MEB ve TEB’den büyük işbirliği
Ekonomi
MEB ve TEB’den büyük işbirliği
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ve Türk Ekonomi Bankası (TEB), 5 milyon kişiye finansal okuryazarlık eğitimlerinin verileceği “Bütçemi Yönetebiliyorum Projesi” kapsamında önceki gün bir protokol imzaladı.
Yeni Şafak
E okul karne notu öğren! MEB 2017 Eokul vbs karne notu sorgulama
E okul karne notu öğren! MEB 2017 Eokul vbs karne notu sorgulama
E okul karne notu öğrenmek isteyen veliler haberimizden faydalanabilirler. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından geliştirilen e-okul sistemi üzerinden öğrencilerin karne notlarını görebilirsiniz. Yarıyıl tatiline girecek olan yaklaşık 18 milyon öğrenci 20 Ocak Cuma günü karnelerini alacaklar. Veliler ise karneleri kontrol için e okul sistemini kullanacaklar. İşte e okul üzerinden karne notu sorgulama giriş sayfası ve detaylar.
Diğer
20 günde İngilizce öğreten Emin Gulu: 2 bin kelime bilmek şart, önce kulaklar aşina olacak
Hayat
20 günde İngilizce öğreten Emin Gulu: 2 bin kelime bilmek şart, önce kulaklar aşina olacak
25 dil bilen ve hedefinde 125 dil bilmek olan dilbilimci ve yazar Emin Gulu’nun hazırladığı “20 Günde İngilizce” isimli kitap, dil öğrenmekte zorluk çekenlere yardımcı olmayı hedefliyor. Dil öğrenmek için en az 2 bin kelimenin bilinmesi gerektiğini söyleyen Gulu, “Dil okuyarak öğrenilmez önce kulağımız aşina olmalı yani okuyarak değil duyarak öğrenilir” dedi.
Yeni Şafak
Görme engellilerin Kur’an-ı Kerim sevinci
Gündem
Görme engellilerin Kur’an-ı Kerim sevinci
Ordu'da Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bulunan Meslek ve Sanat Eğitimi Merkezi'nde görme engelli vatandaşlar için Kur'an-ı Kerim okuma kursu açıldı.Ordu Büyükşehir Belediyesi, görme engellilerin manevi yaşamlarına katkı sunacak bir projeye daha imza attı. ORMEK Altınordu şubesinde açılan kurs sayesinde 5 engelli kursiyer, Kur'an-ı Kerim'in tüm kurallarını orijinal harflerle hazırlanan Braille alfabesiyle öğreniyor.Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz, Büyükşehir Belediyesinin hizmet yolculuğunda hayata geçirilen ORMEK'le birlikte toplumun her kesimine uzanarak sosyal ve kültürel anlamda birçok projeyi hayata geçirdiklerini söyledi. Binlerce kursiyerin aldığı eğitimlerle hem sosyal hem de ekonomik hayatın içerisinde yer aldığını belirten Başkan Yılmaz, “Bizler ilk emri 'Oku!' olan bir dinin mensuplarıyız. Görme engelli kardeşlerimizin Kur'an okuma konusundaki isteğine duyarsız kalmayarak, onlara yönelik Kur'an-ı Kerim okuma kursu açtık.
IHA
Delirdiniz mi, delirdik mi?
Delirdiniz mi, delirdik mi?
