Katili affetmek
Katili affetmek

Medine-i Münevvere’de, kış mevsiminde sıklıkla görülen tipik bir sabah ayazı… Sabah namazını Mescid-i Nebevî’de eda ettikten sonra, Bâkî Kabristanı’nı ziyarete geçiyoruz. Bana refakat eden İsmail Furkan Yurdakul kardeşimin ilk Medine seferi olduğundan, benim için bir nevî rehberlik vazifesi oluyor bu ziyaret. Kabristan’ın girişinde Hz. Peygamber’in eşlerinin, kızlarının, torunlarının ve diğer yakınlarının bilinen mezarlarında duraklıyoruz önce. Sonra arka taraflara doğru yürüyoruz. İmam Mâlik bin Enes’i, Uhud ve Harre şehitlerini, Sa’d bin Muaz’ı, Ebû Saîd el Hudrî’yi, Osman bin Maz’un’u, Hz. Osman’ı, Halîme-i Sa’diyye’yi selamlayarak ilerliyoruz. Nihayet en geride, küçük bir kalabalığın ortasından bir toz bulutunun yükseldiğini görüyoruz. Bir defin merasimi bu. “Haydi gel” diyorum İsmail’e, “yakından bakalım, bunu da gör.” Kalabalığa doğru ilerliyoruz.

Biraz evvel, Mescid-i Nebevî’de namazını kıldığımız cenazelerden biri olmalı bu. Hz. Peygamber’in emri uyarınca, ölünün hızlıca gömülmesi için acele edildiğinden, biz yaklaşana kadar, defin çoktan tamamlanmış, dualar ediliyor. Kenardan bir süre izliyoruz. Bir yandan da, Bâkî Kabristanı’na yüzyıllardır tevdî edilen yüz binlerce Müslümanın hikâyesini hatırlayarak… Derken, bizim yanımızda, hem toz-topraktan hem de sabahın ayazından korunmak için başını örtüyle sarmış biri dikkatimi çekiyor. Hava henüz alacakaranlık olmasına ve yüzü de net görünmemesine rağmen, onu tanıyorum: Cemal Kaşıkçı’nın en büyük oğlu Salâh.

Selam veriyorum, musafaha ediyoruz. Hafif şaşkın, “Nerden tanışıyoruz?” diye soruyor. Haklı. O zamana kadar hiç tanışmadığımızdan, onu selamlayışım biraz sürpriz. “Malum haberlerden, televizyondaki röportajlarınızdan” diye izah ediyorum. O anda, şaşkınlığı -kelimelerle izah edemeyeceğim- bir hüzne dönüşüyor gözlerinde. Yüzüme dikkatle, acı bir tebessümle bakıyor. Babasına rahmet, kendisine de sabır dilerken, bu defa sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz da dertleşiyormuşuz gibi samimi bir hava oluşuyor aramızda. Ayrılırken, yine gözlerine bakıyorum. Gördüğüm, derin ve tarif edilmez bir hüzün. “Vefat eden kişi yakınınız mıydı?” soruma, “Arkadaşımdı” diye cevap veriyor. Vedalaşıyoruz.

Kabristandan çıkarken, Medine-i Münevvere ufukları aydınlanmaya başlıyor. Benimse aklımda, “Peygamber şehri”ni sonsuz bir muhabbetle seven Cemal Kaşıkçı’nın vasiyeti: “Öldüğümde, Bâkî Kabristanı’na gömülmek isterim.” Heyhat ki, Bâkî’ye defin şöyle dursun, bir cesedi ve mezarı bile yok bugün.

Ramazan Bayramı’na birkaç gün kala, Salâh Kaşıkçı’nın Twitter üzerinden yaptığı, “Babamızın katillerini affediyoruz” açıklamasını okuyunca, koronavirüs salgınından hemen önce, ocak ayının son günlerindeki Medine-i Münevvere ziyaretimiz sırasında onunla karşılaşmamız ve sohbetimiz aklıma geldi. Sonra, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la tokalaşırken onun yüzüne bakışındaki keskin ifade… İkisinde de, Salâh’ın gözleriydi konuşan. Ve o gözler yalan söylemiyordu. “Salâh” dedim, “Babasının katillerini kendi kendine ve gönüllü biçimde affetmiş olamaz.”

