ABD utanmaz ki
ABD utanmaz ki
Bakar mısınız şu Amerika’nın yaptığına!Sudan’a haraç kesiyor.Kafasına göre “Teröre destek veren ülkeler” listesi yapmış…“Para verirsen seni o listeden çıkartırım” diyor.Ne yapsın gariban Sudan?El mecbur, sudan sebeplerle de olsa, veriyor 335 milyon doları, kurtuluyor.*Amerika dediğimiz, ABD elbette.Terörün bir numaralı destekçisi.Keyfince hazırladığı terör listesini ticaret kapısı hâline getirmiş.Bir de kılıf uydurmuş: ‘Tazminat’Neyi tazmin ediyorsun, sen kimsin, hangi hakla?Diyecek kimse yok ma...
Libya’da toplu mezarlar, savaş suçları ve suç ortaklarının hesabı
Libya’da toplu mezarlar, savaş suçları ve suç ortaklarının hesabı

Libya’da darbeci Hafter’i siyasi süreçte bir taraf olarak empoze etmek isteyenler aslında baştan beri onu silahlandırıp sahaya süren ve meşru hükümete karşı darbe yaptırmaya çalışanlar. Onlar için Hafter sadece Libya’daki aşağılık hesaplarının, Libya topraklarına ve kaynaklarına haksız yere el koymak için kullandıkları bir maşadan ibarettir. Ama bir hikaye içinde onlara bir sürü şey söyleme imkanı veren bir maşa işte. Hikaye şu: Hafter bölünmüş Libya içinde milli orduyu temsil ediyor ve o da Batı’da yönetimi ele geçirmiş teröristlere karşı mücadelede bizden yardım istiyor, biz de yardım ediyoruz.

- Kimmiş teröristler?

- Libya’daki meşru yönetim.

- Terörle ne alakaları var? Bunlar bilakis DAEŞ teröristlerini bölgeden süpürmüş olan ve aynı zamanda uluslararası toplum tarafından da meşruiyeti kabul edilen yegane hükümet. Bunlara nasıl terörist diyebilirsiniz, hem siz kimsiniz?

- Yerseniz.

Bu kadardır darbecilerin kedilerini açıklaması. Uysa da uymasa da bu hikaye şimdiye kadar BAE, Rusya, Fransa ve Mısır tarafından bütün güçleriyle destekleniyor olduğu için Libya halkına ve bütün uluslararası topluma emrivakiyle kabul ettirilebiliyordu. Uluslararası toplum ve dünya düzeni, yani sözümona sayın Cumhurbaşkanımızın sürekli olarak itiraz ettiği o 5’li yapı içinde kurtların yapamayacağı bu paylaşıma itiraz eden çıkmıyordu.

Ta ki, Türkiye devreye girinceye kadar. Vaka, Türkiye baştan beri bu paylaşımı, bu dayatmayı kabul etmiyordu. Libya’ya darbe yoluyla sokulmaya çalışan bu işgali görüyor ve razı olmuyordu. Zamanı geldi ve Türkiye sözünü söyledi. Türkiye’nin sözünün üzerine şu anda kimsenin söyleyebileceği bir söz yok.

Bakmayın konuşanlara, konuşulanlara. Hiç kimsenin şu anda sözünün hiç bir hükmü ve kıymeti yok. Sisi’nin arkasındaki güçlerin sözcülüğünü yaparak sarf ettiği sözler kara mizah örneği olarak konuşuluyor bütün Arap dünyasında. “Türkiye’nin Libya’da tehlikeli bir oyun oynadığını” söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a cevabı Bloomberg’de yazan Bobby Gosh “Türkiye, Macron’un Hayallerini Suya Düşürdü” başlıklı yazısıyla verdi. Esasen Macron’un Libya’da Türkiye’den soracağı bir hesap yok, bilakis hem Türkiye’ye hem de öncelikle Libya halkına ve bütün insanlığa vereceği bir hesap var.

