Ebussuud tefsirinin orijinali yayımlandı
Hayat
Ebussuud tefsirinin orijinali yayımlandı
Arap edebiyatının şaheserleri arasında sayılan ve çeşitli nüshaları bulunan Ebussuud tefsiri, Diyanet tarafından orijinali üzerinden yayımlandı. İki yıllık titiz bir çalışmanın ürünü 9 ciltlik “İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm” adlı eser, İslâm âleminde büyük ilgi gördü.
Yeni Şafak
Osmanlı tarihi üzerine yeni ders kitapları
Osmanlı tarihi üzerine yeni ders kitapları
Geçmişi bilmek elbette çok önemli. Nereden geldiğimizi bilmek nereye gideceğimizi de tayin eder. Ancak tarih araştırma yöntemi, bulguları ve sonuçları itibarıyla da illa ki bugünden bakarak yorumlanan, yeniden yapılandırılarak yazılan bilgileri içeriyor. Elbette yazılanlar kendi zaviyemize ve bilgi dağarcığımıza göre de değişiyor.Video: Osmanlı tarihi üzerine yeni ders kitaplarıTürk Kahvesi programında bu pazar konuğum, bir iktisat tarihçisi. Hem de tarihçinin mutfağı kabul edilen arşivlerde 12 yılını geçirmiş, “Osmanlı neden sanayi devrimini ıskaladı?” sorusunun peşinde ekonomiyi sosyoloji ile birlikte ele alarak farklı bir metot ve tez ortaya koymuş; saygın bir bilim adamı Mehmet Genç.Öyle ki ortaya koyduğu tez ile sadece Osmanlı’ya değil öncesi ve çevresindeki imparatorluklara; hatta Bizans’a bakışı bile değiştirmiş. Kendi tarihimize başka gözlüklerle bakınca karşımıza başka bir tarih çıkıyor. Bize ait gözlüklerle bakınca da başka bir tarih çıkıyor. Sorularımız değişiyor, cevap aradığımız yerler değişiyor. Elbette sonuçlar da değişiyor. Tarihsel yorumlarda metodoloji önemliyse bu metodoloji değişince bilinenlerin tersi bulgularla da karşılaşabiliriz. Bu bir düş değil elbette. Bunları söylerken tarihi abartalım, gerçeklerden kopalım, ayaklarımız havada analizler yapalım filan demiyorum. Tam tersine yenilgileri, kayıpları, hataları da gördüğümüz ama bizim gerçeğimize daha uygun bir tarih anlatısını ders kitaplarına yerleştirebiliriz diye düşünüyorum.Mehmet Genç, Osmanlı üzerine bambaşka bir tarih akışı ortaya koyuyor. Sebeplere de sonuçlara da bakışı çok farklı. Yazdıklarını, hakkındaki röportajları okurken, bu bilgilerin (elbette süzülerek) ders kitaplarına girmesinin ve çocuklarımıza öğretilmesinin ortaya koyacağı farkları hayal ederken bile heyecan duydum. Mesele, bu bilgileri ders kitaplarına dahi uygulayabilecek şekilde hazmedebilmek ve yaygınlaştırabilmek. Mehmet Genç ile Halil Solak’ın yaptığı röportaj bu bakışın ortaya koyacağı farkları çok iyi anlatıyor. Genç hakim Osmanlı tarihçiliğinde yer alan ve ders kitaplarımızda bize ezberletilen Osmanlı 16. yüzyılda geriledi tezine karşı çıkıyor ve diyor ki: “Osmanlı gerilemesi sathi bir yakıştırmadan ibarettir. Bazı tarihçiler Kanuni tarihini zirve olarak düşünür. Sonra sırası ile duraklama, gerileme ve dağılma gibi bir dönemlendirme yaparlar. Bunların gerçekte olup bitenlerle alakası yoktur.”Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşananlara bakışını da şu sözleri çok iyi özetliyor.‘’Osmanlı yönetim eliti, çok zeki, ayağı yere basan, realist insanlardan oluşuyordu. Vasat zekalı kimseyi pek yükseltmiyorlardı. Osmanlılar yenilikleri de deneme yanılma yoluyla benimsediler. Onun için Osmanlı kurumları ne zaman doğdu, ne zaman öldü net tarihler ortaya koymaya imkan yok. Mesela para vakıfları… Bu sistem tamamen Osmanlıların icadıdır. Ne zaman icat edildiği ise belli değildir. Muhtemelen 15. yüzyılda. Ufak ufak başladılar, sonra baktılar ki sistem fena değil genişlettiler. Çok genişleyince bazı sıkıntılar ortaya çıktı ve Kanuni devrinde ulema arasında “Bu şer’i midir değil midir…” tartışmaları