2 Ekim 2018 günü, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, ülkesinin İstanbul’daki başkonsolosluk binasında öldürülmesi, cesedinin parçalara ayrılması ve bina dışına çıkarılarak yok edilmesi, Ortadoğu yakın tarihinde şahit olunan en vahşi hadiselerden biri şüphesiz. CIA’in bile emri bizzat Muhammed bin Selman’ın verdiğine hükmettiği suikastın ardından Suudi hükümetinin sergilediği vurdumduymazlık ve laçkalık ise, ancak “köpeksiz köyde değneksiz gezmek” deyimiyle açıklanabilir.

Sırtını ABD ve İsrail’e yaslayan, bu sayede tahtını garantiye alabileceğine inanan, ülkesinde sesini yükselten veya yükseltme potansiyeli taşıyan herkesi bir şekilde susturan çılgın Veliaht, Kaşıkçı’yı devreden çıkardıktan sonra, ailesini de zorla sulha razı etmiş görünüyor. Böylece, “Kaşıkçı’nın laneti”nden yakasını kurtarabileceğine inanıyor. Ama gözden kaçırdığı şu: Kendi eliyle, ölümsüz bir sembol yaratmış oldu. Bu sembol, giderek daha fazla karşısına dikilecektir. Nitekim Salâh Kaşıkçı’nın af açıklamasının akabinde, dünyanın çok farklı noktalarından yükselen reaksiyonlar ve “Ailesi affetse de, katilleri biz affetmiyoruz” karşı açıklamaları, buna işaret ediyor.

“Seyyid Kutub idam edilmeseydi veya Ali Şeriati suikasta kurban gitmeseydi, fikirleri ve kitapları kitlelere böyle tesir eder miydi?” diye hep düşünmüşümdür. Cevabım: Etmezdi. Şimdi aynı soruyu Cemal Kaşıkçı için soruyorum ve aynı cevabı veriyorum.

Tarihte tekerrür eden şey nedir?
Tarihte tekerrür eden şey nedir?

Kur’an’ı daha iyi anlama, hatta vahye ilk muhatap olanlar gibi, en doğru şekilde anlama arayışının götürdüğü duraklardan birisi onu ayetlerinin indiği sıraya göre okumak oluyor. Bu amaçla iniş sırasına göre mealler, tefsirler ayrı bir literatür oluşturmuş durumda. İzzet Derveze’nin Et-Tefsirü’l-Hadis: Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri (Ekin Yayınları), Mehmet Ali Baltaşı’nın İlk Mesajlar’ı, Tuncer Namlı’nın Kur’an Aydınlığı: Kronolojik Kur’an Mesajı (Fecr Yayınları) isimli hepsi birbirinden değerli tefsir ve meallere ilaveten yakınlarda Mana Yayınları tarafından yayınlanan Muhammed Abid el Cabiri’nin “Fehmü’l Kur’an: Nüzul Sırasına Göre Tefsir”i, Kur’an’ı siyer eşliğinde anlama çabasının güzel örneklerinden.

Kuşkusuz Peygamber Efendimiz’in siyerini anlamanın bir yolu olarak, Kur’an’ı iniş sırasına göre yeniden düşünmek çok anlamlı ve tarihsel olarak da en etkili ve en sağlam bilgiyi verdiği gibi Peygamber ve ashabının yaşadıklarıyla Kur’an arasındaki canlı diyalogu bugün yeniden hissedebilmek açısından çok değerli. Bu hem Kur’an’ı daha iyi anlamayı sağlıyor hem de onu bir insan hayatı içinde en ideal biçimde temsil eden Peygamber ve ashabının tecrübesini.

Ancak bu okuma biçiminin verimliliği dahi Kur’an’ın neden indiği sıraya göre değil de elimizdeki mevcut hale göre tertip edildiği sorusunu daha fazla uyandırıyor. Üstelik en sahih olarak kabul edilen görüşe göre bu tertip de tevkifi, yani vahiy kaynaklıdır, rastgele veya Peygamber(s)’in bir içtihadı neticesi değildir.

