Nasyonal sosyalizmin ruhundan yükselen Andımız
Nasyonal sosyalizmin ruhundan yükselen Andımız
Bizim gelenekte gülbanklar var. “Sabahı şerifleriniz hayr ola, şerler def ola, hayırlar feth ola ”. Tekkelerde okunurdu. CHP’nin tek parti ideolojisi bu geleneği tasfiye etti. Ancak öte taraftan sekülerleştirerek taklit etti. Gülbanklar gitti, onun yerine Onuncu Yıl Marşı ve Andımız gibi yeni “seküler gülbanklar” geldi. Gerçi gülbanklar daha mistiktir. Maneviyata ve ruha hitap ederler. Bireyin iç dünyasını temel alan bir pedagojiyle bütünleşirler. Onuncu Yıl Marşı ve Öğrenci Andı için aynı şeyi söylemek zor. Modern ideolojilerin ve ulusçuluğun bütün öfkelerini, kolektivizmlerini ve hayallerini taşırlar üzerlerinde. Maddi bilince hitap ederler. İnsanı kesinliğe çağırırlar. İdeolojik tonları bir hayli yüksektir. Öfke ve kızgınlık duygularını ayaklandırırlar. Bireyi kolektif kimlik içinde yok olmaya ve kendi varlığını yok saymaya inandırırlar.Video: Nasyonal sosyalizmin ruhundan yükselen AndımızÖğrenci Andı da insanı kolektif varlık içinde kendini yitmeye davet eder. Her gün bütün öğrenciler kendilerini kolektif yapıya kurban olmaya ant içer. Bireyselliklerini, şahsiyetlerini unutmak üzere bir kolektif katılım andı bu. Öznenin ölümüdür bu. İnsanın varlığından vazgeçerek kolektif aidiyete katılması. Bunun açık adı faşizmdir. Faşizmde kolektif yapı kutsaldır (seküler kutsallık). Şahıs hiçtir. Özne öldürülür. Ancak bir tane “süper özne” vardır. Tanrı ile birleşen bir süper özne. Siyasal liderdir bu. Ya da siyasal bir toplum muhayyilesi. Öğrenciler coşkuyla onun içinde erimeye çağrılır. İrade, üst süper irade içinde yok olur. Ulus bilinci denir buna.1933 yılında yarısı dönemin Milli Eğitim Bakanı Raşid Galip tarafından yazılan öğrenci andı, 12 Mart rejimi ile yeni bir bölüm eklenir. Öğrenci andına ruh veren duygu, 1930’ların dünyada yaygın olan nasyonal sosyalizminin ruhudur. Şahsiyeti yok eden ve devlet tapıcılığını getiren bir söylem taşır içinde. Türk, burada nasyonalizm sosyalizm ruhuna feda edilir. Elbette ruhtan kast ettiğimiz ideolojidir. Dünyevi, maddi, kolektivist…Türkler, bin yıl boyunca bu topraklardaki aidiyetlerini İslam üzerinde sürdürdüler. Bunu yaparken de şahsiyetlerini her zaman yücelttiler. Onu koruyarak millet oldular. nasyonal sosyalizmin şahsiyeti katleden sonradan gelme ideolojisine katılmaları ise dayatma ile mümkün oldu. Batı ideolojisinin bu ruhunda ne millilik ne de yerlilik var. Sadece nasyonal sosyalizm var. Milliyetçiliğin sosyalizmle ülfetinden doğan kırma bir ideoloji. Bugün de bunun peşinde sol ulusalcıların gitmesi tesadüfi değil. Sol ve milliyetçiliği evlendirme peşinde olanların Andımız için yeniden harekete geçmelerine de şaşmıyoruz.28 Şubatı da aynı ideolojinin bekçileri ve kadroları yapmıştı. Onuncu Yıl Marşı da o zaman yeniden diriltildi. Ak Parti bu zulüm içinden yükseldi. Milletin özgürlük talebinin sesi olarak çıktı. Baskıcı ideolojinin ve millete dayatılan zorbalığın altından kalkmak için demokratik açılımlar yaptı. Reformlarla Türkiye, yeni Türkiye oldu. Buna ilk darbeyi önce FETO, sonra da PKK vurdu. Nasyonal sosyalizm için Yeni Türkiye dayanılmazdı. Çünkü karanlık için bütün ışıklar dayanılmazdır. Ak Parti’nin reform hareketi terör ve güvenlik ile bloke edildi. Hatta darbe girişimleri ile pekiştirildi.