Sadece onun değil. Bugün Hafter’in arkasında duran herkesin vereceği bir hesap var. “Sizin Libya’da ne işiniz var?” sorusunu da şimdilik erteliyoruz. Desteklediğiniz, oradaki varlığınızın meşruiyetini dayandırdığınız baltacınız, darbeci Hafter’in işlediği savaş suçlarının hepsinin hesabı teker teker kayda geçiyor.

Hafter’in Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından kurtarılan bölgelerde şimdilik tespit edilen 11 toplu mezar var. Bu toplu mezarlarda sivil insanların işkenceyle öldürüldükleri ve bazılarının diri diri toprağa gömüldüğüne, bazılarının ellerinin arkadan bağlı olduğuna dair açık tespitler var. Yanısıra sivillerin evlerine dönüşünü engelleyen tuzaklanmış mayın ve el yapımı patlayıcılar (EYP) tespit edildi ve bunlar Türkiye desteğiyle UMH güçleri tarafından temizlendi ama bu EYP’lerle çok sayıda sivil insan öldü ve yaralandı.

Libya Mayın ve Savaş Kalıntılarını Araştırma Merkezi’nin verilerine göre, şimdiye kadar Hafter milislerinin tuzakladığı mayın ve EYP’ler nedeniyle meydana gelen 57 patlamada, aralarında kadın ve çocukların da olduğu en az 39 kişi hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi yaralandı.

Danimarka Mayın Temizleme Grubu’nun Libya Direktörü Liam Kelly de, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Savaş nedeniyle 400 binden fazla sivil yerinden edilmiş durumda ve bunların birçoğu mayınlar nedeniyle evlerine dönemiyor.” dedi.

Mayın ve EYP’lerin Trablus güneyindeki birçok semti içine alan geniş bir bölgede bulunduğuna dikkati çeken Kelly, “Bunlar arasında, anti-personel ve anti-tank mayınları, roketler, füzeler, havan topları, havadan atılan ancak patlamayan mühimmatlar ve patlayıcı düzenekler gibi çok çeşitli patlayıcılar bulunuyor” bilgisini vermiş.

Bu bilgiler, Libya’daki Mısır, Rusya, Fransa ve BAE’nin zaten izah edemedikleri ve edemeyecekleri varlığına bir de ciddi savaş suçu ortaklığını da açıkça gösteren bilgiler.

Daha önceki bir yazımızda şu soruyu sormuştuk: Bu ülkelerin herhangi biri Libya halkı için veya Libya’nın güvenliği ve huzuru için herhangi bir vaatte mi bulunabiliyor mu? Buyursunlar ortaya koysunlar. Ama koyamazlar. Açıkça görünen gerçek, ortadaki siyasi krizi dolayısıyla bir güvenlik zafiyeti olan bir ülkenin bu zayıf durumundan yararlanarak onu vahşice yemeye çalışmalarıdır.

Sadece bu yaklaşım bile ne kadar sorunu olsa da bugünün uluslararası ilişkiler düzeni açısından bile açık bir suçtur.

Libya’da oluşan yeni durum artık eşit taraflar arasında bir siyasi müzakere konusu değil, suçlu darbecilerin, işgalcilerin ve insanlığa karşı suçluların Libya topraklarında enselenerek uluslararası yargı önüne çıkarılması sürecidir.

Hiç kimse endişe etmesin, Libya halkının meşru temsilcisi olan hükümetinin davetiyle Libya’da bulunan Türkiye bu davanın da takipçisi olacaktır.