Böyle olduğuna göre nüzul sırasına göre okumakta ısrar etmenin bir anlamı olur mu? Elbette, nüzul sırasına göre okumayı veya o sırayı takip etmeyi yasaklayan hiçbir şey yok, üstelik siyerin ruhunu anlamak açısından böyle bir takibin faydaları tartışılmaz. Tabii bu, nüzul sırasına göre alternatif bir tertip ikame etmemek şartıyla. Öbür türlüsü yine vahyin sahibi tarafından yani yine bir vahiyle verilmiş bir kararı görmezden gelmek anlamına geliyor.

Ancak nüzul sırasına göre okumanın ardındaki başka bir fikre değinmiştik. O da Kur’an etrafında bir Müslüman topluluğunun doğuş tecrübesini tekrar yaşama veya hissetme düşüncesi. O noktada durup şunu sorduk: Neyi tekrarlıyoruz, nasıl tekrarlıyoruz? Sünnete tabi olmak bir tekrar mıdır? Bir tecrübe aynı şekilde başkaları tarafından nasıl tekrarlanır?

Tarihin bir tekerrür olduğu bir gerçek. Ancak bu tekerrürün bizim zihnimizdeki hikayeye uygun şekilde gerçekleştiğini vehmetmemek gerekiyor. Tarihte tekrar eden şey nedir? Ve sünnette tekrar ettiğini görebileceğimiz, dolayısıyla bizim de katılmamız gereken bu tekrar nedir?

Esasen Kur’an ardı sıra bir çok peygamberin ve salih insanların kıssalarına değinir. Onların hepsinin çok farklı tecrübeleri, farklı şartları, farklı sorunları, tarihleri ve toplumsal ortamları var. Ancak hepsinde de ortak olarak tecrübe edilen, tekerrür eden bir boyuta dikkat çekiliyor. Hepsinin de tecrübesinde cahiliyeye karşı, kula kulluğa karşı bir mücadele var. Bu mücadelede yaşanan diyaloglar birbirine, tekerrür hissini verecek kadar benzer. Ama aynı zamanda tarihin her döneminde kula kulluk da insanın sürekli tekrarlayan bir eğilimi. Kula kulluğu doğuran cahiliye ve onun bütün nitelikleri tarihin ve dünyanın her yanında görülüyor. Onlara karşı verilen mücadele de bütün peygamberlerin mücadele tarihinde kendi kendini tekrarlıyor ama farklı biyografilerde ve farklı hayatlarda.

O yüzden bugün Kur’an ayetlerinin nüzul sırası üzerinden anlamaya çalıştığımız Peygamberin hayatında Kur’an ayetlerinin sürekli önceki peygamberlerin çok farklı tarihlerdeki mücadelelerinden örnekler getirdiğini görüyoruz. Yeryüzünü gezip önceki kavimlerin neler yaşadıklarını ve başlarına nelerin gelmiş olduğunu bilerek kendi tecrübeleri için bir ibret almaya davet ediyor. Önceki kavimlerin, Hıristiyan, Yahudi veya müşriklerin yaptıkları hatalar, geçmişte kalmış, bir daha tekrarlamayacak davranışlar olarak zikredilmez. Aynı hataları tekrarlama ihtimali hiçbir zaman yok olmayacağı için anlatılır. Müslümanların Müslüman olmak dolayısıyla bir garantileri yok yani. Aynı hataları yapma istidadı herkeste vardır.

İniş sırasına göre okumanın ardında Peygamberin tecrübesini bire-bir yaşama, tekrarlama, isteği de olabiliyor. Buna sevk eden varsayım yaşadığımız dünyanın da başa dönmüş olduğu ve yeniden ve baştan bir Kur’an’ın nüzulünü gerektirdiğidir. Yeniden canlanış, nahda, ihya bunu gerektirir. İman eksikliği vardır ve Mekki surelerle önce imanın temelleri atılmalı. Sonra adım adım Medine’ye, Medine’de inen ayetlerin eşliğinde yürümeli.

Oysa Kur’an’ın ilahi bir takdirle kararlaştırılmış olan bu tertibinin ardındaki hikmetlerden biri, Allah daha iyisini bilir, bir tecrübenin bu şekliyle hiçbir zaman başka bir yerde aynı şekilde tecrübe edilememesi gerçeğidir. Mutlaka bütün insan tecrübelerinde tekerrür eden bir şey vardır, ama bu tekerrür zihnimizde önemsediğimiz veya tespit ettiğimiz şeylerin tekerrürü değil. Neyin tekerrür ettiğini de bize vahiy bildiriyor aslında. Peygambere ve bize farklı tarih tecrübelerinin hepsinde tekerrür edenleri ayetleriyle gösterdiği gibi.