yaşandı. Şeyhülislam Ebussuud Efendi bu sistemin şeriata uygun olup olmadığının kesin olarak belirlemeye imkan olmadığını söyledikten sonra Edirne’den Budapeşte’ye kadar Rumeli’deki İslam varlığının buna bağlı olduğunu; bu vakıflar şer’i değil diye kaldırılırsa Rumeli’deki İslam varlığının tehlikeye gireceğini belirterek şu çarpıcı soruyu sordu. ‘Şeriatın istediği bu olabilir mi?’Devşirme sistemi, tımar düzeni, esnaf locaları, iltizam rejimi ve benzeri pek çok kurumun doğdukları ve sona erdikleri dönemi kesin kronolojik çerçevelerle sınırlandırmak adeta imkansızdır.”Nureddin Topçu ömrünün son yıllarına doğru Milli Eğitim Bakanlığı’na Ahlak üzerine bir ders kitabı yazmıştır. Nüshaları elimizde var. Bu şekilde Mehmet Genç gibi tarihçilerimizin baktığı yerden bir tarih kitabı yazılamaz mı? Osmanlı’yı yükselme, duraklama, gerileme dönemlerine hapsederek ele almayan bir tarih. Bu bakış tabii ki Cumhuriyet tarihine de başka bir yaklaşım ortaya koyacak; yıkılış ve kuruluşu da ele almamızda fark oluşturacaktır.Bir öneridir bu elbette. Gerçekleşmesi ise en büyük dileğimizdir.
Ebussuud tefsirinin ilmi kriterli ilk neşri
Hayat
Ebussuud tefsirinin ilmi kriterli ilk neşri
Bundan beş yüz yıl önce Osmanlı döneminin en önemli alimlerinden Ebussuud Efendi tarafından hazırlanan tefsirin orijinali gözetilerek ilk kez ilmi kriterle Diyanet tarafından hazırlandı. İki yıl süren çalışmanın başında olan Doç.Dr. Taha Boyalık, “Bu çalışma Ebussuud Tefsiri’nin ilmi kriterleri karşılayan ilk neşri diyebiliriz. Ebussuud Tefsiri talep gören meşhur bir tefsir olduğu için çoğu ticari saiklerle olmak üzere birçok neşri yapılmış ancak ilmi kriterler göz ardı edilmiş” diyor.
Yeni Şafak
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin cennet fetvası
Dursun Gürlek
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin cennet fetvası
Türkiye’de hiçbir zaman gündemden düşmeyen biri dini, diğeri bedeni iki konu var ki, ne zaman onlardan söz açılsa herkes allâme kesilir. İnsanlar, ehliyet sahibi olup olmadıklarını düşünmeden ulu orta konuşmaya, saçma sapan sözler söylemeye kendilerini öyle kaptırırlar ki durdurana aşk olsun!Üç beş kişinin bulunduğu bir mecliste “şuram ağrıyor” demeye görün, oradakiler hemen uzman doktor kesilirler, ilaç üstüne ilaç tavsiye ederler, akla hayale gelmedik tavsiyelerde bulunurlar. Dini konular açıldığı zaman da aynı densizlik söz konusu olur. Bilen de konuşur, bilmeyen de. Hatta bilmeyen, bilene göre daha fazla çene çalar, fetva üstüne fetva (!) vermeye başlar. Bu had bilmemezlik daha çok Kurban Bayramlarında kendini gösterir. Mesela çağdaş Ebu Cehillerden biri, geçen Kurban Bayramlarından birinde şöyle saçmalıyordu: “Yeni yeni ortaya çıktı ki, ne gökten kurdeleli koç indi, ne ‘beni kes’ dedi. Ne ‘kurban’ kesmek anlamında… Ne cennete giderken koçun sırtına biniliyor, ne de hayvan kesmek farz. Anlamadığınız bir dilden ibadet yaparsanız işte böyle olur.Ancak kimileri yine de mutlaka kan akıtmaktan yana (Sanki her gün yüz binlerce hayvanın kanı akıtılmıyor ve bu herif hiç et yemiyor). Mutlaka hayvanı yatırıp boğazlayacak. (Ayakta mı boğazlamak gerekiyor?) Mutlaka kan kokusu alacak. Mutlaka kan görecek. Mutlaka çocukların gözleri önünde, kapı eşiğinde, sokak ortasında, balkonda, terasta hayvanın gırtlağına bıçağı sürtecek.