Dünyanın bilinmeyen bir yerinde bir masa var. O masanın etrafında yağlı göbekleriyle oturan 9 kişi var. Ellerinde puroları, önlerinde viskileri, masaya servis edilmiş kallavi domuz eti parçalarını kemirerek şöyle diyorlar: Evet, Türkiye’de ailenin içini boşaltalım, cinsiyetsizleştirme operasyonu yürütelim, kadına şiddet olaylarını da artıralım. Söyle bakalım John, bunun için nasıl bir plan uygulamamız gerekiyor? KADEM’i mi kullanalım yoksa Aile Bakanlığı’nı mı?Böyle mi oluyor cidden? Delirdiniz mi, delirdik mi?Toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsiyetsizleştirme, kadın hakları, kadına şiddetle mücadele, boşanma hukuku, eşcinsellik, çalışan kadının sosyolojisini konuşmak… Bunların hepsini bir çuvala doldurup, ağzını da sıkı sıkıya bağlayıp “bunların hepsi aslında aynı şey… Aynı amaca hizmet ediyor bunlar” denir mi?Delirdiniz mi, delirdik mi?Basitçe izah etmek gerekirse tanımlama üstünlüğü sende değilse kendi sorunlarını başkalarının icat ettiği tanımlarla konuşmak zorunda kalırsın. Bu noktada yapabileceğin şey bir yandan tanımlama üstünlüğünü ele geçirmeye çabalamak olur, bir yandan da mevcut tanımlar üzerinden kendine mahsus bir alan açmaya çalışırsın. İnsan haklarında da, bankacılık sisteminde de, eğitimde de, politikada da 300 yıllık hikâyemizin özeti budur.Sıra kadın haklarını konuşmaya gelince bugünün sorunlarına zerre kadar ilgi duymayan, bugün ne olduğu hakkında zerrece fikri olmayan koca koca adamların, kötü bir ezbere sığınarak ve ağızlarını doldura doldura “aile elden gidiyor” diye lafa başlamalarından tabiri caizse ikrah etmiş vaziyetteyim. Kadın hakları ya da kadına karşı şiddetle mücadele konuşabilmek için öncelikle söze “bakın, ailenin altını oymaya çalışmıyorum, eşcinselliği savunmuyorum, cinsiyetsizleştirme operasyonun bir parçası değilim” diye başlama zorunluluğu hissetmekten hiç hazzetmiyorum.O koca koca adamlar, misal KADEM eliyle toplumda cinsiyetsizliğin ve eşcinselliğin yaygınlaştırılmaya çalışıldığına, KADEM’in aileyi yok etmek için kurulmuş bir şeytani organizasyon olduğuna ikna etmeye çabalıyorlar bizi.Delirdiniz mi, delirdik mi?Hızlarını alamadılar, bu sefer de hedeflerine Emine Erdoğan’ı koydular. “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” dolayısıyla bir konuşma yaptı Emine Erdoğan. Konuşmayı baştan sona dinledim. Gayet düzgün, oldukça önemli, o tanımlama üstünlüğüne meydan okuyan, mevcut durum üzerinden de “kendimize mahsus bir alan açmaya çabalayan” bir konuşma idi.Estirilen havaya bakarsak değilmiş. Meğer Emine Erdoğan da o projenin bir parçasıymış.Ne demiş konuşmasında Emine Erdoğan? “Kadına karşı şiddetin sadece fiziksel boyutu yok, psikolojik ve ekonomik boyutu da var” demiş. Aman ne büyük suç. Çünkü gerçekten “psikolojik şiddet” diye bir şey yok. “Ekonomik şiddet” diye bir şey yok.Başka ne demiş? “Kadın cinayetleri haberlerine dönüp baktığımızda, faillerin, sebep olarak kıskançlık, namus, boşanmayı istememe gibi nedenler sıraladığını görüyoruz. Özellikle ahlakla ilişkilendirilmiş sebepler başı çekiyor. Unutmayalım ki, ahlak insani bir fazilettir. Cinsiyetten bağımsızdır. Başkasının ahlakından sorumlu olmak kimsenin görev tanımı değildir.”