Danıştay’dan kurumlar arası geçişlere ilişkin ezber bozan karar
Danıştay’dan kurumlar arası geçişlere ilişkin ezber bozan karar

Kurumlar arası geçişler iki kamu kurumunun karşılıklı muvafakatı ile yapılmaktadır. Bazen memurun çalıştığı kurumun personel ihtiyacı olmamasına rağmen muvafakat vermemesine sıklıkla karşılaşılmaktadır. Kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırı olduğu düşünülen muvafakat vermeme işlemleri idari yargıya taşınmaktadır. Acaba yargı mercilerince iptal edilen muvafakat vermeme işlemi sonrasında ilgili kurumlar bu defa da hizmetine ihtiyacım kalmadı diyerek atma yapmazsa ne olacak?

İptal edilen muvafakat vermeme işlemi sonrasında atama yapmak zorunlu mudur?

657 sayılı Kanun’un 74’üncü maddesinde kurumlar arası nakil işlemleri düzenlenmiştir. Buna maddeye göre; Memurların 657 sayılı Kanun’a tabi kurumlar arasında, kurumların muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68’inci maddedeki esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya nakillerinin mümkün olduğu hüküm altına alınmıştır.

Bu maddeye istinaden bir memur naklen geçmek istediği kamu kurumuna bir dilekçe ile müracaat etmekte ve atama yapacak ilgili kurum ise memurun çalıştığı kurumdan muvafakat talep etmektedir. Memurun çalıştığı kurumun makul bir gerekçe olmadan muvafakat talebini reddetmesi halinde ilgili memur bu işlemi idari yargıya taşıyabilmektedir. Memurun idari yargıdan muvafakat vermeme işlemini iptal ettirmesi halinde idareler 30 gün içerisinde muvafakat vermek zorundadırlar.

Ancak, bazı hallerde yargı kararı ile muvafakat alındıktan sonra değişik saiklerin devreye girmesi ile atama işlemi yapılamamaktadır. Yani muvafakat vermeye yargı kararı ile zorlanan kurumun amiri diğer kurumun amirini arayarak atama işlemi yapmama ricasında bulunabilmekte ve bu rica da çoğu zaman yerine getirilmektedir.

Sonuç olarak yargı kararı ile muvafakat alan memur adeta ortada kalmaktadır. Hem istediği kuruma geçemeyen hem de kurumu ile davalık olan bir kişi konumuna düşmektedir. Bu durumun bir memur açısından ne anlama geldiğini herhalde anlatmaya gerek yoktur.

Muvafakat isteme “atama iradesi” anlamına gelir mi?

Danıştay 2. Dairesi’nin Esas No: 2017/534 Karar No: 2017/8383 sayılı kararında muvafakat vermeme işleminin iptali sonrasında idarelerin yapmakla olduğu hususlara açıklık getirilmiştir.

Bu karara göre dava, Mudanya Kaymakamlığı’nda şoför olarak görev yapan davacının, Mudanya Belediye Başkanlığı’nda münhal bulunan bilgisayar işletmeni kadrosuna atanma istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin 22/11/2012 günlü ve 560 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır. Danıştay Beşinci Dairesi’nin 17/05/2016 günlü ve E:2014/4121, K:2016/3115 sayılı bozma kararına uyulmak suretiyle verilen Bursa 3. İdare Mahkemesi’nin 06/12/2016 günlü ve E:2016/1212, K:2016/1595 sayılı kararıyla; davacı tarafından, münhal bulunan bir bilgisayar işletmeni kadrosuna atanma istemiyle yapılan başvuru üzerine davalı İdarece Mudanya Kaymakamlığı’ndan atamaya esas olarak incelenmek üzere bilgi ve belge istenildiği, ancak, davacının atanmasına muvafakat verilmediği; muvafakat vermeme işleminin yargı kararı ile iptali üzerine, davalı İdarece mevcut kadro ve ihtiyaç durumuna göre atama yapma konusunda takdir yetkisine sahip olduğundan, davacının görevlendirilmesi düşünülen yere, birim içerisinde görevlendirme yapılarak personel ihtiyacının giderildiğinden bahisle atamasının yapılmamasına yönelik tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine hükmedilmiştir.