Çağdaş bir kesime de karşı. Mutlaka mahalleyi kokutacak. Acısız kesme de kabul etmiyor. Hayvan mutlaka acı duyacak.O parayı ilaca, mamaya, süte, çadırında az bir sıcaklığa ihtiyacı olan depremzedelere vermenin Allah katında daha sevap olacağını da kabul etmiyor. İlla kavurma yiyecek. (Cahil köşe yazarı bilmiyor ki, kurban kesmek bu sayılan işleri yapmaya engel olmadığı gibi, yine kurban sadece kavurma yemek için değil, Allah emrettiği, yani ibadet olduğu için kesilir.)”Bu satırların sahibi sadece cahil değil, aynı zamanda küstah olduğu için yazısını şöyle bitiriyor: “Ve ben böyleleriyle aynı cennete gitmek istemem!”Bu hezeyanları okuduktan sonra acaba geçmiş devirlerde de böyle saçmalayanlar, şununla bununla cennete bile gitmem diyenler var mı diye düşünmeye başladım. Neden sonra merhum Orhan Şaik Gökyay’ın azılı bir İslam düşmanına cevaben kaleme aldığı yazı aklıma geldi. Gökyay, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin ilmî müktesebatı hakkında bilgi verdikten sonra sözü ilgi çekici fetvalarına getiriyor ve bir iki örnek veriyor. Şöyle:Soru:Zeyd, avretlerin (kadınların) olduğu Cennet bana gerekmez derse, ne lazım gelir?Cevap:Gerekmezse Cehenneme gitsin.İşte, böyle soruya, böyle cevap verilir. Buna taşı gediğine koymak denildiği zaten biliniyor. Eskiler, edebiyatı tarif ederken “Muktezâyı hale mutabık serd-i kelâm etmektir” diyorlar. Gençlerin, hatta yaşlıların da anlaması için tercüme (!) edeyim “Edebiyat, muhatabın anladığı dilden konuşma sanatıdır.” Duyduğuma göre rahmetli İbrahim Kirazoğlu, “Yerinde ve zamanında söylenen ağır söz, belâgatten ve fesahatten sayılır” dermiş. Doğrudur, Mesnevi dâhil birçok dini eserde bu minval üzere söylenmiş sözlere rastlıyoruz.Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin işte ilgi çekici iki fetvası daha:Soru:Afyon macunu ve afyon yutmaya müptela olan bazı kimseler, bu iptilalarından (kötü alışkanlıklarından) kurtulmak için şarap içseler caiz olur mu?Cevap:Afyon müptelası kimseler insanlıktan çıkmışlardır. Ne b… yerlerse yesinler.Sadece Ebussuud Efendi mi, Kanuni Sultan Süleyman devrinin diğer şeyhülislamı meşhur Zenbilli Ali Efendi’nin de böyle fetvaları var. Bunlardan bir örnek görmek istiyorsanız, “Sikke-i Tasdik-i Gaybi”yi okumanız gerekiyor.İşte ilginç bir Ebussuud fetvası daha:Soru:Bir mescidde imam olmakla, dülgerlik işlemekten hangisi daha üstündür?Cevap:Asla namazı bırakmadan, sanat işlemek daha makbuldür!Gördüğünüz gibi, bir cahilin cesaretinden yola çıkıp sözü Şeyhülislam merhum Ebussuud Efendi hazretlerine getirdik. Zaten sohbet de böyle bir şey değil mi? Unutmayalım, ağaçta hiç kıpırdamadan duran kuş değil, daldan dala atlayan kuş daha fazla ilgi çeker.Bu büyük İslam âlimi hakkında -müsaadenizle- bir iki cümle daha söyleyeyim. Cihan hükümdarı Kanuni’nin Zigetvar seferine giderken, “Halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarik-i Hak’da yoldaşım!” diye iltifat ettiği Ebussuud Efendi, Osmanlı Devleti’nin 14. şeyhülislamıdır. En meşhur eseri, muazzam tefsiridir. Fıkıhta ve tefsirde zirve bir isimdir.İsklip’te bir cami, İstanbul’da iki hamam, Eyüp’te bir mektep yaptırdı. Merhumun Türkçe şiirleri, daha çok bilgi kuvvetiyle söylenmiş manzumelerdir. Arapça şiirleri de Arap edebiyatının başarılı eserleri arasındadır. Kabri, Eyüp Sultan türbesine çok yakındır.Sirkeci’deki “Ebussuud Caddesi”ne bu ismin niçin verildiğini de –lütfen- siz araştırınız.
441 yıllık eser yuvasına döndü
Hayat
441 yıllık eser yuvasına döndü
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye ait 441 yıllık Kur’an-ı Kerim tefsiri, yuvasına döndü. ABD’de yaşayan Ali İhsan Tangören, iki ciltlik eserin ilkini İbn Haldun Üniversitesi’ne bağışladı. Eser, Ebussuud Efendi’nin makam odası olarak kullandığı bugün ise İbn Haldun Üniversitesi’ne tahsis edilen yerde korumaya alındı. Kayıp ikinci cilt de aranıyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.