Uyarılara rağmen Türkiye'ye geldiler
Spor
Uyarılara rağmen Türkiye'ye geldiler
FIBA Avrupa Kupası maçında Royal Halı Gaziantep ile karşılaşacak olan Södertalje Kings, İsveç Dışişleri Bakanlığı'nın iddialarına rağmen Türkiye'ye geldi.
IHA
“Ben develerin derdindeyim”
İsmail Kılıçarslan
“Ben develerin derdindeyim”
Boğaziçi Üniversite’sinde yaşanan “Kâbe’ye hakaret” rezaletini gözlerden kaçırmak için her türlü numarayı çeken hazımsızlar, yalancılar ve soysuzlar akla hayale gelmedik numaralarına devam ediyorlar.Geçen gün bunlardan biri, “Kab bin Eşref şiir yazdığı için öldürülmedi ki” yazarak politik transferini biraz daha garantiye almaya çabalamıştı mesela çaresizce. Tarihsel bütün sabiteleri eğip bükmenin sıkıntı oluşturmadığı bu adamlar için diyecek bir şey yok. Belki yalnızca şu: İnsan izzet-i ikbal iç...
Dert dinleyerek para kazanıyorlar
Gündem
Dert dinleyerek para kazanıyorlar
Malatya’da üniversitede okuyan 2 genç, ziyaret ettikleri şehirlerde yemek giderlerini sağlamak için 1 liraya dert dinliyor.
IHA
Herkes eski yerine mi dönsün?!
Herkes eski yerine mi dönsün?!
Bir gün rahmetli annem hayatta iken ve beraber otururken yine İslam’ın, Müslümanların, dünyanın bunalımlı günleri yaşanıyordu ve ben derin bir of çekmiştim. Okuma yazma bilmeyen annem duyup öğrendiği şu dörtlüğü söyleyiverdi:Video: Herkes eski yerine mi dönsün?!Of dedin oydun beniKemikten soydun beniDümensiz gemi gibiDeryada koydun beniVe ekledi, “Oğlum derdin ne, niçin böyle derinden of çekersin!”Fuzûlî’den şu iki beyti okudum:Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûnDerd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebun…Tefrika hâsıl tarîk-i mülk-i cem’iyyet mahûfAh bilmen neyleyem yoh bir muvâfık reh-nümûnVe onun anlayacağı şekilde biraz açıkladım, musahabe dua ile sonlandı.Dünya müminin zindanıdır ve dünyada rahat yoktur. Fuzûlî’nin yaşadığı devir (1483-1556) Osmanlı’nın ihtişam devri, yine de Fuzulî bu beyitleri yazacak kadar dertli.Allah birçok ırka olduğu gibi Türklere de İslam nimetini lütfetmiş, bu ırk da sıra kendine geldiğinde büyük hizmetler- de bulunmuş, ama Dört Büyük Halife’den sonra bozulan siyasi ve ictimâî düzen bir daha yerine gelmemiş, ümmet parçalanmış, Müslümanlar meşru olmayan sebeplerle birbirine düşmüş, bütün güçlerini i’lây-ı kelimetullah için sarf edecek yerde birbirini kırmak ve ezmek için de sarf etmişler.İki yıl önce şöyle yazmıştım:“İran onuncu hicrî asra kadar Sünnî Müslümanların yurdu idi, pek çok Sünnî İslam alimi o topraklarda yetişti ve bugün hala istifade edilen eserlerini orada yazdılar. Onuncu asırdan sonra Safevîler eliyle Şîîleşen İran, mezhebi dinin önüne geçirdi, Sünnîlere hayat hakkı tanımadı, zaman içinde yok olma noktasına getirdi. Ümmeti tefrikaya sevkeden, tahrip eden ve zayıflatan bu değişimin acı sonucunu Nemse Kralı’nın sefirinin şu ifadesinden anlamak mümkündür: ‘Eğer Safevîler olmasaydı biz de bugün Cezayirliler gibi Kur’an okuyor olacaktık’.”Biz fetihler yapmışız, gittiğimiz yerlerde insanlara hak, hürriyet adalet götürmüşüz, ama bütün bunları kâmil manada, “saf İslam çocukları olarak” yapamamışız. Nefsin çocukları da olmuşuz, hatta bazen bu ikincisi birincisini boğmuş.