Sünnete tabi olmak elbette Peygamber’in tecrübesini tekrar, o tecrübeye katılma isteğinin ifadesidir. Ancak bu tecrübenin içinde gerçekten neyin tekrarladığını da iyi görmek gerekiyor. Tekrar eden ve bizim de tekrarlamamız gereken, zaten katılmak suretiyle tekrarlamakta olduğumuz şeyler üzerine düşünmek gerekiyor.

Peygamber ve ashabının Mekke’den Medine’ye doğru yaşadıkları tecrübenin bir daha aynı şekilde tekrarlaması imkansızdır. Tıpkı Hz. Musa’nın Firavun’la ve İsrailoğulları’nı özgürleştirme yolunda yaşadığı tecrübelerin aynı şekilde tekrarlamasının imkansız olması gibi. Veya Hz. Nuh’un, Hz. Süleyman’ın, Hz. Şuayb’ın, Hz. Yusuf’un veya tüm diğerlerinin siretlerinin biricik, kendine özgü, tekrarlanamaz olması gibi. Ancak her bir biricik tecrübe içinde Kur’an’ın dikkat çektiği tekerrür edenin ne olduğunu iyi görmek, iyi anlamak gerekiyor.

Kur’an’ın nüzulundan sonra dünya artık eski dünya değildir, Kur’an’ın müdahalesine uğramış bir dünyadır ve işi başa döndürmenin bir imkanı da bir anlamı da yoktur.

Kur’an, Sünnet ve tekrar
Kur’an, Sünnet ve tekrar

Kur’an ayı olarak idrak etmemiz gereken Ramazan ayında bir Müslüman öznelliğinin merkezi ve kaynağı olarak Kur’an hakkında düşünmeye, bilmeye devam edelim diyerek kaldığımız yerden devam edelim.

23 yıl boyunca doğuşuyla gelişimiyle, Medine’de bir siyasi güç oluşuyla, savaşıyla, barışıyla, fetihleriyle ve ailesiyle, ekonomisiyle, eğitimiyle, ibadetiyle, sosyolojisiyle teşekkül eden bir toplumsal hayatla iç içe, diyalog halinde nazil olmuş bir Kitaptır Kur’an. Kuşkusuz canlı hayatla olan bu diyalogu metnin tarihselciliğiyle ilgili düşünceleri cezbediyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, metnin belli olaylara cevap olan boyutu onun olumsallığı fikrini de akla getirmiştir. Yani bazı ayetlerin inişine yol açan hadiseler yaşanmamış olsa o ayet inmeyecekti veya başka olaylar olsa, peygambere başka sorular sorulsa metnin içeriği de başka türlü olacakmış gibi.

Tabi bu düşünce, her şeyden önce 23 yıl boyunca yaşanan her hadise üzerine bir ayet inmemiş olduğunu ıskalıyor. Öbür türlü elbette çok daha hacimli bir kitapla karşı karşıya kalırdık.

İkincisi, ayet ve surelerin çoğu herhangi bir olay veya soruyla ilişkilendirilemiyor. Bunların da çoğunun sadece iniş tarihi ve ortamı hakkında bazı bilgiler vardır, esbap diye nitelenebilecek bir olay veya soru yok.

Üçüncüsü, aslında Kur’an’ın bu diyalojik niteliğinin onu tarihsel kıldığına dair varsayım çok naif ve basit bir anlayıştır. Evrenselin tam da tarihsel hadiselerin içinde içkin tabiatını görmemiş oluyor. Esasen klasikleşmiş, bugün için bile bize bir şeyler söyleyen bütün nitelikli metinlerin böylesine diyalojik bir üslupla yazılmış olduğunu burada hatırlayabiliriz. Mesela Platon’un Socrates’e isnad ettiği meşhur diyaloglarının eski Yunan hakkında önemli tarihsel bilgiler veriyor olduğu doğrudur, ancak o metinler gücünü büyük ölçüde bu diyalojik tarzından almaktadır. Diyalog sadece metnin yazılış yönteminden kaynaklanmıyor, felsefenin muhatap olunan insanlarla olan etkileşimiyle ortaya konulmasından da kaynaklanıyor. Socrates’e soruları soran çoğu kez tam da okuyucunun aklına geleni sormuş oluyordur. Orada metin, okuyucunun da hemen içine dahil olduğu bir diyalog şeklinde ilerler ve tabi sorulan soru ne kadar basit ve özel olsa da verilen cevaplarla bir bütün olarak insanlık durumuna ait evrensel bir örnek olaya dönüşüyor.