İşte size affedilemez bir suç. Ne demek “başkasının ahlakından sorumlu olmak kimsenin görev tanımı değildir.” Biz erkekler hidayet makinesi değil miyiz yani? Ahlak polisi değil miyiz? Şeriat zabıtası değil miyiz?Tekraren soruyorum: Delirdiniz mi, delirdik mi?Derdim netleşsin: KADEM’e çeşitli vesilelerle çok sert eleştiriler yöneltmiş biriyim. Emine Erdoğan’ın konuşmasında eleştirilecek bir taraf bulamadım ama olsaydı bunu da ifade ederdim net şekilde emin olun. Bunları niçin söylüyorum? Şundan: Türkiye’de kadın hakları meselesinde de, kadına şiddetle mücadele meselesinde de epeyce eleştirilecek husus var. Fakat bu konuda söz alan her organizasyonu, her insanımızı tabiri caizse “boğmaya çalışmak”la alabileceğimiz bir santim mesafe yok. Şu önyargılarımızı, şu “erkek üstünlüğü” tavrımızı bir kenara bırakıp birbirimizi dinlemeden alabileceğimiz mesafe yok. “Sen benim teklifimi niye kabul etmedin?” diyerek kadınların erkek öldürdüğü haberine hiç rastlamıyoruz ama “sen benim teklifimi niye kabul etmedin?” diyerek kadın öldüren bir sürü erkek haberine rastlıyoruz. Bunu hiç kimse konuşmasın mı istiyorsunuz? Erkek karısını öldüresiye döverken “orası mahrem alandır, bize ne” mi diyelim? Kadının çalıştığı, dahası çalışmak zorunda olduğu bir toplumsal düzende kadının çalışmasını düzenleyen yasalar, kanunlar olmasın mı istiyorsunuz?Bir sakinleşip birbirimizi dinlemek, birbirimizi anlamaya çalışmak çok mu zor? Hakaretten, tahkirden, alaydan daha da mı zor peki?Bu “konuşturmama” ve “boğma” tavrı süresiz nafaka ve benzeri konularda sonuna kadar haklı olan biz erkekleri durduk yerde haksız duruma düşürüyor. Bir düşünsek mi bunu?
Cinsiyet eşitliği üzerinden İslam’a taarruz
Cinsiyet eşitliği üzerinden İslam’a taarruz
Büyük bir taarruz altındayız. Cinsiyet eşitliği taarruzudur bu. Bütün dünya bu fitnenin ateş topları altında yanıyor. Alevler içinde dolaşıyoruz. Bütün değerler yanıyor. Haramın ve fuhşiyatın dumanları bizi boğuyor. Önce Hollywood Sineması iki oğlanın beraberliklerini normalmiş gibi gösteren film yaptı. Sonra da bu filme Oscar ödülü verdi. Dünyanın en büyük sinema ödülü homoseksüellere verilerek sanat icra edilmişti. Sinema bir kez daha büyücü rolünü oynamıştı. Bu büyücülük çağdaştı, son teknolojiyi kullanıyordu, olağanüstü estetikti. Artık bu Oscar ödüllü film peşinden yenileri sökün etti. Filmlerin bir karesinde mutlaka homoseksüellik geçer hale gelirdi. Mutlaka bu karedeki oyuncular çok insaniydi. Bu insanilikleri sapkınlık davranışlarını hoş görmeyi pompalıyordu. Kötü olan ise onları “öteki” gören düşünceler ve toplum. Hatta Türkiye’de de AB desteğiyle yapılan filmlerde bu konular işlenmeye başladı.Video: Cinsiyet eşitliği üzerinden İslam’a taarruzBatı’da artık bu yeni akım, her çeşit cinsiyet ilişkilerini özgürlük adıyla normal görüyor. Hatta özgürlüğün turnusol kağıdı haline geldi. Müslümanlığımızı da, demokratlığımızı da, insan haklarına taraftar olup olmadığımızı da bununla ölçüyorlar. Nasıl bir gözü dönmüşlük bu? Avrupa kültüründen yükselen tutumlar sinema ile sınırlı kalmadı. Arkasında reklamlarda kullanılmaya başlandı. Hatta papa, bir erkekle öpüşürken gösterildi. Kadının kadınla öpüşmesi ya da erkeğin erkekle öpüşmesi, Avrupa’nın çoğu şehrinde reklam billboardlarında karşılaştığımız olağan şeyler.