İdare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasının istendiği dava dosyasının incelenmesinden, Mudanya Kaymakamlığı emrinde 5. derece şoför kadrosunda görev yapan davacının, Mudanya Belediye Başkanlığı’nda münhal bulunan 3. dereceli Bilgisayar İşletmeni kadrosuna atanma istemiyle başvurduğu, atanması uygun görülerek Belediye Başkanlığı’nın 26/07/2012 günlü ve 400 sayılı yazısı ile kurumundan muvafakat verilmesinin istenildiği, ancak Bursa Valiliği’nin 09/08/2012 günlü ve 10797 sayılı işlemi ile davacıya muvafakat verilmediği, davacının bu işlemin iptali istemiyle açtığı davada, Bursa 2. İdare Mahkemesi’nin 24/12/2012 günlü, E:2012/914, K:2012/1490 sayılı kararıyla, davacıya muvafakat verilmemesine ilişkin işlemin iptaline karar verildiği ancak davalı idarece bu arada geçen sürede, davacının görevlendirilmesi düşünülen yere, birim içerisinde görevlendirme yapılarak bu alandaki personel ihtiyacının giderildiğinden bahisle davacının atanma işlemi yapılmamıştır.

Uyuşmazlık konusu olayda, davacının, muvafakat verilmemesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davada Bursa 2. İdare Mahkemesi’nin 24/12/2012 günlü ve E:2012/914, K:2012/1490 sayılı iptal kararının, temyiz edilmeyerek kesinleştiği görülmüştür. Bu durumda, davalı idarenin daha önce davacının atanma talebini kabul ederek muvafakat istemesi karşısında atama konusundaki iradesinin mevcut olduğu, muvafakat verilmemesine ilişkin işlemin ise yargı kararı ile iptal edilmiş olması ve söz konusu kararın kesinleşmesi de göz önüne alındığında, yargı kararı uyarınca işlem tesis edilmesi gerekirken, atanma talebinin reddedilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık, davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında da hukuki isabet görülmediği için karar bozulmuştur.

Karar, benzer durumda olan memurlar açısından oldukça önemlidir

Görüleceği üzere, verilen karar birçok açıdan memurları rahatlatacak niteliktedir. Çünkü, uygulamada yargı kararında yer alan hususlara çok sıklıkla rastlanılmaktadır. Özellikle idareler muvafakat vermeye yargı kararı ile zorlandıklarını düşünerek ikili ilişkileri devreye sokmakta ve muvafakat isteyen kurumları taleplerinden vazgeçmeye ikna etmektedirler. Bu durum ise idareler karşısında zayıf durumda olan memurları zor durumda bırakma anlamına gelmektedir. Elbette idareler yargı kararları ile takdir haklarını kullanamaz hale getirilmemelidir. Ancak, takdir hakkının da kamu yararı ve hizmet gerekleri dışında kişisel kaprislere alet edilmemesi gerekir. Bu açıdan bakıldığında Danıştay 2. Dairesi’nin vermiş olduğu bu karar oldukça önemlidir.

Bu karar emsal olabilir mi?

Bu karar, bireysel özellikler taşısa da emsal niteliğinde olabilir. Çünkü, idari yargının bu karar sonrasında benzer kararlar verebileceğini ifade edebiliriz. Ancak, kamu kurumlarının bu karara uymaları zorunlu değildir. Yargı kararlarının zorunlu olarak emsal oluşturması İçtihadı Birleştirme Kurulu Kararı ile olabilmektedir. İBKK, diğer tüm mahkeme kararlarından farklı olarak tüm kamu kurumlarınca ve davaya bakan hakimlerce uyulması ve göz önüne alınması gereken kararlardandır. Dolayısıyla İBKK dışındaki kararlar uyulması zorunlu emsal karar niteliğinde değildir. Ancak, bazı kararlar İBKK olmamasına rağmen istikrar kazandığı için bunlara uyulması idarenin yargı ve avukatlık masrafından kurtulması açısından uygun olacaktır. İdarelerin memurlarıyla sulh içerisinde yaşaması dileklerimizle.

Kritik bir Danıştay kararı ve memurlar açısından önemli etkileri
Kritik bir Danıştay kararı ve memurlar açısından önemli etkileri

Danıştay’ın vermiş olduğu şaşırtıcı kararlar zaman zaman bizleri hem güldürür hem de derin derin düşündürür. Memurlar açısından önemli etkileri olan bu kararlardan birini bugünkü yazımızda paylaşacağız.