Şimdi Eğitim Sen gibi sol, devrimci, ulusalcı bir sendika, öğrenci andının geri getirilmesi için Danıştay’a başvuruda bulundu. Danıştay da buna binaen 2013 yılında alınan kararı bozuyor. Gerekçe olarak andın kaldırılmasında bilimsel kanıt gösterilmediği yönünde. İnsan sormak istiyor: Danıştay bir bilim kurulu mu? Danıştay’ın sivil iradenin ve toplumsal mutabakatın sonucunda ortaya çıkan bir kararı bozma yetkisi var mı? Yargı yeniden yasa mı koymaya yöneliyor? Bu sorular önümüzde duruyor. Türkiye’nin gerçekleştirdiği reformları daha da ileri götürmesi yerine geriye doğru gidilmesi en fazla ürkütücü olan şey. Şimdi bu nasyonal sosyalist zihniyet, acaba başörtüsü serbestliğine de mi yasak getirecek diye insan sormadan edemiyor.Türklerin Anadolu’dan dünyaya açılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iç sorunlarını köklü bir biçimde çözebilmesi için reformlar şart. Bu reformların ilham kaynağı da ne Avrupa’nın nasyonal sosyalizmidir ne de Amerikan liberalizmi. Bu coğrafyanın ruhundan gelen ve çağdaş dünyaya kendisini açan idraktir. Gençlerimizi coşkuyla ortak millet, ortak akıl ve ortak kalp bilinci içinde hareketlendirecek “modern gülbanklarımız” neden olmasın?
Ant meselesi ya da faşist zihniyet daha ölmedi
Ant meselesi ya da faşist zihniyet daha ölmedi
Danıştay 8. Dairesi 2013’te MEB yönetmeliğinde yapılan değişiklikle okullarda ant okutulmasına son veren düzenlemenin iptaline hükmetti.Basit bir yargı sorunu gibi duran bu iptal kararının ardında derin bir tarihsel background ve belli bir zihniyet sorunu var...Video: Ant meselesi ya da faşist zihniyet daha ölmedi*Bunca acıya, bunca katliama, kanlı deneyimlere karşın Batı kapitalist dizgede faşizm ölmedi. Ölmez de... Ölmeyecek de...Burada kişilerin bireysel arzularını aşan olgularla karşı karşıya bulunuyoruz.Batı’da fikir akımlarının olsun savaşların olsun kökeninde farklı sınıfların çıkar çatışması yer alır. Sadece sınıflar arası çıkar çatışması değil, bir de halk ile Kilise arasındaki baskı çekişmeleri söz konusu... Halk üzerinde vergi yoluyla baskı uygulayan Kilise’ye karşı hak arama savaşımı da yeni fikirlerin doğuşuna ortam hazırlayan etkenlerden biridir... Hümanizma, ardından Reform, Rönesans dönemleri işbu arayışın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Halkın Kilise’ye karşı direnişi “insan hakları” adı verilen hak arama savaşımının adıdır... Bu olay, bireyciliğin önünü açmıştır.Öte yandan sınıflar arası çıkar çatışması modern demokrasinin doğumuna yol vermiştir...İşbu temel nirengiler Batı toplumsal hayatının temel sabiteleri cümlesindendir.Bu çabaların ortak noktası, iktisadi alanda eşitliği sağlamak olarak ifade edilir. Ancak söz konusu eşitlik refah düzeyini azami yükseklikte tutma yerine, refahı asgari düzeye çekme doğrultusunda seyreder. Kapitalizmin olsun sosyalizmin olsun, söylenmeyen, dile getirilmeyen ana hedefi refahı en alt düzeyde tutma çabasına matuftur. Kapitalist toplumda sınıflar arasındaki gelir farklılığına ilişkin politika, azınlıkta kalan bir kesimin gelir düzeyini erişilmez noktalara çıkarırken yığınların gelirini ise sürünme düzeyinde bırakır. Sosyalizmde ise zaten adı da konulmuş olarak mülksüzleştirmede eşitlik sağlanmak istenir. Peki, var olan mülk nereye gider? Tabii ki o mülk buhar olmaz; Batılı kapitalistlerin cebine, kesesine, mülküne transfer olur...Öte yandan kapitalizmin faizli sisteminin temel özelliği olan çevrimsel bunalımların sorumluluğu da, kapitali bir biçimde elinde tutan zümrenin manipülasyonu ile, yabancıların üstüne atılır. Sınıflı toplumların günah keçisi yabancılardır. Bu değişmez sabit itham Batı toplumlarındaki ırkçılığın da kaynağını oluşturur. Başka bir ifadeyle faşizmin...Kapitalizm yoksullukta eşitliği sağlamak isterken, faşizm de ırkçılık dolayımında insanları tek tipleştirmek ister. İster sağ faşizm, ister sol faşizm (yani sosyalizm)...19. yüzyıldan başlayıp 20. yüzyılda doruk noktasına ulaşan sağ veya sol totaliter rejim havzasında yaşayan insanlar marşlarla, hamaset retoriği ile kafa yapısında ve kılık kıyafette tek tipleştirmeye çalışılmıştır. Kökende Batılı olmayan fakat Batı toplumlarına özenen toplumlar da tepeden inmeci yöntemlerle benimsedikleri faşist uygulamayı kendi ülkelerinde icraya yönelince yaptıkları işlerin ilki kılık kıyafette tek tipleştirme oldu. Ardından ırkçılık söyleminin ön aldığı bir hamaset