Şimdi bunu sosyolojiyle bir teoriye dönüştürdüler. Adına da toplumsal cinsiyet eşitliği diyorlar. Büyük bir yalanı bilimle maskeliyorlar. Cinsiyetin fizyolojik ve metafizik boyutlarını inkar ediyorlar. Bunlar post-modern inkarcılar. Cinsellik üzerinden gelen inkarcılık. Allah’ın cinsellik üzerindeki helal ve haram sınırlarını ters yüz eden inkarcılık. İnsanın cinsel doğasına saldıran barbarlar, sosyolojiyi de buna alet ediyorlar. Sosyoloji, fitnelerin silahına dönüşüyor. Ahlak ve doğayı bozmaya yönelen bir araç bilim haline geliyor. Bütün doğayı yağmalayan Batı zihniyeti, şimdi de sonuna kadar insan doğasını yağmalıyor.Cinselliği yağmalayan barbarlar, şimdi de biri açık diğeri başörtülü iki kadın üzerinden aynı fesatlığı yayıyor. Bir kitabın kapağında görüyoruz bunu. Ötekiliği başı açık ve başı kapalılığa indirgeyen bu cinsiyet eşitliği mukallitleri, İslam’a saldırıyorlar. Başörtüsü ve başı açıklığı ötekilik etrafında kurguluyorlar. Sonra, bu iki imge etrafında ötekiliği aşan bir özgürleşme olarak lezbiyenliği pazarlıyorlar. Lezbiyenlik, Türkiye’de başörtü etrafında yaşanan “ötekiliği” aşan bir yol gibi gösteriliyor.İnsan, özgürlüğe de durduğu yerden bakar. Bunlar lezbiyenlikte durarak bakıyorlar. Oradan bakınca da sapkınlık normal gözüküyor. Çünkü sapkınlıktan bakan sapkınlık görür. Gövdeden bakan gövde, akıldan bakan da akıl görür. İslam’a lezbiyenlik ve homoseksüellikte durarak bakanlar sadece “öküzlerin Tanrıya baktıkları” gibi bakarlar. Öküzlüklerinden yansıyan bir Tanrı icat ederler kendilerine. Kitabının kapağına başörtülü ve başörtüsüz iki kadını lezbiyenlik içinde kurgulayan da bunu yapıyor.Artık Türkiye’de İslam’a yönelen büyük kültürel taarruzlar var. Bu taarruzların büyük kısmı kadınlar üzerinden yapılıyor. En yeni biçimi ise cinsiyet eşitliği adı altında her çeşit lezbiyenlik ve oğlancılığın olumlanmaya başlanması. Taklitçilerimiz yine iş başında. Eskiden kadın hakları diye mukallitlik yaparlardı, şimdide lezbiyenlik ve homoseksüellik diye bağırarak bunu yapıyorlar. Allah’ın helal ve haram sınırlarını tanımıyorlar. Tam tersine bununla ilgili yüzyıllar içinde oluşmuş toplumsal kabulleri, kültürel kodları ve sembolleri imhaya kalkışıyorlar. Bu, gerçek anlamda kültürel bir savaştır. Mukallitlerin, Batı kültürünün savaşçılarıyla yerli olanların savaşçıları arasında yürüyecek bir savaş. Çatışma derindir, çünkü anlamı yok etmeye yönelmektedir. Anlamını kaybeden bir toplum köleleşir. Başka toplumların anlamlarına bağımlı toplumlar köle toplumlardır. Biz buna karşı savaşacağız. Kültürümüzü, dinimizi ve helal-haram sınırlarımızı korumak için savaşacağız. Anlam dünyamızı korumak için savaşacağız. Erkeğimizi ve kadınımızı korumak için savaşacağız. Entelektüel ve bilimsel gazamız mübarek olsun!