Kur’an’ın bu diyalojik yapısının onu, modern anlamda, sistematik bir kitap olmaktan uzaklaştırdığı bile söylenmiştir. Hatta bazı İslam modernistleri bu sistematik eksikliğini bile eski zaman kitaplarına uygun olarak kitabın tarihselliğinin göstergesi gibi almışlardır. Sistematik eksikliğinin işareti, konular arasındaki rastgele gibi görünen, konudan konuya atlayan geçişler ve sure büyüklükleri arasındaki farklar.

Tabi bir hayat kitabı olan Kur’an’ın, hayatın kendisinde var olan bu konu dağınıklığına, içiçeliğine, dalgalılığına en mükemmel karşılığı böylece en güçlü biçimde veriyor olduğunu görmek gerekiyordur. İnsan salt akıldan ibaret değil ki, ona salt akılla hitap edilsin. Akıl dediğimiz şey de bir salt akıl değil, duygularla içiçe bir meleke. Yarattığını en iyi bilenin ona en iyi hitap edecek sözü de söyleyeceğine güven duymak kuşkusuz inanmanın en temel koşulu. Can kulağıyla dinlediğinde insan, aklına da duygularına da hitap edeni, bunları birbirinden ayırt etmeye ihtiyacı olmaksızın, bunu aklına bile getirmeksizin alıyor alacağını.

Bu sistematik eksikliği algısının bir kısmı da Kur’an’ın iniş kronolojisiyle ilgilidir. Malum, Kur’an bir Mushaf olarak indiği sıraya göre düzenlenmemiştir. Hatta ilk inen sureler kitabın son cüzünde yer alır. En son inen sure veya ayetler ise başa alınmıştır. Kuşkusuz iyi irdelendiğinde bunda bir mantık bulmak mümkündür ve zaten müfessirler bunun mantığını mushafın bu şekilde tertip edilmiş olmasındaki hikmet diyerek uzun uzun anlatmaya çalışmışlardır. Tabi her hikmet açıklamasının sonunda “Allah daha iyisini bilir” ihtiyatını da elden bırakmadan.

Bu açıklamalara karşılık, Kur’an’ı iniş sırasına göre tespit edip bir de böyle okumayı teklif eden yaklaşımlar da oluyor. Öncelikle Kur’an ilimleri çerçevesinde Kur’an hakkındaki her bilginin titizlikle derlenip kaydedilmiş olduğunu ve böyle bir sorunun cevabının da bir şekilde bir kenara konulmuş olduğunu kaydetmek gerekiyor. Yani Kur’an ayetlerinin nüzul sırası da, Mushaftaki tertib farkının kaynağı ve hikmetleri üzerinde de epeyce durulmuştur. Ancak modern dönemde Kur’an’ın iniş sırasına göre yeniden okunmasına ayrı bir rağbetin olduğunu görebiliyoruz. Kuşkusuz bu rağbetin nedenleri üzerine de düşünmek gerekiyor.

Böyle bir okumanın Peygamber’in siretini doğrudan vahy kaynaklı olarak daha iyi anlamaya yardımcı olabileceği de söyleniyor. Yani Peygamberin hayatını Kur’an üzerinden takip edip tescil etme arzusu. Böylece siyere karışmış olabilecek yanlış rivayetlerin ayıklanması veya belli bir düzene kavuşturulması sağlanacaktır. Hadislere karşı kuşkuculuğun artması oranında güçlenen bir yaklaşım olduğunda kuşku yok. Tabii ki tartışılır.

Bir başka neden de neticede bir İslam topluluğunun doğuş tecrübesini bugün daha iyi anlamak ve hatta en otantik şekliyle tekrarlayabilmek için bunun daha uygun olabileceği düşünülüyor. Doğuş anını anlamaya çalışma çabası elbette anlaşılabilir ancak “tekrarlama” arzusu karşısında durmak gerekiyor. Neyi tekrarlıyoruz, nasıl tekrarlıyoruz? Sünnete tabi olmak bir tekrar mıdır? Bir tecrübe aynı şekilde başkaları tarafından nasıl tekrarlanır?

