ölçeksiz binalarla dolu. Biraz özeleştirinin vakti geldi de geçiyor zannımca.

Gelelim ikinci meseleye. Yani Kahramanmaraş yolculuğum esnasında okuyup bitirdiğim Aytekin Yılmaz imzalı “Son Diktatör” kitabına. Vadi Yayınları’ndan yayınlanan bu kitap, “Türkiye’nin en saçma terör örgütü” olan PKK’yı içeriden ele alan çok ama çok önemli bir kitap.

Aytekin Yılmaz, PKK’dan 10 yılı aşkın süre içeride yatmış, PKK’nın hapishanelerde kurduğu “akıl dışı düzen”i en ince detaylarına kadar yazmış bir isim. Bence kitabın iki büyük başarısı var. İlki, Kürt kimliğini önemseyen bağlılarını “ilkel milliyetçi kişilik” olarak tanımlayan PKK’nın zamanla nasıl bir “Kürt ırkçısı yapı”ya dönüştüğünü bütün çıplaklığı ile anlatması. İkincisi ise zaman zaman Türk medyasında bile “özgürlük savaşçıları” olarak lanse edilen PKK’nın nasıl da baskıcı, faşist, otoriter bir “tek adam rejimi” ile yönetildiğini belgelemesi.

PKK koğuşlarında dilediğiniz kitabı gönlünüzce okumak yasak mesela. Sebebi “devrimci kişilik zarar görebilir.” Yine aynı koğuşlarda gündüz on dakika bile olsa uyumak yasak. Sebebi “gerilla hep uyanık olacak.” Koğuş mutfağından kuru soğan alıp ekmeğinizin arasına koyup yemek de yasak hatta. Sebebi “iki soğan bir mermi eder. Dağdaki gerillanın mermi parasını yemeyin.”

Dahasını söyleyeyim. Eşcinselliği büyük bir coşkuyla savunan HDP’nin aksine PKK koğuşlarında eşcinsel tutuklular büyük bir coşkuyla “infaz ediliyor.” Her türden eşcinsel ilişkiyi “yoz ilişki” olarak tanımlayan PKK, eşcinsel üyelerini öldürüyor içeride.

Bu önemli ve bence herkesin okuması gereken kitaptan, hücresine çiçek ekmek isteyen bir mahkûmun sorgusundan dehşet verici bir alıntı ile bitireyim bu bahsi: “Evet, çiçeklere karşı bir zaafım olduğu doğrudur. Çiçekleri ve yeşili, bahçeyi seviyorum. Eğer ortamımızda çiçeklerimiz olursa günlük yaşamımızın daha güzel geçeceğini düşünüyorum. Ama örgüt ve arkadaşlar bunu doğru bulmuyorsa kararlarına saygım var. Söz veriyorum bundan böyle bir daha bahsini etmeyeceğim.”

Hani PKK “çevreci örgüt” olarak lanse edilmişti ya birileri tarafından. İşte Aytekin Yılmaz, apoletlerini söküyor o çevreciliğin. Koğuşta, dünyasını güzelleştirmek için çiçek ekmek isteyen mensubunu “küçük burjuva ahlakına sahip olmak”la suçlayan bir gerzeklik biçimidir PKK, bir gram fazlası değil.

Ve gelelim son meseleme. Haberini Kahramanmaraş’ta aldığım ve beni son derece heyecanlandıran “Altın Tren” filmine yani. Azerbaycan-Türkiye ortak yapımı olarak hayata geçecek bu film, Kurtuluş Savaşı esnasında Azerbaycan Türklerinin Anadolu’ya yolladığı yardımın hikâyesine odaklanıyor. Filmin Azerbaycan-Türkiye ortak yapımı olması ayrı heyecan nedeni, yüksek bütçe ile son derece kaliteli şekilde çekileceğinin ilan edilmesi ayrı heyecan nedeni… Fakat en çok heyecanlandığım mesele “kendi hikâyemizi anlatma cesareti gösterdiğimiz” filmlerimize bir yenisinin daha eklenecek olması. 2021 Martında çekimleri başlayacak; Kazım Karabekir, Mustafa Kemal ve Neriman Nerimanov’un organize ettiği bu yardımın olağandışı öyküsünü merakla bekliyorum.

Muhafazakârlar aile, cinsellik ve kadın üzerine düşünüyor: Bir Sempozyum
Muhafazakârlar aile, cinsellik ve kadın üzerine düşünüyor: Bir Sempozyum

Ankara’da, geçen hafta sonu çok önemli bir Aile Kongresi yapıldı. Üç gün sürdü. Eğitim-Bir Sendikası ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinin ortak organizasyonuyla gerçekleşti. Çok önemli oturumlar gerçekleşti. Aile değerler, şiddet, kültür, iktisat, değişim, modernleşme ve din gibi çeşitli boyutlarıyla ele alındı. Ben de “toplumsal cinsiyet eşitliği söylemi karşısında aile” adlı bir tebliğle katıldım. Ayrıca oturum başkanlığı da yaptım. Toplumumuz kadın, aile, şiddet ve trans-cinsiyet etrafında yoğun bir tartışma içinden geçerken bu sempozyumun büyük bir anlamı var. Çünkü televizyonlarda ve sosyal medyada oldukça popülist ve politik angajmanlar içinde yapılan tartışmalar bu sempozyumda oldukça bilimsel, serinkanlı bir biçimde gerçekleşti. Ayrıca bu sempozyumda değerler, cinsellik, şiddet ve kadın konuları aile etrafında ele alındı. Batılı ve modern söylemler karşısında eleştirel perspektifler kullanıldı. Feminizmin, psikanalizin ve post-modernitenin yaklaşımlarını aynen aktarmak yerine onlara karşı belli bir eleştirel mesafe ortaya kondu. Ayrıca, yeni bir sosyal teori arayışı çerçevesinde Türkiye’nin ve İslam toplumlarının özgünlükleri, farklılıkları ve geniş tecrübeleri de göz önünde bulunduruldu. En büyük sorunumuz da bu değil mi?