Avradizmden yükselen cinsiyetçi tahakküm ve inançsızlık
Avradizmden yükselen cinsiyetçi tahakküm ve inançsızlık
Fransız Meclisi yeni bir karar alma eşiğinde. Artık okullarda anneye “anne” ve babaya da “baba” denmeyecek. Bunun yerine birinci ebeveyn ve ikinci ebeveyn denecek. Ne yapsınlar? İki erkek beraber yaşıyor ve hangisi anne ya da baba belli değil. Ya da iki kadın beraber yaşıyor, ortada ne anne var ne de baba. Madem öyle, bütün toplumda anne ve baba kelimelerini kaldıralım diyorlar. Peki, Fransa’da herkes kadın kadına ve erkek erkeğe mi yaşıyor? Ne münasebet! Toplumun %95’i heteroseksüel. Yani karşı cinsle evli ya da partner. Geriye kalan %5 kesim ise ya lezbiyen, ya gey ya da neyse o! Ama bu %5’lik kesim toplumsal cinsiyet eşitliğini istiyor. Fransa’nın ihtilal ile kurulan meclisinden bu defa cinsiyet ihtilali yapmayı bekliyorlar.Video: Avradizmden yükselen cinsiyetçi tahakküm ve inançsızlık%5’i temsil edenlerin toplumsal cinsiyet eşitliği talebi, geri kalan %95’in varlığını hiçe sayıyor. Buna avradizm bile denmez. Dense dense post-avradizmdir denir. Nihilizmle evlenen avradizm. Kırma ideolojilerin kol gezdiği bir toplumsal dönemin pratikleri. Ancak cinsiyet eşitliği üzerinde büyük bir tahakküm meydana getiriyorlar. Bir fikri herkese dayatıyorlar. Anne ve baba denmeyecek, birinci ebeveyn ve ikinci ebeveyn denecek! Cinsiyet otoriterliğinin politik araçlarla aile siyasetini belirmesidir bu. Her gün başka bir kılıkta tezahür ediyor. Bir gün erkek de pembe giyecek kadın da diyor, bir başka gün kadın ve erkek tuvaletleri de olmasın diyebilir. Böylece modernitenin ortaçağ Batı feodalitesinin ayrıcalıklı düzenini kaldırmak için geliştirdiği eşitlik ideali, bu kez cinsellik alanına taşınıyor.Modernitenin eşitlik ideali saptırılarak cinsellik alanına sıkıştırılıyor. Eşitlik hukuksal, politik katılım ve ekonomik güvenceler bağlamından çıkıyor. Bunun yerine tamamen kültürel, ailevi ve kimlik alanına taşınıyor. Cinsiyet eşitliği hem tekil düşünceyi dayatıyor hem de farklılıkları imha ediyor. Tekil düşünce tek doğruyu mutlaklaştırır, herkese dayatır. Dünyevidir ve maddidir. Bundan dolayı da oldukça katı ve şiddet üreten bir boyuta sahip. Tek hakikat, eşitlikçi cinsiyettir diyor. İktidar, ekonomi, kimlik ve hatta din bile bunun üzerinden okunuyor. Buna uymayanları ataerkillik ile damgalıyorlar. 19. yüzyıl evrimci sosyolojik tezlerin zamanı geçmiş ataerkil toplum tezi bu aslında. Bütün tartışmaları kültür ve kimlik meselesi haline getiriyorlar. Cinsiyetçi bilincin hegemonyası altında köle ve efendi tanımını yapıyorlar. Hegelci avradistler bunlar!Cinsiyetçi eşitlik düşüncesi, farklılıkları ret ediyor. Anne ve baba kavramlarına o nedenle karşı çıkıyorlar. Kadın ve erkek her şeyi ile aynı olsun diyorlar. Bu işi erkek bedenine rahim takma saplantısına kadar vardırıyorlar. Aileyi bütün farklı imgeleri, farklı rolleri ve farklı kodları yıkmak istiyorlar. Cinsiyet eşitliği adına cinsiyetin kendisini imha ediyorlar. Bir yandan farklılıkları düzleştirirken öte yandan sonsuz çoğulculuk peşindeler. Yani cinsiyette bir had tanımıyorlar, hadlerini bilmiyorlar. Bir trans halini yaşıyorlar. Geçiş hali. Olmama durumu. Hep