Öte yandan biz hata etmeseydik bile İslam düşmanlarının ateşi sönecek değildi. Efendimiz (s.a.) İslam’ı tebliğ edince başlayan düşmanlık ardı arkası kesilmeden devam etti, yüzlerce plan yaptılar, uyguladılar ve bugüne geldik. Utanç duvarı yıkılınca NATO Genel Sekreteri ve Baba Buch “Kızıl tehlike bitti, şimdi karşımızda yeşil tehlike var” dediler, hedefi ortaya koydular (İslamofobi). Filistin’de, Keşmir’de Myanmar-Arakan’da, Avrupa’da, Amerika’da, Yeni Zelanda’da, Suriye’de… yapılanlar bu son planın uygulamalarıdır.Bize dininizi terk edin ve geldiğiniz yere geri gidin diyorlar.Ben de diyorum ki:Avrupa sen eski ve yeni sömürgelerinden elini çek.ABD sen kökünü kazıdığın ve topraklarını işgal ettiğin ABD yerlilerinden özür dile ve geldiğin yere geri dön.Avustralya gasıpları, siz Aburjinlerden özür dileyin ve geldiğiniz yere geri dönün.İsrail sen ABD’nin desteği ile gasp ettiğin Filistin topraklarından çekil.Hindistan sen milyonlarca Müslümana zulmetmeyi bırak.Çin sen işgal ettiğin Müslüman topraklarından çekil ve Müslümanlara zulümden vazgeç.Rusya sen çoğu Müslümanlara ait olan toprakları işgal ettin, sözde bağımsız olan devletleri de kendi hallerine bırakmıyorsun; bunları bırak asıl yerine çekil…Dahası da var. İşte bunlar olsun, biz de Orta Asya’yı düşünelim!
Bırakın derdi olan derdini sevsin
Bırakın derdi olan derdini sevsin
Yusuf’la çorbaları söyledik. Arabada yol boyunca parça parça konuştuğumuz meseleleri konuşmaya devam ettik masada da: Fıkıh ilminin kendini bugün yeniden üretmesinin yol açabileceği imkânlar, K-Pop gruplarının modern kültlere benzer organizasyonu ve gençlerin uğradığı derin hayal kırıklıklarının yol açtığı sorunlar.Video: Bırakın derdi olan derdini sevsinÖyledir. Derdini seven adamlarız biz. Gündemimize aldığımız meselelerin tamamı derdimizle doğrudan ilgili meseleler. Bir çeşit akılda tutma, bir çeşit düşünme biçimi bizim açımızdan “parça parça dertlerimizi konuşma” işi.Çorba içmek için oturduğumuz masanın tam çaprazında sekiz kişilik kadınlı erkekli bir başka masa vardı. Masadaki kadınlar bizi tanımış olacaklar ki neredeyse vitrine bakar gibi ikimizi süzdüler ve bundan rahatsız olabileceğimiz bir an olsun akıllarına gelmedi.Biz derdimizi konuşmaya devam ettik elbette ama bambaşka ve yepyeni bir derdimiz daha oldu. Yan masayı kasten uzun uzun süzüp dedim ki Yusuf’a. “Yusuf bak, masadaki hanımların tamamının yüzünde en az ikişer estetik var. Her biri sağ ve sol ellerinin parmaklarında yüzer bin lira taşıyorlar. Üstelik tamamı başörtülerini bu yılın modası olan şu iğrenç spor ayakkabıları ile tamamlamışlar. Birini vitrin izler gibi izlemenin en azından “yakışıksız” bir şey olduğunu bilebilecek temel görgüden de yoksunlar.”Masadaki adamlardan biri, sadece bizim değil, ortamdaki herkesin duyabileceği şekilde anlatmaya başladı: “Ben onu sayın vekilimize izah ettim. O noktada imar izinlerinin verilmemiş olması