İdlib çağrısı
İdlib çağrısı

Halep’in Hân Tûmân bölgesi, İran destekli milis grupların saldırılarına maruz kaldı geçtiğimiz günlerde. Atılan füzeler çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine yol açarken, söz konusu saldırıların “yanlışlıkla” veya “mecburen” değil, tamamen gönüllü ve keyfî olarak düzenlendiğini gösteren bazı videolar da ortaya çıktı. Bunlardan birinde, çaresiz sivilleri öldüreceği kesin olan -Rus yapımı- katyuşa füzelerinin üzerine “Kâsım Süleymanî” yazan bir milis görülüyordu. İşini yaparken de oldukça neşeliydi. Videoyu da zaten, bu neşeyi bütün dünyaya göstermek için kendileri paylaşmıştı. ABD tarafından 3 Ocak’ta Bağdat’ta öldürülen Kâsım Süleymanî’nin, Suriye’deki yıkımda oynadığı kritik role dair taze bir kanıttı bu da. Keza, birkaç gün önce muhalifler tarafından İdlib yakınlarında düşürülen helikopterde ölen rejim askerlerinden birinin de, Süleymanî ile diz dize fotoğrafı vardı.

İdlib’de, Beşşar Esed rejiminin kontrolüne giren bölgelerden de çok sayıda görüntü geldi. Bir videoda, bombardıman nedeniyle harabeye dönüşmüş bir caminin içinde gezinen rejim askerleri vardı kadrajda. Kürsüye çıkıp “bi’r-rûh bi’d-dem, nefdîke yâ Beşşâr” (Canımızla, kanımızla, yoluna fedayız ey Beşşâr) derken, onlar da çok neşeliydi. Aynı askerlerin, mezar taşlarını botlarıyla devirerek kabirleri deştiği videolar da bunlara eklendi sonra. Mezar taşlarındaki “lafz-ı celâl” bile tekme darbelerine maruz kalmıştı. “Beşinci Râşid Halife” Ömer bin Abdulazîz’in türbesi de aynı şekilde talan edilmişti, ay başında.

Tüm bunlar, “DAEŞ’le mücadele” kılıfıyla yürütülen savaşın, aslında hangi sâiklerle yapıldığını gösteriyor bize. Rusya destekli İran cephesinin sahadaki pratikleri, insan hayatına herhangi bir değerin verilmemesinin yanında, İslâm dünyasının önümüzdeki on yıllarını ipotek altına alacak çok tehlikeli bir mezhepçilik fitnesinin tutuşmasına yol açıyor. Bunu ifade etmek bile bizde “mezhepçi yorum / mezhepçi bakış” suçlamalarına sebep oluyor, ilginç bir şekilde. Oysa, karşı tarafın hiç gizlemediği, üstelik övünçle sergilediği bir manzara bu. Savunmasız ve suçsuz sivilleri, neşe içinde ve gözünü bile kırpmadan, “Kâsım Süleymanî adına” vuran soğukkanlı bir canavarlıktan söz ediyoruz.

(İsrail, kendisinin işgal politikalarını eleştirenleri, sıklıkla “Antisemitizm” yapmakla suçlar. Hatta, “Antisemitizm”in resmen suç olduğu ülkeler bile mevcuttur. Şaşırtıcı bir benzerlik, İran’a yönelik eleştirilerin “mezhepçilik” olarak yaftalanmasında da görülür. Açık yanlışları ve suçları bile dile getirmenize fırsat vermezler, hemen “Mezhepçiler”, “Siyasal İslâmcılar”, “Amerikancılar” gibi suçlamalar arka arkaya dizilir.)

***

Ortadoğu manzarasına Türkiye penceresinden bakan insanlar olarak, aklımızdan hiç çıkarmamamız gereken temel gerçeklik şu:

ABD, Rusya, İsrail, İran, Suudi Arabistan, İngiltere, Fransa… Hangi ülke olursa olsun, hepsinin de Ortadoğu coğrafyasındaki hedefi, kendi çıkarlarını ve kazanımlarını muhafaza etmektir. Politikalarını buna göre oluştururlar, istihbaratları ve askerî organizasyonları bu hedefe kilitlenmiştir. Yüze gülmeleri de, yaklaşıp uzaklaşmaları da, resmî açıklamaları ve pratikteki uygulamaları da tümüyle bu çerçevededir. Dolayısıyla, herhangi bir yabancı yönetime veya siyasî lidere “sınırsız sempati” beslemek, yanılmaya ve kayba da davetiye çıkarmaktır. Menfaatler bugün uyuşsa, yarın çatışabilir çünkü. “Devletlerin dostluğu yoktur, çıkarları vardır” mottosu, sürekli akılda tutulması icap eden, çok önemli bir ilkedir.