oluşum içinde olma. Nihilizm tam da budur. Nihilizmle evlilikten doğan veledi zina bir ideolojik durum bu! Kimsin? Erkek mi, kadın mı? Cevap yok! Ne evet, ne hayır! Yolunu şaşırmış bir cinsellik ideolojisi. Şaşı ideoloji ile şaşı bakan ve dünyayı da şaşırarak yaşama durumu.Post-avradizm zamanlardayız. Cinsiyetçi eşitlik politikalarının kültürel taarruzları altındayız. Eşitlik ve kadın hakları gibi evrensel kılıflara bürünen kültürel emperyalizmin taarruzları bunlar. Buna karşı kendi cinsiyet varlığımızı korumak için kültürel savaşımızı vermek zorundayız. Bu kültürel savaşta müdafaa değil, taarruz şart. Taarruza taarruzla cevap vermeliyiz. Kimse bize zinayı, oğlancılığı ve lezbiyenliği eşitlik adı altında pazarlayamaz! Üstelik bu nihilist avradizm kültürü, bütün insan nesli için tehlikeli. Bu hırçın, protest, rölativist, post-modern “kırma kültür”(katır gibi de kısırdır, o nedenle doğuma, doğurmaya da karşı) sadece kaos üretiyor. Gençleri, kadınları ve erkekleri inançsızlığa çağırıyor. Aileye inançsızlık, babaya inançsızlık, kocaya inançsızlık, hatuna inançsızlık. Evliliğe inançsızlık. Helal ve haram sınırlarına inançsızlık. Bir inançsızlıklar galerisi. Bu inançsızlıkların arkasından bilinçlere “kırma ideolojiler” akacak. İnançsızlık inancı… Savaşın ve kaosun harabeleri üstünde şarap içen ve zina edenler kahkaha atarak şeytanın veletliğini yapacaklar! Biz de kendi görevimizi yapacağız. Nesli korumanın, ailemizi ve namusumuzu korumanın gazasını vereceğiz. Gazavat-ı Hane olacaktır bu! Sadedet-i hane, artık gazavet-i hane ile mümkün. Yoksa nesil toptan ifsat olacak.
Toplumsal cinsiyet kabilesinin şaşkınları
Toplumsal cinsiyet kabilesinin şaşkınları
Aile sosyolojisi, baştan beri sosyolojinin önemli konularından biri. Bu alanda yıllardan beridir dersler verilir, araştırmalar yapılır, kitaplar yazılır. Aile, çeşitli toplumsal boyutlarıyla birlikte ele alınır. Ailenin sosyal değişimleri, tarihi gelişimi, tipleri ve biçimleri, kurumsal yapısı, grupsal kimliği, çocuklar, anne-baba statüleri ve rolleri, evlilik kurumu… Bunlar üzerine araştırmalar yapılır ve öğretimler verilir. Bir yönüyle toplumsal dünya, ailenin varlığı üzerinden giderek anlatılır. Son yıllarda önce Kadın Çalışmaları ve arkasından da Toplumsal Cinsiyet konuları ortaya çıktı. Özellikle toplumsal cinsiyet şimdi epeyce moda. Ancak bu kavram nasıl bir perspektife sahip? Bize neyi anlatmak ister ve hangi derdimize çare olmanın peşinde? Bunları sormadan AB’nin önümüze sürdüğünü taklit etmenin manası yok.Video: Toplumsal cinsiyet kabilesinin şaşkınlarıToplumsal cinsiyet, bir perspektif. iki uçlu bir perspektif. Birincisinde, toplumu cinsiyet temelinde anlamaya çalışır. Erkek ve kadın cinsiyet kimliklerinden hareket ederek toplumsal dünyayı açıklar. Hatta erkek ve kadının ötesinde gay, lezbiyen, homoseksüel ve biseksüel gibi cinsel bunalımı temsil eden tutumları da kimlik kabul ederek çalışmalar yapar. Bu boyutuyla post-modern kültürel bunalımın ve nihilist kimliğin izafiliğini benimser. Farklı cinsiyet tercihlerinden bahseder. Bunu bilim kabul eder ve yayar. İkinci ucunda ise cinsiyeti toplumsallığa indirgeme vardır. Cinsiyeti tamamen sosyolojik görür. İngilizce “gender” kavramıyla cinsiyetin biyolojik gerçekliğin ötesinde tamamen “kültürel” olduğunu savunur. İnsanların beşeri kültürel üretimlerle birlikte toplum içinde bize belli bir cinsiyet kimliği yüklediklerini iddia eder. Buna göre insan toplum içinde erkek olur ve yine toplum içinde kadın olur. Cinsiyet tamamen inşa edilen bir fenomen. Bu nedenle doğal olan, evrensel kabul edilen ve biyolojik yapımızla birleşen bir cinsiyet kimliği yoktur.Toplumsal cinsiyet perspektifi bu nihilist ve kültürcü bakışıyla biyolojik gerçekliği reddeder. Biyolojik gerçeklik ikinci plana düşer. Cinsiyetimizi belirleyen bir şey olmaktan çıkar. Bunun sonucunda da bedenimizi istediğimiz zaman erkek ya da kadın yapabiliriz! Hatta bugün yüzlere yaklaşan operasyonlar geçirerek kadın ve erkek ötesi olmaya çalışan garip varlıklar var. İnsanın reddedilen bu biyolojik gerçekliği, baskıcı bir kültürel zorbalık tarafından insandan koparak biçimden biçime giren ve kendini kaybeden bir yaratığa döner. Cerrahi müdahalelere erkek ya da kadın olan insanlar sıraya giriyor artık. Bedenini tercih etme özgürlüğünü yaşama çılgınlığında özünü de kaybeden bir duruma düşer.Toplumsal cinsiyet çalışmaları cinsiyetin metafiziğini de reddediyor. Oysa bizim erkek ya da kadın olmamızın ontolojik bir temeli var. Özellikle İslam için bu böyledir. Bedenimizin ötesine uzanan bir ruha işaret eder bu. Bu ruhu kaybettiğimiz zaman kendimizi içinde anlamlandıracağımız öz(arche) de kayıplara karışır. Metafiziğini kaybeden bir cinsiyet anlamını da kaybeder. Sonsuz arayışlar içinde salınıp durur. Bedenin yurtsuzlaşmasıdır bu. Bedenin salt kültürleşmesi... Kültür değiştikçe o da değişecek. Oynak kültürde o da oynaklaşacak.Türkiye’ye toplumsal cinsiyet tezi kötü bir kopya olarak geliyor. Doğrudan kadın erkek eşitliği, kadın hakları, kadına şiddetin engellenmesi gibi kadın etrafında şekillenen bir söyleme dönüşüyor. Bilim çalışmasının ötesinde bir ideoloji ve söylemdir. Bununla uğraşanlar bütün kadın meselelerine çözüm bulacaklarını sanıyor. Hatta cinsel sapmaları normal gösteren bir bilim kültürü içinde de çalışıyorlar.Elbette bilim dalları da araştırma yöntemleri de değişebilir. Toplumsal cinsiyet de bir araştırma perspektifi imkânını sunabilir. Ancak onu doğru bir içerikle ele alırsak bu mümkün. Benim bakışımda toplumsal cinsiyet, cinsiyetin biyolojik ve ontolojik boyutları yanında sosyolojik veçhesini anlamaya yönelen bir girişim. Cinsiyetin içine doğduğu toplumsal dünyanın önemini vurgular. Ancak cinsiyet sıfırla doğamaz bu dünyaya. Bir biyolojisi ve metafiziği vardır. Daha sonra toplum bize erkek olma ve kadın olmayı öğretir. Kent içinde yetişen erkek ile köy içinde yetişen erkek, elbette kültürel farklılıklar taşır. Fakat bunlar erkek özlerini ve kadın özlerini belirleyecek düzeyde değiller. Toplum bize kadını reddederek kadını öğretemez ya da erkeği reddederek erkeği öğretemez. Bunu ancak Tanrı olmaya kalkışan şaşkınlar yapar! Yani ideolojilerle insanları ve toplumları sıfırdan yaratmanın peşinde olan lanetliler! Bugün toplumsal cinsiyet ideolojisi üretenler de lanetliler kabilesinde yer alan şaşkınlar!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.