çok yanlış. Hallederiz bir şekilde yani…”Sanki hayat böyle ilerliyor bir süredir memlekette. “Hallederiz bir şekilde…” diyen adamlarla umutsuzca “bu meseleyi nasıl halledeceğiz?” sorusunun peşine düşen adamlar arasındaki gerginlikle ilerliyor her şey.Hayır, lütfen yanlış anlaşılmasın. Ne kendimi “bu meseleyi nasıl halledeceğiz?” diyen adamların safına yazıyorum ne de “hallederiz bir şekilde” diyerek yola devam eden insanları yargılıyorum. Benimkisi daha çok bir anlama, anlamlandırma çabası.Belki de şu: Türkiye’nin ve dünyanın hayat pratikleri, yönelimleri, hayata bakışı hızla değişip dönüşürken hepimiz oradaydık. Bazılarımız bu değişip dönüşen Türkiye’ye ve dünyaya uyum sağlamak konusunda hiç çekingenlik göstermediler. Bazılarımız o trene binmemeyi tercih etti.Hayır, gündelik politikadan bahsetmiyorum. 2000 sonrası dünyanın aldığı halden bahsediyorum. Yüzeysellikle dolu, sanallaştırılmış, sulandırılmış bir yeni dünya burası. Sadece pratik sonuçlara odaklı bir “ne şekilde?” dünyası burası… Nasıl ve niçin sorularıyla uğraşan insanların tabiri caizse “arkaik dönemlerden kalma dinozor” muamelesi gördüğü bir dünya. Üstelik “ne şekilde?” sorusuna verilen cevap da çok değişmiyor: “Bana faydası dokunabilecek her şekilde…”Şunu konuşalım. 1990’larda herhangi bir başörtülü kadının güzel görünmek için estetik ameliyat yaptırmasını değil anlamak ve anlamlandırmak, aklımıza bile getiremezdik. “Havsalamıza sığmazdı” anlamında söylüyorum bunu. Oysa bugün, diyelim değişimdeki örneği başörtülü kadınlardan verdim diye beni yargılayabilecek ve linç edebilecek bir vasata eriştik. Oysa ben cinsiyet bağımsız bir örnek veriyorum sadece. Pekâlâ, buna benzer örnekleri erkekler üzerinden de verebilirim yani.Bakın şu: “Sana ne, insanlar nasıl rahat ediyorlarsa öyle yaşasınlar” cümlesinin gizli emri “sus” komutudur. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamanın yollarından biri ve bence en önemlisi değişen insan davranış ve tutumlarını anlamaya çalışmaktır. Dikkat isterim: “Başörtülü kadınların estetik ameliyat yaptırmasına karşıyım” demedim. Ama bunu böyle anlamaya hazır binlerce insanın varlığından da haberdarım. Ben sadece değişip dönüşeni anlamaya çabalıyorum. Derdimi seviyorum yani.Birey açısından bütün “niçin yaptın?” sorularının cevabı “çünkü canım öyle istedi” şeklinde olabilir. Bunda bir sorun var bence ama beis yok. Fakat bırakın bazıları da canı öyle isteyen bireylerin oluşturduğu dünyanın nasıl bir yere benzediğini tespit etmeye çabalasın. Bırakın onun canı da öyle istesin.Toplamda galiba şunu söylemeye çabalıyorum: Her anlama çabasını “yaşanılan hayata ve tercihlere müdahale” olarak değerlendirme yatkın bir yere geldik sonunda. Burası oldukça soğuk ve tehlikeli bir yer. Düşünmeyi, söz almayı durduracak bir yer.Merak edenler için söyleyeyim. Çorbadan sonra Yusuf beni taksitle ve bin zorlukla alabildiği arabasıyla eve bıraktı. Yol boyunca yine meselemizi konuştuk. Bu kez bir başka sorumuz vardı: “Bu zenginlik başka türlü organize edilebilseydi verimleri ne olurdu?”