Tam da bu tekrarlama, yani ilk Müslüman topluluğunun doğuş tecrübesini aynen yeniden yaşamak üzere böyle bir Kur’an okuması arayışının, Kur’an’ın neden iniş sırasına göre tertip edilmemiş olduğunu açıkladığını düşünüyorum.

Nasıl mı? Demek ki devam edeceğiz.

Suudilere reddiye: Haremeyn ve sultanlar 2
Suudilere reddiye: Haremeyn ve sultanlar 2

Tarih, ulus devletlerin oluşturulmasında kullanılan en önemli araçlardan biridir. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren keşfedilen bu sihirli yöntem, yani tarihin araçsallaştırılması, 19. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Batı’da ve Doğu’da, dünyanın hemen her yerinde; tarihi olmayanlar bile, kendilerini mümkünse uzak bir geçmişe bağlamak için ellerinden geleni yapmışlardır. 20. Yüzyıl’da tarih araştırmalarının bu denli artması, büyük fonlarla desteklenmesi ve hemen hemen her ülkede kurumsallaştırılması da bundadır.

Eski Osmanlı coğrafyasının bu gelişmeden uzak kalması mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki tarih tartışmaları ve Türk Tarih Kurumu’nun varlığı da bunun bariz bir göstergesidir. Bir istisna dışında, Osmanlı sonrası kurulan diğer Arap devletleri de benzeri arayışlara girmişlerdir. Mesela doğu Arap dünyasının en küçük devletlerinden biri olan Lübnan, geçmiş olarak, Fenikelileri keşfederken; Batı Arap dünyasında yine küçük bir devlet olan Tunus da Kartacalılar üzerinden kimlik inşa etmeye çalışmıştır.

Suudi Arabistan’da bu durum, tam tersine işlemiştir. Suud hanedanlığı kendi varlığını tarihi tespiti yerine; tarihin inkarı üzerine bina etmiştir. Kuşkusuz bunun iki temel nedeni vardı. Birincisi bedevi kültür anlayışının medeni hayatın tesisine yarayan tarihi reddetmesidir. İkincisi ve daha önemlisi ise Vehhabiliğin tarih telakkisidir.

Muhammed bin Abdülvehhab öncesini, küfür, dalalet ve cahiliye olarak niteleyen Vehhabilik, 18. yüzyıla kadar yaşanan bütün tarihi birikimi reddederek işe başlamıştır. İnançlarının merkezine oturttukları “tevhid” anlayışına göre; kıymet verilen, kutsanan veya vesile kılınan her şeyi “bid’at” olarak görmelerine sebep olmuştur. Bid’at ise şirk, yani Tanrı’ya ortak koşmak anlamına geldiğinden; kime ait olursa olsun, geçmişe ait her hatıra; dolayısıyla tarih topyekûn reddedilmiştir. Muhammed b. Abdülvehhab’ın öğretisinin ortaya çıktığı ilk yıllarda, yaşadığı Hureymila civarında sahabiden Zeyd bin Hattab’ın kabrini, şirke vesile oluyor diye tahrip ettirmesi de bu anlayışın sembolü olmuştur. Nitekim hakimiyetlerine geçirdikleri her yerde, mezarların üstündeki türbe ve işaretleri tahrip ve buraları ziyaretten men ederek, sözde şirki ortadan kaldırdıklarına inanmışlardır. Buna Mekke ve Medine’deki sahabe kabirleri de dahildir.

Suudiler, özellikle 1960’lı yıllardan sonra tarihin kullanılabileceğini keşfetmişlerdir. Ancak tarihe yoğunlaşmaları büyük ölçüde son çeyrek asırda olmuştur. Fakat bu dönüşüm, beraberinde farklı bir sorun daha getirmiştir. Suudi hanedanının çıktığı Necid coğrafyasının genellikle bedevi, yani yerleşik olmayan kültürü temsil etmesi ve orada yerleşik Hicaz bölgesinde veya Yemen taraflarındaki kadar tarihi birikimin olmaması, zihinlerinde bir ikilemi doğurmuştur. 1980’li yıllarda Mekke’de, Ummulkura Üniversitesinde başlayan Hac ve Haremeyn araştırmaları, İslâm tarihinin değişik devrelerine ama özellikle Osmanlı asırlarına dikkatleri çekmesi, hanedanın doğduğu coğrafyalardaki mutaassıp çevreleri rahatsız etmiştir. Diğer taraftan Medine’de, Davudiye bölgesinde eski bir Osmanlı Valisinin (Davud Paşa’nın) vakfı üzerine kurulmuş olan Medine Araştırmaları Merkezi’nin çalışmaları da aynı hassasiyeti doğurmuştur.