Danıştay, “bir yıl 12 ay eder ama 12 ay bir yıl etmez” dedi

Böyle bir soruya nasıl cevap vermemiz gerektiğini Danıştay bize detaylarıyla birlikte öğretmiştir. Danıştay 12. Dairesi, Esas No: 2016/8142 Karar No: 2018/2259 sayılı kararında bizleri şaşırtarak 12 ayın bir yıla eşit olmadığını ispatlamış ve memuriyeti sona erecek memuru kurtarmıştır. Nasıl olduğunu açıklayalım.

Danıştay kararında neler yer alıyor?

Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, Kayseri Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Kervansaray Yurdu’nda koruma ve güvenlik görevlisi olarak görev yapan davacının, 12 ay hapis cezası ile cezalandırılması nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48/A-5 maddesinde sayılan şartı kaybettiğinden bahisle aynı kanunun 98/b maddesi uyarınca memurluğunun sona erdirilmesine ilişkin 30.05.2012 tarihli ve 1983 sayılı işlemin iptali istemiyle açılan davada; davacı hakkında, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, Kayseri Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Kervansaray Yurdu’nda koruma ve güvenlik görevlisi olarak görev yapmakta iken eşini kasten yaraladığından bahisle Kırşehir Sulh Ceza Mahkemesi huzurunda açılan dava sonucunda, kasten yaralama suçunu işlediğinden dolayı anılan mahkemenin 19.11.2008 günlü ve E:2008/75, K:2008/600 sayılı kararı ile 12 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Söz konusu kararın Yargıtay tarafından onanarak 21.12.2011 günü kesinleşmesi üzerine davacının, 657 sayılı Kanun’un 48/A-5. maddesinde aranılan kasten işlenen bir suçtan dolayı 1 yıl veya daha fazla ceza almamış olmak şartını kaybettiğinden bahisle aynı kanunun 98/b maddesi uyarınca memuriyetinin sona erdirilmesine karar verilmiştir.

Davacı 12 ayın bir yıl anlamına gelmediğini iddia ediyor

Davacının 12 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, yasada ise memuriyete engel sürenin 1 yıl veya daha fazla hapis cezası ile cezalandırılmak olarak düzenlendiği, cezaların infazı bakımından 12 ayın 1 yıla denk gelmediği iddiaları ile söz konusu işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.

Dava konusu olayda davacının, kasten adam yaralama suçunu işlediğinden bahisle 12 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı, söz konusu cezanın onanarak kesinleştiği açık olmakla birlikte; somut olayda uyuşmazlığın çözümüne esas olmak üzere; 12 ay hapis cezası ile 1 yıl hapis cezasından ne anlamak gerektiğinin, dolayısıyla 12 ay hapis cezasının 1 yıl hapis cezası olarak mı değerlendirilmesi gerektiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu cezaların gün, ay ve yıl hesabı yapılarak infazının nasıl gerçekleştirildiğine bakmak gerekmektedir. Nitekim, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Cezanın Belirlenmesi” başlıklı 61. maddesinin 6. fıkrasında, hapis cezasının süresinin gün, ay ve yıl hesabıyla belirleneceği, bir günün yirmidört saat; bir ayın otuz gün, yılın ise, resmî takvime göre hesap edileceği düzenlemesine yer verildiği, bu hesaplama usulüne göre de davacı adına düzenlenen müddetnamede, cezaevine girdiği tarih olan 16.05.2012 tarihinden itibaren her ay 30 gün kabul edilerek 12 ay üzerinden yapılan hesaplama sonrasında toplam cezasının 360 gün, tahliye tarihinin ise 10.05.2013 olarak belirlendiği hüküm altına alınmıştır.