Siyaset yapıcılar ve devlet yöneticileri açısından da, dış politikadaki seçenekleri mümkün olduğunca çeşitlendirmek, herhangi bir ülkeye tümüyle güvenmemek, yumurtaların hepsini aynı sepete doldurmamak, dudak ucuyla verilen sözlerin tutarlılığını sahada mutlaka test etmek, eldeki kozları -mütekabiliyet esasına göre- dikkatlice oynamak ve her an tetikte olmak, millî çıkarların korunması noktasında olmazsa olmazları teşkil ediyor.

***

Ve İdlib… “İnsan”ın tamamen kıymetsiz görüldüğü, her şeyin “kazanımlar” çerçevesinde değerlendirildiği bir coğrafyada, bombardımanlara ve dondurucu soğuğa direnmeye çalışan bir avuç gariban… İslâm dünyasının kaçamak bakışları altında, ölüme yürüyen masum çocuklar… Günümüzün Srebrenitsa’sına dönüşen bir bölgede, kimsenin görmek istemediği bir dram…

Uluslararası sistemin acımasız çarkları ne tarafa dönerse dönsün, bireyler olarak, en azından İdlib’in masumlarına el uzatma imkânımız ve sorumluluğumuz var. Bir battaniye, bir bot, bir çift elbise, bir kaban, bir çadır, bir baraka…

Elimiz neye eriyorsa. Haydi.

Samsun'da terör örgütü DEAŞ şüphelisi 4 kişi yakalandı
Gündem
Samsun'da terör örgütü DEAŞ şüphelisi 4 kişi yakalandı
Samsun'da terör örgütü DEAŞ'a yönelik operasyonda Irak uyruklu 4 şüpheli gözaltına alındı. Dijital materyallerine el konulan şüpheliler, emniyete götürüldü.
AA
Suriye’nin toprak bütünlüğü, istikrarı ve geleceği kimin sorunu?
Suriye’nin toprak bütünlüğü, istikrarı ve geleceği kimin sorunu?

Barış Pınarı ile birlikte Suriye’de yeni bir durum oluşmuş oldu ancak bu durum henüz tam bir istikrara kavuşmuş değil. Aslında bir bakıma Suriye’de kalıcı bir çözümde karar kılınmasına kadar istikrara kavuşmaması da çok normal. Nihayetinde Türkiye’nin operasyonu da akut hale gelmiş bazı sorunların acil çözümüne dönük bir adım. Ancak bu operasyonun kendisinin Suriye’de dengeleri yeniden belirlemiş olduğu muhakkak.

Türkiye’nin operasyonunun belirlenmiş iki temel bir de uzun vadeli stratejik amacı vardı.

1. Kendi sınırlarını fiilen vaki olan gerçek bir tehdide karşı korumak.

2. Suriye içindeki göç dalgalarının sürekli Türkiye’ye uzanan göç dalgalarını Suriye içinde karşılamak ve bu arada Türkiye’de bulunan Suriyelilerden isteyenlerin kendi ülkelerine dönebilecekleri uygun, güvenli bölgeler oluşturmaktı.

3. Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak, Suriye’yi Suriye halkına bırakacak zeminin kaybolmasını engellemek ve ülkede iç barışı tehdit edecek oluşumları engellemektir.

Türkiye’nin kendi sınırlarını korumak ve kendisine yönelen tehditleri önlemek gibi son derece haklı bir sebeple yaptığı operasyonun haklılığını sorgulayanlara karşı halihazırda Suriye’de bulunanların orada nelerle meşgul olduklarını karşılaştırmalı olarak sormak mukadder hale gelmiştir. Suriye’de halihazırda kim ne yapıyor ve gelecek için nasıl bir Suriye planı var?