Üç nokta
Üç nokta
Uzunca bir süredir, esas meselelerimizi hayatının merkezinde tutan samimi kardeşlerimle İslâm dünyasının ahvâline dair dertleşmek ve hasbihal etmek üzere, Türkiye içinde ve dışında seyahatlere çıkıyorum. Çok çeşitli çevrelerde, kurumlarda, gruplarda dışarı açık ve kapalı gerçekleşen bu sohbetlerin hepsinde, şu izlenimim artık sabit bir kaide haline gelmiş bulunuyor: Kalplerini öldürmemek diye bir derdi olan insanlar boş lafa, hamasete, ispatı olmayan afakî tahmin ve hayallere, tutmayan ama sürekli tekrarlanan sözüm ona öngörülere, her şeyin sürekli siyaset üzerinden yorumlanmasına, günlük politik mevzuların gecemizi-gündüzümüzü işgal etmesine doymuş durumdalar. Teorik varsayımlardan pratik vazifelere ve eyleme geçmek isteyen canlı bir dinleyici kitlesiyle karşılaşıyorum her seferinde. Bu durum da, ister istemez, benim onlara hitap biçimimi ve söyleşilerin içeriğini şekillendiriyor. Ütopik ve afakî şeyler yerine, hayata dokunan, somut ve şimdiyi ilgilendiren konuları konuştuğumuzda, “İşte harcadığımız vakte değdi” hissini daha çok yaşıyoruz, hep birlikte.Video: Üç noktaKonu Müslümanların ortak dertleri, acılarımız ve dramlarımız olduğunda, yaşanan sıkıntıların sürekli tekrarlanmasının da meseleyi anlamsızlaştırdığını gözlemliyorum. Mesela Kudüs’ün işgal altında oluşunun devamlı vurgulanması, bir yerden sonra dinleyicinin ilgisinin yitmesine yol açıyor. Aynı durumun Suriye, Yemen, Doğu Türkistan ve diğer kanayan yaralarımız için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir noktadan sonra artık “acı edebiyatı”na dönüşen tasvirlerin sürekliliği duygusal doymuşluk yaratırken, elden bir şey gelmemesinin getirdiği bıkkınlık da bu tokluğun üzerine tuz-biber ekiyor. Hal böyle olunca, “dram tasviri” içerikli konuşmalardan bir netice de hâsıl olmuyor. “Gündemde tutalım” kaygısıyla, acılı coğrafyalar devamlı sahneye sürüldüğünde, en samimi insanlar bile duyarlılıklarını kaybediyor; dramlar ve trajediler normalleşiyor, sıradanlaşıyor. Keza bu “gündemde tutma kaygısı”na bir de sosyal medya paylaşımları eklendiğinde, “kan ve gözyaşı dolu birkaç acıklı kare” paylaşan herkes, görevini yaptığını düşünerek hayatının rutinine geri dönüyor. Bu hassas sinir uçlarını fark ettiğimden beri, konuşmalarımda aşağıdaki üç noktaya bilhassa odaklanmayı daha doğru bulmaya başladım. Önce kendime, sonra dinleyenlere “Karşımızdaki kaos tablosuyla nasıl baş edelim?” sorusunun şahsî bir cevabı olarak.* Birçok yönden, İslâm dünyasının en müreffeh, rahat ve nasipli ülkelerinden biriyiz. Hatta bazı noktalarda, ilk sıradayız. Şikâyet ettiğimiz, yanlış olduğunu düşündüğümüz ve düzelmesini istediğimiz sayısız şeye rağmen, içinde bulunduğumuz halin şükrünü hakkıyla eda etmemiz mümkün değil. Özellikle yurtdışına yaptığım her seyahatin ardından, -hangi ülkeden geliyor olursam olayım- uçağım İstanbul’a inerken, bu durumu bir kere daha teyit ederek