Cari söylem aile, kadın, cinsiyet ve şiddet konusunu tartışırken feminizmin, psikanalizmin ve post-modernitenin batıda kabul gören kalıpları çerçevesinde konuşuyor. Ataerkil diye söze başlayıp toplumsal cinsiyet eşitliği diye bitiriyor. Ataerkil aile tamamen Roma hukuku perspektifinden alınan bir kavram olduğunu unuturuz. Dede Korkut Kitabındaki kadınları nereye koyacağız? Baba ile evlat arasına fitne sokulur. Baba evladı dağa götürüp öldürmek ister. Eve tek başına dönünce Hatun meseleyi anlar. Hemen oğlunu kurtarmaya gider ve kurtarır da… Sonra evlat, babayı öldürmeye kalkışınca “etme oğul, o senin babandır” der. Nerede ataerkillik? Hatun, babayı da evladı da barıştırarak aile içine sokulan fitneyle başa çıkandır.

Aile Sempozyumda Doç. Mevlüt Tatlıyer, aile ve iş hayatı örneğinde farklılıkların nasıl da önemli olduğunu gösterdi. Mesela ABD’de yapılan bir araştırmada elde edilen verilerden aktardığına göre kısmi süreli çalışan annelerin tam zamanlı çalışan annelere göre da “daha duyarlı bir ebeveynlik” ve aile-iş arasında daha az çatışma sergilediği tespit ediliyor. Yine National Study Of Changing’in verilerinden aktardığı bulgular oldukça dikkat çekici. Buna göre evli kadınların haftalık çalışma saat 30.7 iken evli erkeklerin 37.8 olduğu görülmektedir. Ayrıca ev içinde daha değişik farklılıklarla karşılaşıyoruz. Ücretsiz ev işlerinde kadınlar 264 dakika, erkekler 136 dakika harcıyor. Ücretli çalışma süresinde kadınların günde 218 dakika, erkeklerin 318 dakika çalıştıkları tespit ediliyor. Bu araştırmalar ve veriler aslında farklılıkların önemli olduğu ve belli bir dengeyi sağladığını kanıtlıyor. Ev dışında daha fazla çalışan erkek iken, ev içinde daha fazla çalışan kadındır. Çünkü kadının ev içinde annelik bağlamında daha fazla sorumlulukları var ve ayrıca “evi yapan dişi kuştur” düşüncesi de her zaman önemini koruyor. Bu farklılıkların sağladığı dengeyi dikkate almazsak evde kadının fazla çalışarak ezildiğini ileri süreceğiz. Elbette aynı zamanda erkeğin de ev dışında daha fazla çalıştığını da görerek erkeğin dışardaki iş hayatında ezildiğinden bahsedeceğiz. Oysa erkek ve kadın beraberlik perspektifinde düşünüldüğünde bir denge ortaya çıkıyor. Salt kadını ve ev içi durumunu odağa alıp yoruma gidersek kadın eşitsizliğinden bahsedeceğiz. Bugün çoğunlukla yapılan da budur.

Doç. Dr. Faruk Taşçı, oturumumuzda bizim toplumsal yapımızı ve değerlerimizi dikkate alarak kavramsal bir perspektif ortaya koydu. Faruk’un sunumu da alışılagelen batıcı kadın ve aile kavramlaştırmaların ne kadar tek taraflı olduğunu anlamamıza ışık tutuyor. Popper’in “yanlışlama” teorisinden esinlenerek bunu ifade etti. Bu çerçevede önemli öremeler ortaya koydu. “Aile cinsiyet odaklı bir yapı değildir”, “aile hak odaklı bir yapı değildir”…Hakikaten bugün herkes bir “hak” üzerinden giderek adeta aileyi parçalıyor. Kadın hakkı, çocuk hakkı, anne hakkı… Bütün bu haklar , adeta ailenin bütünlüğünü dışlayarak aile fertlerini atomize bireyler haline getiriyor.

Türkiye’de muhafazakarlar ciddi bir tartışma, bilgi üretme ve düşünme sürecine girdi. Aile, kadın, cinsiyet ve trans-cinsellik konularını yoğun bir biçimde konuşmaya başladılar. İstanbul sözleşmesi de burada etkili oldu. Ankara’daki sempozyum ve yürüyen tartışmalar bu ülkenin gerçeğini, İslam’ın farklılığını ve toplumsal yapımızın özgünlüklerini dikkate alarak yapılan araştırmaları ve düşünmeleri haber veriyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.