Bu sorular açısından bakıldığında Suriye’de kimin varlığının hangi düzeyde bir meşruiyeti olduğu veya olmadığı da açıkça görülür. Bu manzaradan bakıldığında peşin peşin söylenmesi gereken ilk şey Suriye’de sadece Suriyelileri düşünerek, Suriye’nin toprak bütünlüğünü dert ederek, Suriye’yi sadece Suriyelilere bırakmayı düşünerek bir çözüm önerebilen, pratiğiyle bunu ortaya koyan Türkiye’den başka kimse yok.

Tek tek gidelim isterseniz.

Esedin bütün Suriye halkını bir arada tutma kabiliyeti kalmamıştır. Kendi halkını katlederek, kendi tarihi, kültürel, güzelim şehirlerini yakıp yıkarak, kendi halkına karşı bir savaş açmış biri olarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruma şansı kalmamıştır. Bu zalim idareden istikrarsızlık, parçalanma, güvensizlik, katliam, en kaba insan hakkı ihlallerinden başka bir şey sadır olmaz. Halihazırda da Suriye’de düşündüğü Rusya ve İran desteğiyle elinde tutabildiği alanlarda en baskıcı yöntemlerle iktidarını sürdürebilmekten başka bir şey yok.

Rusya’nın kendi halkını katleden bu diktatörü koruyarak onun suç ortağı olmanın ötesinde, Suriye halkını bir bütün olarak düşünme ufku ve niyeti olmadığı gibi Suriye ile ilgili kendi özel çıkarları öneliklidir. Burayı kendi nüfuzunun bir genişleme alanı ve üssü olarak değerlendiriyor ve bu ne kadar masum insanın hayatına, sistematik insan hakkı ihlaline mal olursa olsun umurunda değil.

İran da Suriye’yi sadece kendi siyasi nüfuzunun bir genişleme alanı olarak görüyor. Siyonizme karşı bir cephe olarak görse de Suriye’deki istikrarsızlığın bu şekildeki devamıyla Siyonizme paha biçilmez bir lütufta bulunuyor. İsrail’in katlettiği Filistinli Müslüman sayısından çok daha fazlası desteklediği Esed rejimi tarafından katledildi, katlediliyor ve bunlar olurken aslında Siyonist vizyon en ideal bir biçimde onlar eliyle yürütülmüş oluyor. İran’ın bütün Suriye halkını, toprağını bir bütün olarak bir arada tutabilme ufku, iradesi ve planı yok. Yanlış olmasın planı olabilir ama bu plan, insansızlaşmış ve tamamen Şiileştirilmiş bir Suriye olma şartına bağlıdır.

ABD Suriye’ye kendi halkını katleden ve çocuklara karşı kimyasal silah kullanan, terör örgütlerinin hamisi olarak görülen Esed’i devirmek için geldi. Bunun iyi kötü o günlerde uluslararası bir haklılığı ve meşruiyeti vardı. Ancak Suriye’ye geldikten sonra hedefi bir anda değiştirerek karşısında peydahlanan DAEŞ’le mücadeleye odaklandı. Bu mücadele uğruna Suriye içindeki diğer terör örgütü PYD ile işbirliği yaptı, onu destekledi, şımarttı ve onlar üzerinden sadece Suriye içindeki bölünmeye, bir arada yaşamayı imkansız hale getirebilecek etnik temizlik pratiklerine hizmet etmiş oldu. Suriye’de durdukça suç dosyası daha da fazla kabaran bir ABD var şimdi karşımızda. ABD’nin Suriye’nin geleceğine dair birleştirici, barışçıl, insancıl hiçbir vizyonu ve planı yok.