edebiyatı bombardımanına girişildi. Okullarda öngörülen ant okuma uygulaması da tek tip kafa yapısı oluşturma çabalarının bir pratiğidir.2013’te demokrasi çabasının bir sonucu olarak yürürlükten kaldırılmış olan bu uygulama, Danıştay’ın geçtiğimiz günlerde verdiği bir kararla yeniden uygulamaya aktarılmak isteniyor. Verilen kararda hukuk dili yerine hamasi bir söylemin benimsenmiş olması bile bu kararın ideolojik nitelikte olduğunu ifşa ediyor: “1933 yılından beri devam eden” ant uygulamasının “...Türk devletini ve milletini ebediyete kadar yaşatacak genç nesillerin yetiştirilmesi hedefine uygun” olduğu vurgulaması, hukuki değil fakat hamasi kafa yapısının dışa vurumu olarak kendini gösteriyor...
Vatandaş Danıştay kararı sonrası Ayasofya etrafında kalabalık oluşturdu
Gündem
Vatandaş Danıştay kararı sonrası Ayasofya etrafında kalabalık oluşturdu
Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya'nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Danıştayın gerekçesinde, Ayasofya'nın Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı mülkiyetinde olduğu, cami olarak toplumun hizmetine sunulduğu belirtildi. Ayrıca gerekçede, Ayasofya'nın tapu belgesinde cami vasfı ile tescilli olduğu, bunun değiştirilemeyeceği kaydedildi. Haberin ardından Ayasofya çevresinde kalabalık oluşmaya başladı.
DHA
Kritik bir Danıştay kararı ve memurlar açısından önemli etkileri
Ahmet Ünlü
Kritik bir Danıştay kararı ve memurlar açısından önemli etkileri
Danıştay’ın vermiş olduğu şaşırtıcı kararlar zaman zaman bizleri hem güldürür hem de derin derin düşündürür. Memurlar açısından önemli etkileri olan bu kararlardan birini bugünkü yazımızda paylaşacağız. Danıştay, “bir yıl 12 ay eder ama 12 ay bir yıl etmez” dediBöyle bir soruya nasıl cevap vermemiz gerektiğini Danıştay bize detaylarıyla birlikte öğretmiştir. Danıştay 12. Dairesi, Esas No: 2016/8142 Karar No: 2018/2259 sayılı kararında bizleri şaşırtarak 12 ayın bir yıla eşit olmadığını ispatlamış ve memuriyeti sona erecek memuru kurtarmıştır. Nasıl olduğunu açıklayalım.Danıştay kararında neler yer alıyor?Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, Kayseri Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Kervansaray Yurdu’nda koruma ve güvenlik görevlisi olarak görev yapan davacının, 12 ay hapis cezası ile cezalandırılması nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48/A-5 maddesinde sayılan şartı kaybettiğinden bahisle aynı kanunun 98/b maddesi uyarınca memurluğunun sona erdirilmesine ilişkin 30.05.2012 tarihli ve 1983 sayılı işlemin iptali istemiyle açılan davada; davacı hakkında, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, Kayseri Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Kervansaray Yurdu’nda koruma ve güvenlik görevlisi olarak görev yapmakta iken eşini kasten yaraladığından bahisle Kırşehir Sulh Ceza Mahkemesi huzurunda açılan dava sonucunda, kasten yaralama suçunu işlediğinden dolayı anılan mahkemenin 19.11.2008 günlü ve E:2008/75, K:2008/600 sayılı kararı ile 12 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.Söz konusu kararın Yargıtay tarafından onanarak 21.12.2011 günü kesinleşmesi üzerine davacının, 657 sayılı Kanun’un 48/A-5. maddesinde aranılan kasten işlenen bir suçtan dolayı 1 yıl veya daha fazla ceza almamış olmak şartını kaybettiğinden bahisle aynı kanunun 98/b maddesi uyarınca memuriyetinin sona erdirilmesine karar verilmiştir.Davacı 12 ayın bir yıl anlamına gelmediğini iddia ediyorDavacının 12 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, yasada ise memuriyete engel sürenin 1 yıl veya daha fazla hapis cezası ile cezalandırılmak olarak düzenlendiği, cezaların infazı bakımından 12 ayın 1 yıla denk gelmediği iddiaları ile söz konusu işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.Dava konusu olayda davacının, kasten adam yaralama suçunu