dönüyorum. İçinde yüzdüğümüz konfordan ötürü sabrı, şükrü ve tevekkülü unutmaya başladığımız hoyrat hayatlarımızda, bu hakikatin farkına varma mecburiyeti, başlangıç noktasını oluşturuyor. Şımarıklık ve boş vermişlik içinde geçireceğimiz bir dakikamız bile yok. * Uluslararası dengeler ve İslâm dünyasının mevcut hali gözönüne alındığında, acılarla sınanan Müslüman coğrafyanın halinin kısa sürede ıslah olması ve tümüyle düzelmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle, “acı tasviri edebiyatı”nda patinaj yapmak yerine, “Eldeki mevcut şartlarda ve malzemeyle, somut olarak hangi adımlar atılabilir?” sorusuna kafa yormak en doğrusu. Elden ne gelebileceğini görmek ve buna göre harekete geçmek için de, İslâm coğrafyasının dününü-bugününü kapsamlı bir şekilde bilmek ve tanımak gerekiyor. Tanımadığımız bir dünya ve onun meseleleri hakkında, isabetli tavrı nasıl alabileceğiz? * İslâm dünyasının çeşitli yerlerindeki çatışmaları, dramları ve savaşları konuşurken, mevzuyu sloganlara boğmak, aktörleri dövüştürmek, zalimler arasında taraf tutmak gibi alışkanlıklar, son kertede vicdanımızın ölmesinden başka bir yere yaramıyor. “Parlak analiz” kılığındaki birçok söz öbeği, aslında kalbimizin sıhhati hakkında alarm zilleri anlamına geliyor. Çeşitli platformlarda laf yarıştırırken, yorum yaparken veya tezlerimizi savunurken, coğrafyamızın garibanları için somut şeyler yapma enerjimizi de hızla tüketiyoruz. Bizi somut eyleme ve daha ahlâklı tavır almaya sevk etmeyen sözlerin, aslında vakit kaybı olduğu gerçeğini ıskalıyoruz. Dramları sürekli güncel siyaset ve tuttuğumuz taraf üzerinden tartıştığımızda, derme-çatma naylon çadırları kar altında kalan mülteciler, eşyaları yağmur sularında yüzen fukaralar, açlıktan ölen bebekler ve daha niceleri, gözümüzden ve gönlümüzden silinip gidiyor. Oysa politik tartışmalar hiçbir aç bebeği doyurmuyor, hiçbir yetimi giydirmiyor, hiçbir acıyı da dindirmiyor…Tarihin en fırtınalı ve en elemli dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Hepimiz hem kendimizin hem de zamanımızın şahidiyiz. Hem kendimize hem de İslâm dünyasına karşı asgari sorumluluğumuz, sıcak gündemin ayartıcı iğvâları karşısında kalbimizin ölmesine müsaade etmemek olmalı. Somut olarak atılacak adımların hepsi, sağlam bir kalbin vereceği doğru direktiflerle başlayacak çünkü.
“Şu çocuk zayi olmasın”
İsmail Kılıçarslan
“Şu çocuk zayi olmasın”
Bundan bir süre önce bir yazarlık kampı vesilesiyle Aksaray’a gitmiş, şehrin fişek gibi Valisi Hamza Aydoğdu ile tanışmıştım. O gün sayın vali ile konu konuyu, sohbet sohbeti açtı ve ben laf arasında Aksaray Valiliği’nin ayda bir “Açık Kapı” adıyla bir halk günü düzenlediğini öğrendim.Sayın valinin anlattığına göre bu günlerde şehrin hayırseverleri ile devletin imkanları bir araya geliyor; derdi, tasası, zorluğu olan insanların dertlerine, tasalarına, zorluklarına çareler bulunuyordu. “Bu günler...