Bir de Arap Birliği var. Onların Suriye’de ne yaptığını, kimi destekleyip kime karşı olduklarını anlamak mümkün değil. Nasıl bir Suryie vizyonuna sahip oldukları da belli değil. Rusya, İran, ABD ve mahdumları JPG terör örgütü cirit atarken Suriye’nin Araplığını bilmezken, Türkiye Araplara da etnik temizlik uygulamış olan YPG’ye karşı operasyonu başladığında Suriye’nin Arap olduğunu hatırlayıverdi.

Hatırladı hatırlamasına ama uzun bir hafıza kaybından sonraki bir hatırlama gibi. Aradaki bütün yaşanmışlığı yok saymanın sersemliğini yansıtan bir hatırlama.

Bütün bu tablo içinde Suriye’yi, toprak bütünlüğüyle, istikrarıyla ve sadece Suriye halkına ait görerek politika geliştiren tek ülkenin Türkiye olduğu çok net.

Terörü doğru tanımlamak
Terörü doğru tanımlamak

DAEŞ lideri Bağdadî Amerikalılar tarafından İdlib’de öldürüldükten sonra İslam dünyasında terör meselesi yeniden gündeme geldi. İslam’ın ve İslam dünyasının terörle ilişkilendirilmesi günümüze ait bir mesele değil. Hem ulusal hem de küresel düzeyde terör konusunu İslam’ın farklı yorumlarıyla ilişkilendiren yaklaşımlar oldukça sorunludur. Bu yöndeki yaklaşımlarda özellikle DAEŞ’in ortaya çıkmasından sonra bir artış gözlenmişti. Düşünceleri değiştirmek elbette kolay değil fakat gerçeklik hakkında fikir üretmek algıyı değiştirmekten daha önemlidir. Gerçeklik hakkında üretilen fikirler sadece bugünü etkilemez, geleceği de şekillendirir.

DAEŞ gibi terör örgütlerini bağlamından uzaklaştırarak ve benzerleri ile olan ilişkilerini gözlerden uzak tutarak anlamak mümkün değil. Ayrıca diğer terör örgütleriyle birlikte tarihteki yerlerini ve süreçlerini takip edebildiğimiz ölçüde konuyu açıklığa kavuşturabiliriz. Aynı şekilde terör unsurlarının bireysel gerçeklikleri de devasa bir sorunlar yumağı olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye kamuoyunda ve gerekse de Avrupa ve Amerika’da terör örgütleri konusunda fikir birliğinden söz edilemez. Avrupa ve Amerika’da PKK-PYD terörüne sahip çıkma yönünde çok güçlü bir eğilim olduğu biliniyor. Bunun bir yansıması olarak Türkiye’de de bir fikir birliği söz konusu değildir. Terörün sonlandırılması bağlamında futbol sahalarında görülen bir sevinç gösterisini cezaî müeyyideler kapsamına aldıklarına göre fikir birliği kısa vadede oluşmayacaktır. Çok kısa bir zaman öncesine kadar Avrupa ve Amerika’da futbol sahalarındaki sevinç gösterilerinde öne çıkan semboller bir zenginlik ve çok kültürlülük örneği olarak görülürdü.

Bugün Türkiye’nin terör örgütlerine karşı başarılı mücadelesinin futbol sahalarına yansıması gayet doğal bir gelişmedir. Mensubiyet göstergesi olarak kabul edilebilecek bir sevinç gösterisini kabullenememeleri esasen Avrupa’daki hızlı değişime işaret eder. Avrupa kapitalist ilişkiler çerçevesinde metaya dönüştürebileceği ve yeniden inşa sürecinde kullanabileceği ötekinin sembolleri konusunda liberal bir tavır sergilerken kendini yeniden üreterek var eden ve kendi anlamı konusunda ısrarcı olanlara düşmanca bir tutum sergileyebiliyor. Kuşkusuz bu, çok hızlı bir değişimdir ve gelecek hakkında kaygıya sebep olmaktadır. Avrupa gerici yaklaşımlara teslim oluyor.