İyi bir tarih okuyucusu olan ve tarihin araçsallaştırılabileceğini keşfeden Kral Selman, veliahtlığı zamanında bir atılım yaparak, Riyad’da Daretül Melik Abdulaziz’i (Kral Abdülaziz Araştırma Merkezi) kurarak, dikkatleri Hicaz bölgesinden Riyad’a çekmeye çalışmıştır. Tabii olarak tarihi geçmiş ve birikim üzerine kurulan Hac ve Medine Araştırmaları merkezlerinin önce faaliyetleri yavaşlatılmış, ardından tamamıyla Riyad’daki merkezin idaresi altına alınmıştır. Böylece, ülkedeki tarih yazımının tamamı bir yerden idare edilir hale gelmiştir.

Bunda yadırganacak bir şey olmadığı açıktır. Tarih araştırmalarının bir merkezden idare edilmesi hem tarih araştırmalarına kaynak aktarma bakımından ve hem de geliştirme bakımından pek çok ülkenin benimsediği bir yöntemdir. Ancak buradaki asıl siyaset, dikkatlerin tamamen Riyad ve çevresine (Necid bölgesine) çekilip tarihin Muhammed bin Abdulvehhap ile başlatılmasıdır. Vehhabi ulemasının tarihi ihya konusundaki dirençlerine rağmen, Selman’ın kurduğu merkez, 2002 yılından itibaren ciddi bir atak yaparak genç nesilleri tarihin Necid’den başladığına inandırmıştır. Bu yeni yaklaşım, Hicaz bölgesindeki kadim tarihi ortadan kaldırma siyasetini de beraberinde getirmiştir.

Hicaz, Hz. Peygamber’den sonra bütün Müslüman devletler tarafından önemsenen ve imarına önem verilen bir bölge olduğu için burada her dönemin eserine, vakıflarına rastlamak mümkündür. Ancak en son ve en çok görünen Osmanlı eserleridir. Bu yüzden öncelikle onlar hedef alınmıştır.

Mekke, Medine ve özellikle Kabe’de Suud kralları adına yapılan genişletmeler ve ilaveler bir taraftan ihtiyaç duyulan hac hizmetlerinin geliştirilmesi olarak sunulurken; diğer taraftan da tarihi izlerin silinerek Haremeyn’e Necid damgasının vurulmasını sağlamıştır. Nitekim daha sonraki yazılarımızda ele alacağımız Osmanlı eserleri etrafındaki son tartışmalar da aslında, Suudileştirme veya Necidleştirme faaliyetlerinin bir yansımasıdır. Aynı zamanda tarih üzerinden Türkiye’ye açılan anlamsız ve umutsuz bir savaştır.

Kâinatın Ramazan'ı
Ramazan
Kâinatın Ramazan'ı
Dünyanın bir ucundan diğerine giderken tutunacak bir Ramazan arıyordum. Öyle ya, hilali hep aynı yerde görmüştüm. Sultan Ahmet Camii’nin avlusunda veya Beyazıt’ta. Ayaklarım eski İstanbul’a basmazsa nasıl ilerlerdi? Mahyaların ışığı olmazsa görebilir miydim? Nihayet Dergi'den Güzide Ertürk, İstanbul, Medine, Houston ve Cidde sokaklarında Ramazan'ı anlatıyor.
Nihayet Dergi
Kabe'de sosyal mesafeli namaz
Koronavirüs
Kabe'de sosyal mesafeli namaz
Suudi Arabistan'da da sosyal mesafenin korunması, sokağa çıkma yasağı ve namazların cemaatle kılınmasını yasaklanmasının ardından Kabe'deki namazlar çok az sayıdaki kişinin katılımıyla sosyal mesafe ile kılınıyor. Kabe'de pazartesi günü çok az sayıda kişinin akşam namazını kılmalarına izin verildi.
Diğer
Kıble neden Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye döndü?
Ramazan
Kıble neden Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye döndü?
Hz. Peygamber (sas) Medine’ye hicret ettikten sonra 16 veya 17 ay Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmıştı. Bir gün cemaate namaz kıldırırken gelen vahiyle kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye çevrildiği bildirildi. Kıble neden Mescid-i Aksa'da Kabe'ye döndü? Derin Tarih'ten Ebubekir Sifil sizler için kaleme aldı.
Derin Tarih
Kültür meselesi
Kültür meselesi