Milleti tembelliğe alıştırmayın…
Milleti tembelliğe alıştırmayın…
Ne derdiniz varsa, ne sorununuz varsa bize gelin, biz çözeriz, demeyin.Böyle dediğinizde insanlar inanıyor.Burası cennet değil…Video: Milleti tembelliğe alıştırmayın…Kimse kimsenin sorununu çözemez, derdine derman olamaz.Herkes kendi meselesinin peşinden koşacak, kendi ayakları üzerinde duracak.Devlet kurumları, ortak hizmet alanları oluşturur, devlet kurumlarının görevi budur.Şahıs gözetilmez, toplum gözetilir, hizmet topluma götürülür.Bu hizmetler usulünce, israf edilmeden ve kaynak gösterilerek yapılır.Fakire, fukaraya, ihtiyacı olana yardım edilir ama bu yardım sınırlı ve geçici bir uygulama olarak görülür.Kimse yardıma alıştırılmaz, yardımla yaşamak normal bir hayat tercihi olarak sunulamaz.Bir başkan adayı çıkıp da topluma tembellik vadedemez, suya sabuna dokunmadan, her şeyi kendilerinin yapacağını söyleyemez.Geçen Ramazan ayında yazmıştım…Bundan sonra iftar çadırları kurulmasın, bu çadırlar, ihtiyacı olan insanların iftar ettiği yerler olmaktan çıkmıştır, demiştim.Bir tepki, bir kıyamet, sormayın gitsin…Sanki oruç tutmayın dedim… Yahu iftar çadırı kurmayın, dedim, hepsi bu!..Beykoz’da, iftar çadırında iki hanımefendinin konuşmasına şahit olduktan sonra böyle dedim.İftarı beklerken biri, diğerine diyordu ki…Kaç senedir iftar hazırlamıyorum, ailece şu çadıra geliyoruz, alıştık artık, ne bulaşık derdi, ne yemek derdi, mis gibi, yiyip çıkıyoruz.Hayır efendim…Alışamazsınız, alışmamalısınız, yanlış yapıyorsun.Orada hayır yapılıyorsa bile, hayra ihtiyacı olan gitsin alsın, siz niye alıyorsunuz ki?..O çadırı kuran da, kurduran da, bunu hizmet olarak gören de size yanlış yaptırıyor.Evinizde oturacaksınız, yemek yapacaksınız, iftarlık hazırlayacaksınız, kendi yaptığınızı yiyeceksiniz.Normal olan budur.Şimdi bakıyorum…Belediye başkan adayları konuşuyorlar, öyle vaatlerde bulunuyorlar ki, ağzım açık kalıyor.Yeter ki seçimi alsınlar, cennete düşeceğiz sanki, bir elimiz yağda, bir elimiz balda yaşayıp gideceğiz.Böyle bir şey olmayacak, olamaz da, çünkü böyle bir para yok.Türkiye’de, futbol kulüpleriyle belediyeler aynı mantıkla yönetiliyor, aynı şekilde borçlanıyor.Şu yeni dönemde, yerel yönetimlere merkezi hükümetin desteği azalacak, azalmak zorunda.Sadece Suriye iç savaşı bütün kalemleriyle Türkiye’ye 100 milyar dolara mal oldu.Bunun dışında ordu profesyonelleştirildi, askeri harcamalar arttı, yeni savunma sistemleri satın alındı.Elbette gereken yapılacak, vatana her şey feda; lakin bunların da bir maliyeti var… Mecbur, kemer sıkılacak…Milleti rehavete sevk edecek, hazırcılığa alıştıracak politikalardan uzak durmak lazım.Yeni sistemde kabine büyük oranda dışarıdan kuruldu.Niçin böyle yapıldı?Alanında başarılı olmuş, hikâye yazmış, ortaya bir marka çıkarmış isimlerin tecrübelerini devlet için kullanmaları istendi.Başarılı oldu, ya da olmadı, o ayrı konu.Fakat esas amaç buydu…Belediyelerde bu anlayış tersten işletiliyor, halkın devletten beklentisi yükseltiliyor.Şimdi bakın…Ortalama 30 bin kişinin yaşadığı ilçede en az 8 bin emekli var.Bu ilçenin belediye başkan adayı, altmış yaş üstü emeklilerin toplu taşıma araçlarını ücretsiz olarak kullanacağına dair seçim vaadinde bulunuyor.Bulunuyor da, belediyenin bir tane aracı yok.Minibüsçü Hasan’ın, otobüsçü Hüseyin’in alın teri üzerinden millete söz veriyor, oy alıyor.Beş sene boyu toplu taşıma araçları, hem de özel toplu taşıma araçları, yarı yarıya bedava insan taşıyor.Belediye başkanı da çıkıp, halka hizmet ettim, diyor.Bu hizmet falan değil, düpedüz haksızlık, bedavacılık.Kimin hakkını kime veriyorsun da, buna hizmet diyorsun.Milleti tembelliğe alıştırmanın adı hizmet belediyeciliği midir?..İnsan aldığı hizmetin bedelini ödeyebildiği müddetçe hakkı olanı ister, kendini özgür hisseder.Hiçbirimiz bedava sirkeyi baldan tatlı zannedenlerin ekşi suratlarını çekmek zorunda değiliz.Değiliz yani…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.