Diğer taraftan, 1 yıldan anlaşılması gereken sürenin de 365 gün 5 saat 49 dakika olduğu hususunda tereddüt bulunmadığı, bu durumda, davacının toplam 12 ay hapis cezasının karşılığının toplam 360 gün olması ve 360 günün de 1 yıl olarak kabul edilemeyecek bulunması dolayısıyla davacının kasten işlenen bir suçtan dolayı 1 yıl veya daha fazla ceza almamış olmak şartını kaybettiğinden bahsedilemeyecek bulunması karşısında; davalı idarece aksi yönde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka ve mevzuat hükümlerine uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptali yolunda Yozgat İdare Mahkemesi’nce verilen 19/02/2013 tarihli ve E:2012/903, K:2013/118 sayılı kararın temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Danıştay 12. Dairesi idare mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçeyi hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına karar vermiştir.

Bu kararla birlikte bir yılın 12 ay olduğunu ancak 12 ayın bir yıl olmadığını öğrenmiş olduk. Hadi hayırlısı.

657 sayılı Kanun’un 48’inci maddesinde neler yer alıyor?

657 sayılı Kanun’un 48/A-5 inci maddesinde memur olabilmek için genel şartlar arasında; “Türk Ceza Kanunu’nun 53’üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak” hükmüne yer verilmiştir.

Buna göre kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olanların memur olamayacakları, şayet memur iseler memuriyetlerinin sona ereceğini ifade edebiliriz. İşte Danıştay 12. Dairesi burada yer alan bir yıl ifadesinin 12 aydan farklı olduğunu ve 12 ayın bir yıl anlamına gelmeyeceğinden memuriyetin sona erdirilemeyeceğini karara bağlamıştır. Yani bu kararla birlikte bir yılın 12 ay olduğunu ancak 12 ayın bir yıl olmadığını öğrenmiş olduk. Bakalım bundan sonra Danıştay başka hangi cehaletleri ortadan kaldıracak.

12 ay hapis cezası alarak cezaevine giren bir memurun durumu ne olacak?

Bu olayda olduğu gibi veya taksirle işlenen suçlardan dolayı devlet memurluğu görevine son verilmesi sonucunu doğurmayan, ancak verilen hapis cezası tecil edilmeyen personel hakkında aldığı mahkûmiyet süresince hizmet ilişkisini askıya alınmaktadır. Mahkumiyetin sona erdiği tarihten geçerli olmak üzere hizmet ilişkisinin yeniden başlatılması gerekmektedir. Yerleşmiş yargı kararları bu yönde olup, 10 gün göreve gelmediği gerekçesiyle ilgililerin memuriyetten çekilmeleri yönünde işlem yapılmaması gerekmektedir.

Nitekim, Danıştay 12. Dairesi’nin 11.10.1999 tarihli ve E.1997/3319, K.1999/1785 sayılı kararında taksirli bir suçtan dolayı hüküm giymiş olan kişinin cezaevinde bulunduğu sürede, DMK 137 maddeye göre işlem tesis edilerek, infazın bittiği tarihten sonra göreve dönebilmesinin sağlanması gerektiği belirtilmiştir.

Yeni bir ‘zulüm’ tarihleri oldu
Yeni bir ‘zulüm’ tarihleri oldu

Ayasofya’da 86 yıl sonra ilk cuma namazı kılındı. Cuma namazının ardından yüz binlerce insan Ayasofya’nın içine girip bir şükür secdesi edebilmek için saatlerce bekledi. Günlerce bekleyen insanlar bile var İstanbul’da. Hâlâ Ayasofya dışında ve çevre meydanlarda bekleyişler devam ediyor. Muhtemelen Kurban Bayramı namazına kadar bu yoğunluk sürecek.

Salgın nedeniyle yurt içi ve yurt dışından gelmek isteyip de gelemeyen milyonlarca insan var. Bu insanlar nedeniyle salgının etkisini kaybetmesinin ardından benzer yoğunluğa ve ilgiye aylarca tanık olacağız. Ayasofya için yaşanan bu coşku, 86 yıllık hüzün ve özlemin en net ifadesidir. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının Türk ve dünya tarihi açısından ne büyük anlamlar taşıdığını günlerdir konuşuyoruz. Danıştay’ın 10 Temmuz’da kararını açıklamasıyla başlayan değerlendirmeler hâlâ devam ediyor. Konunun uzmanı tarihçiler, uluslararası ilişkiler akademisyenleri, dinler tarihi hocaları, ilahiyatçılar söz söyleme hakkı olan herkes konunun her açıdan önemini ortaya koyuyor.