Türkiye’nin terör örgütlerine karşı verdiği başarılı mücadelenin Avrupa’da memnunlukla karşılanmadığını FETÖ örneğinde görmüştük. Türkiye, 15 Temmuz’da FETÖ’yü etkisizleştirince Avrupa ülkeleri, kaçan teröristlere sahip çıkmıştı. Aynı ülkelerin geçmişten beri PKK’ya destek verdiği bilinmektedir. Her iki terör örgütü Avrupa’nın ve Amerika’nın açık desteklerine rağmen Türkiye tarafından etkisizleştiriliyor. Türkiye, DAEŞ’e karşı da en somut mücadeleyi veren ülke olmasına rağmen Avrupa ve onların uzantıları tarafından desteklenmedi. Esas üzerinde konuşulması gerekli mesele budur.

DAEŞ, postkolonyal dönemde güçsüz devletlerin belirli bağımlı yapıların menfaatine kullanıldığı eşitsiz ortamlardan beslendi. Bu terör örgütü, devlet yapılarını çökerterek küçük grupların kısır iktidar çatışmalarına zemin hazırladı. FETÖ, eşitsiz ortamın üretilmesinde rol oynayan iktidar odaklarının dayanaklarından biridir. PKK-PYD ise bölgesel düzeyde meşru güç merkezlerinin oluşumunu engelleyen doğrudan terör yapısıdır. DAEŞ ve FETÖ’nün postmodern bir kimliğe sahip olması anlamlıdır. Üçü de küresel niteliklere sahiptir. Üçünün de Türkiye tarafından etkisizleştirilmesi, küresel terörün Türk ve İslam dünyası ile ilişkilendirilmesinin yanlışlığını gösterir.

Avrupa ve Amerika’nın DAEŞ bağlamından hareketle terör konusunda İslam dünyasını suçlayan bir yaklaşıma sahip olduğunu söyledik. Bunun bir yansıması olarak da içeride benzer yaklaşımlara tanık oluyoruz. Oryantalist bakış indirgemecidir. Burada da indirgemeci bir yaklaşım söz konudur. Sömürge siyasetinin Amerika ve Afrika kıtasında yol açtığı yıkımlar ve bunların sonuçları bir mesele olarak görülmüyor. Aynı şekilde bunların devamı olarak Türk ve İslam dünyasına yönelik işgal, sömürü, kolonileştirme ve yıkımlar da dikkate alınmıyor. Hâlbuki terör bütün dünyayı etkileyebilecek bir düzeye ulaştı. Yeni Zelanda örneği bize çok şey söyler. PKK ve Suriye’nin kuzeyinde terör koridoru denildiği zaman Fransa’nın 1920’lerden itibaren orada yaptığı çalışmalar hatırlanmazsa terör konusu anlaşılmaz.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: Çıkmayan varsa temizleriz
Gündem
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: Çıkmayan varsa temizleriz
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Barış Pınarı harekatı kapsamında "Bölgeden çıkmayan teröristleri etkisiz hale getireceğiz. Fırat Nehri’nden Irak sınırına kadar 30 kilometrelik derinliğe çekilmezlerse Türkiye bunu temizler. Varsa çıkmayan, temizleriz" açıklamasında bulundu.
AA
DEAŞ elebaşı Bağdadi'nin öldürüldüğü iddia edilen operasyon yeri görüntülendi
Dünya
DEAŞ elebaşı Bağdadi'nin öldürüldüğü iddia edilen operasyon yeri görüntülendi
ABD'nin, terör örgütü DEAŞ'ın elebaşı Ebubekir el-Bağdadi'yi İdlib'de öldürdüğü iddia edilen operasyon yeri görüntülendi. Kameralara yansıyan görüntülerden, bir evin yerle bir edildiği, bir aracın yandığı ve evlerin etrafındaki çadırların ve sivillere ait evlerin zarar gördüğü anlaşılıyor.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.