işlediğinden bahisle 12 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı, söz konusu cezanın onanarak kesinleştiği açık olmakla birlikte; somut olayda uyuşmazlığın çözümüne esas olmak üzere; 12 ay hapis cezası ile 1 yıl hapis cezasından ne anlamak gerektiğinin, dolayısıyla 12 ay hapis cezasının 1 yıl hapis cezası olarak mı değerlendirilmesi gerektiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu cezaların gün, ay ve yıl hesabı yapılarak infazının nasıl gerçekleştirildiğine bakmak gerekmektedir. Nitekim, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Cezanın Belirlenmesi” başlıklı 61. maddesinin 6. fıkrasında, hapis cezasının süresinin gün, ay ve yıl hesabıyla belirleneceği, bir günün yirmidört saat; bir ayın otuz gün, yılın ise, resmî takvime göre hesap edileceği düzenlemesine yer verildiği, bu hesaplama usulüne göre de davacı adına düzenlenen müddetnamede, cezaevine girdiği tarih olan 16.05.2012 tarihinden itibaren her ay 30 gün kabul edilerek 12 ay üzerinden yapılan hesaplama sonrasında toplam cezasının 360 gün, tahliye tarihinin ise 10.05.2013 olarak belirlendiği hüküm altına alınmıştır.Diğer taraftan, 1 yıldan anlaşılması gereken sürenin de 365 gün 5 saat 49 dakika olduğu hususunda tereddüt bulunmadığı, bu durumda, davacının toplam 12 ay hapis cezasının karşılığının toplam 360 gün olması ve 360 günün de 1 yıl olarak kabul edilemeyecek bulunması dolayısıyla davacının kasten işlenen bir suçtan dolayı 1 yıl veya daha fazla ceza almamış olmak şartını kaybettiğinden bahsedilemeyecek bulunması karşısında; davalı idarece aksi yönde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka ve mevzuat hükümlerine uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptali yolunda Yozgat İdare Mahkemesi’nce verilen 19/02/2013 tarihli ve E:2012/903, K:2013/118 sayılı kararın temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Danıştay 12. Dairesi idare mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçeyi hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına karar vermiştir.Bu kararla birlikte bir yılın 12 ay olduğunu ancak 12 ayın bir yıl olmadığını öğrenmiş olduk. Hadi hayırlısı. 657 sayılı Kanun’un 48’inci maddesinde neler yer alıyor?657 sayılı Kanun’un 48/A-5 inci maddesinde memur olabilmek için genel şartlar arasında; “Türk Ceza Kanunu’nun 53’üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak” hükmüne yer verilmiştir.Buna göre kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olanların memur olamayacakları, şayet memur iseler memuriyetlerinin sona ereceğini ifade edebiliriz. İşte Danıştay 12. Dairesi burada yer alan bir yıl ifadesinin 12 aydan farklı olduğunu ve 12 ayın bir yıl anlamına gelmeyeceğinden memuriyetin sona erdirilemeyeceğini karara bağlamıştır. Yani bu kararla birlikte bir yılın 12 ay olduğunu ancak 12 ayın bir yıl olmadığını öğrenmiş olduk. Bakalım bundan sonra Danıştay başka hangi cehaletleri ortadan kaldıracak.12 ay hapis cezası alarak cezaevine giren bir memurun durumu ne olacak?Bu olayda olduğu gibi veya taksirle işlenen suçlardan dolayı devlet memurluğu görevine son verilmesi sonucunu doğurmayan, ancak verilen hapis cezası tecil edilmeyen personel hakkında aldığı mahkûmiyet süresince hizmet ilişkisini askıya alınmaktadır. Mahkumiyetin sona erdiği tarihten geçerli olmak üzere hizmet ilişkisinin yeniden başlatılması gerekmektedir. Yerleşmiş yargı kararları bu yönde olup, 10 gün göreve gelmediği gerekçesiyle ilgililerin memuriyetten çekilmeleri yönünde işlem yapılmaması gerekmektedir.Nitekim, Danıştay 12. Dairesi’nin 11.10.1999 tarihli ve E.1997/3319, K.1999/1785 sayılı kararında taksirli bir suçtan dolayı hüküm giymiş olan kişinin cezaevinde bulunduğu sürede, DMK 137 maddeye göre işlem tesis edilerek, infazın bittiği tarihten sonra göreve dönebilmesinin sağlanması gerektiği belirtilmiştir.