Meselenin hassasiyeti şüphesiz çok önemli. Çünkü bir yandan kararı alan Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, diğer yandan İslâm dini ve Müslümanlar açısından tarihi bir karar. Bu iki nazik durum dolayısıyla tepkiler de coşkular da ölçülü bir şekilde ortaya konuyor.

En sert tepkiyi Gezi sürecinin trolleri ortaya koyuyor. 2013 yılında İstanbul’da duvarlara “Zulüm 1453’te başladı” diyenler, gerçek kimliklerini gizleyerek, sahte hesaplarla Ayasofya’yı yeniden ibadete açanlara hakaret yarışana girdiler. Diyanet İşleri Başkanı’nı istifaya davet ediyorlar. İşin garibi Gezi sürecinde “Mustafa Kemal’in askerleriz” sloganından nefret ettiklerini gizlemeyen bu güruh, bugünlerde Atatürk’ün arkasına sığınarak, bu eylemlerini yürütüyor.

Doğrusu “Zulüm 1453’te başladı” diyenler için 24 Temmuz 2020 yeni bir ‘zulüm’ tarihi oldu. 2013’te Tayyip Erdoğan’ı iktidardan indirmek için başlattıkları Gezi sürecinin iki temel motivasyonu vardı. Birincisi sözde Ermeni soykırım iddialarının 100’üncü yılı, ikincisi ise “Zulüm 1453’te başladı” sloganında vücut bulan ruh hâli. Emellerine ulaşamadıkları gibi 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması gerçekten onlar için büyük bir hüsran oldu.

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasına tepki veremeyen ama büyük karın ağrısı içinde olan başta CHP olmak üzere önemli bir kesimin var olduğunu da biliyoruz. CHP ilk başta böyle bir kararın alınabileceğine ihtimal vermemişti. Umudunu uluslararası tepkilere bağlamıştı. Nitekim az kalsın Rahip Brunson sayesinde çok arzuladıkları Erdoğan’sız Türkiye hayaline kavuşacaklardı. Meral Akşener ise bu durumu itiraf etti, “Erdoğan’ın böyle bir karar alabileceğini düşünmüyordum, yanıldım” dedi. Diğer muhafazakâr görünümlü mandacı muhiplerin durumundan hiç bahsetmeye gerek yok.

Danıştay kararı öncesi Ayasofya’yı ibadete açma cesaretinin gösterilmeyeceğini düşünenler, karardan sonra hem ne diyeceklerini şaşırdılar, hem de gerçek düşüncelerini daha fazla gizleyemediler. CHP’nin sözcüsü, “Yetkinizi kullanmayıp kendi atadığınız hâkimlerin arkasına saklanarak bedelini milletimizin ödeyeceği bir hukuki garabete neden oldunuz. Bu kararlar yıkılmış Osmanlı’nın hukukuna dayanarak Cumhuriyet’in hukukunu yok saydı” dedi.

Peki, Ayasofya yargı kararının arkasına sığınılarak mı açıldı ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Bir kararnamede müze yapılmış, bir başka kararnamede de cami olarak açılabilir” ifadesinde belirttiği gibi olabilir miydi?

Öncelikle Danıştay 10’uncu Dairesi, sadece Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması kararını vermedi. Danıştay 10’uncu Dairesi, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı için “Hukuka aykırı” dedi. Kararın hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla tescillenince de mevcut idare yargı kararı gereği Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması için üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirdi.

Eğer Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, “Bir kararname ile müze, yeni bir kararname ile de cami yaptım” dersen, yarın başka bir hükümet yeni bir kararname ile yeniden “müze yaptım” diyebilir. Danıştay bu kararı ile idarenin bu konuda tasarruf hakkının olmadığına hükmetti. Yani yarın hiçbir hükümet hukuku çiğnemeden Ayasofya veya benzer mabetleri müzeye çeviremeyecek.

Ne diyor Faik Öztrak: “Bu kararlar yıkılmış Osmanlı’nın hukukuna dayanarak Cumhuriyet’in hukukunu yok saydı.” Bu kadar izansız bir açıklamayı ancak Öztrak gibi bir CHP’li yapabilir. Ne demek yıkılmış Osmanlı, tarih fukarası adam, Ayasofya kararını veren Danıştay, Şûrâ-yı Devlet adıyla 1868 yılında kuruldu. Yani yıkılmış Osmanlı hukukuna göre karar veren Danıştay da yıkılmış Osmanlı kurumu imiş. İyi ki, yıkılmış Osmanlı devletinin kurumu böyle bir karar veremez, demediler.

İstanbul’un Müslüman kimliğinin sembolü:
Ayasofya
Hayat
İstanbul’un Müslüman kimliğinin sembolü: Ayasofya
İnsanlığın kültür mirası olma özelliği taşıyan bu eserlerin akıbeti adına Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesine karşı çıkan endişeli sekülerler ve Hıristiyanlar hiç merak etmesinler; kapsayıcı ve kucaklayıcı dünya görüşlerinin gereği olarak kadim dini yapıları koruyup kollayan atalarımız gibi aynı dünya görüşünün mirasçısı olarak bizler de çağın teknolojik şartları çerçevesinde bir yol bularak Ayasofya’nın ikona ve fresklerini insanlık ailesinin ortak kültürel varlığı olarak koruyup kollayarak onları ziyaretçileriyle buluşturmaya devam edeceğiz.
Yeni Şafak
Cumhurbaşkanı Erdoğan Ayasofya Camii'nde
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan Ayasofya Camii'nde
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Temmuz'da kılınacak cuma namazı ile 86 yıl sonra ibadete açılacak olan Ayasofya Camisi'nde incelemelerde bulundu. 10 Temmuz'daki Danıştay'ın kararının ardından müze statüsünden çıkarılarak yeniden camiye statüsünü kazan Ayasofya'da 24 Temmuz'da ilk cuma namazı kılınacak.
DHA
Ayasofya’daki ilk cuma namazında cemaate baklava sürprizi
Gündem
Ayasofya’daki ilk cuma namazında cemaate baklava sürprizi
Danıştay'ın kararının ardından yeniden cami statüsüne kavuşan Ayasofya'da ilk namaz 24 Temmuz Cuma günü kılınacak. Bu anlamlı gün için de gelecek olan cemaate Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, cuma namazı kılacak olan cemaate Antep baklavası ikram edileceğini söyledi.
DHA
HDP'li Paylan'dan Ayasofya teklifi: Çan çalsın pazar günleri ayin yapılsın
Gündem
HDP'li Paylan'dan Ayasofya teklifi: Çan çalsın pazar günleri ayin yapılsın
10 Temmuz'da Danıştay'ın verdiği karar ile müze statüsünden çıkan Ayasofya Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzaladığı kararname ile Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredilerek 86 yıl sonra yeniden cami statüsüne kavuştu. Ayasofya'nın ibadete açılması konusunda bir takım çevrelerden gelen tepkiler içinde yer alan HDP'den de ilginç bir çıkış geldi. Bir programda canlı yayına katılan HDP'li Garo Paylan, "Ayasofya tabii ki ibadete açılsın, benim hiçbir itirazım yok. Şöyle bir formül olabilir belki, illa isteniyorsa, Ayasofya çok büyük bir yer, biliyorsunuz belli bir yerinde namaz kılınıyor, zaten ibadete açık. Belli bir yerinde de kilise olarak biz ibadet edebilelim, biz Hıristiyanlar olarak gidelim orada duamızı edebilelim, Ayasofya’nın belli bölümleri var, orada bir de çan olsun. Düşünün bir yanda ezan okunsun, diğer yanda çan çalsın, orta alan da müze olarak herkesin buluşabileceği, Hıristiyanların buluşabileceği bir barış kilisesine, barış camisine ve barış müzesine dönüşsün" ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak
Ayasofya'da ilk namaz için geri sayım: Hummalı çalışmalar böyle görüntülendi
Gündem
Ayasofya'da ilk namaz için geri sayım: Hummalı çalışmalar böyle görüntülendi
Danıştay 10. Dairesi, 86 yıl sonra ibadete açılan Ayasofya Camii'nde ilk namaz 24 Temmuz'da kılınacak. O güne kadar kapalı olan yapıda hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor. Polis ekiplerinin bölgede geniş güvenlik önlemleri aldığı Ayasofya'da yapılan hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor. Bugün gelen görüntülerde caminin kubbelerinde yapılan çalışmalar ilk kez görüntülendi.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.