Hizmet sınıfını değiştiren öğretmenin kadro derecesi nasıl belirlenir?
Ahmet Ünlü
Hizmet sınıfını değiştiren öğretmenin kadro derecesi nasıl belirlenir?
Ben öğretmenken genel idare hizmetleri sınıfının memur kadrosuna geçtim öğretmenlikte kadro derecem 4 iken memurlukta kadro derecem 5 oldu burada bir yanlışlık yok mu, bunu nasıl düzeltebilirim?657 sayılı Kanun’un 43/B maddesinde; kurumların 1, 2, 3 ve 4’üncü dereceli kadrolarına atananlara uygulanacak ek göstergelerin, ilgililerin daha önce bulunmuş oldukları kariyerleri ile ilgili sınıf veya ekli I sayılı Cetvelin Genel İdare Hizmetleri Sınıfı (g) bölümünde belirtilen görevlerde kazanılmış hak...
Danıştay’dan idarecilerin görevden alınmasında ezber bozan kritik karar
Ahmet Ünlü
Danıştay’dan idarecilerin görevden alınmasında ezber bozan kritik karar
Görevden almalara ilişkin yargı kararlarında kamu yararı ve hizmet gerekleri kavramını sıklıkla görürüz. Ancak, kamu yararı ve hizmet gereği her olayda farklı farklı gerekçelere dayandırılır. Danıştay 2. Dairesi, görevden alınan idarecilerin açtıkları idari davalarda pekte alışkın olmadığımız bir karara imza attı. İdarecilerin görevden alınmalarında bu kararın niçin kritik önemde olduğunu açıklamaya çalışacağız.Atamalarda ve görevden almalarda ve 657 sayılı Kanun'un hangi maddeleri kullanılır?Üs...
Danıştay’dan memur kavgasında şaşırtan tahrik indirimi kararı
Ahmet Ünlü
Danıştay’dan memur kavgasında şaşırtan tahrik indirimi kararı
Danıştay kararları, uygulamanın şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir. Bu yazımızda da disiplin hukukunda pek karşılaşılmayan ancak ceza hukukunda uygulanan tahrik indiriminin disiplin cezalarında uygulanıp uygulanmayacağından bahsedeceğiz. Kavgayı başlatmayan tahrik indiriminden faydalanırDanıştay 12. Dairesi’nin Esas No:2016/4750, Karar No:2019/9565 No.’lu kararında ceza hukukunda uygulanan ancak disiplin hukukunda pek karşılaşılmayan tahrik indirimi uygulamasını görüyoruz.Türk Ceza Kanunu’...
Dört Ayasofya 134 Sultanahmet var: Tarihi camilerin isimlerini nüfus cüzdanında taşıyorlar
Hayat
Dört Ayasofya 134 Sultanahmet var: Tarihi camilerin isimlerini nüfus cüzdanında taşıyorlar
Danıştay 10. Dairesinin Ayasofya’yı müzeden camiye dönüştüren kararını sevinçle karşılayan halk, Ayasofya dahil Sultanahmet, Selimiye gibi tarihi büyük camilerin isimlerini ad olarak da nüfus cüzdanlarında taşıyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.