Kültür, maddi bir şey değildir, ilk anlamındaki tarla bağına göre, üretilen bir şey olması bakımından, sonuçları itibariyle maddidir. Bu maddiliğin, kültür kavramıyla ifadesi ise, 19. Yüzyılda Batı’da ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır.

Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar’ında (Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yayınları, İstanbul 2016), kültür kelimesinin Almanya’da doğup, Fransa’ya geçtikten sonra tekrar Almaya’ya dönüşünde ilk anlamında meydana gelen değişmeyi “Kelimeler balyalar gibi mübadele edilmektedir ama balya geri döndüğünde asla yola çıktığı zamanki gibi olmamaktadır.” şeklinde izah ederek kelimenin yüklendiği yeni anlamı şu cümlelerle vermektedir:

“...Kültür, Almaya’dan –beğeni uyandıran ve beğenilen bir Almanya’ya, 19. yüzyılın ilk yarısının Almanya’sı- yola çıkarak, Fransa’ya yeni bir prestij ve anlam kazanmış olarak geri gelmiştir. Bu arada mütevazı bir yardımcı halinde kalmış olan kelime, tüm Batı düşüncesi içinde egemen kelime olmakta veya olmayı denemektedir. Alman dili Hender’den itibaren kültür kelimesiyle, ısrarla her tür toplumsal bağlamından sıyrıldığı, entelektüel ve bilimsel bir ilerlemeyi anlamaktadır; uygarlık kelimesinden ise tercihen insanların hayatının yalnızca maddi yanını anlamaktadır.”

Buna göre Batı’nın kendi yeni toplumsal ve siyasal hayatının bir zorunluluğu olarak ürettiği Kültür ve civilisation kelimelerinin, Müslüman zihninde bir karşılığı olmadığı gibi, bu kelimelerin Batı’da anlam farkları, rekabetleri, vaadettiği yeni düşünsel imkanlar bakımından problemlere gebe olmasının da henüz hiçbir karşılığı yoktur.

Bunun nedeni, din ve ondan türeyen medeniyet kelimesinin, bugün kültür kelimesine yüklediğimiz hayat biçimi şeklindeki anlamı birlikte ifade etmeleridir. Bu manada, Nakib el-Attas’ın kelimeleriyle, bir Müslüman için “...Hem din kavramıyla ondan türeyen medine kavramı arasındaki yakın ve son derece anlamlı bağlantıyı hem de müminlerin ferd olarak dinle, toplu olarak da medineyle alakalı rollerini fark etmek önemlidir. Daha önce Yesrip olarak bilinen şehrin isminin Medinetü’n-Nebi’ye dönüştürülmesi, bu duruma ilişkin hatırı sayılır ölçüde anlam taşır. Bu, Hz. Peygamber’in (s.a.s) tarihi hicretini gerçekleştirip oraya yerleşmesinin hemen ardından olmuştu. İlk mümin topluluk o dönemde orada oluştur. Bu hicret, insanlık tarihinde yeni bir çağın işaretiydi. İnsanlık için hakiki din orada hayata geçirildiğinden, bu yere Medine dendiğini görmeliyiz. Orada müminler Medine’nin deyyanı olan Hz. Peygamber’in otoritesi ve hükmüne boyun eğerek kendi kulluklarını gerçekleştirdiler. Orada Allah’a olan borcun tahakkuku kendi biçimini aldı ve bu borcun ödenmesinin makbul tarzı ve yöntemi belirmeye başladı. Peygamber Şehri, hakiki dinin otoritesi ve hükmü altında hayata geçirildiği yere işaret etmekteydi. Ayrıca, Medine’nin ümmet için, İslam’ın toplumsal-siyasal düzeninin ideal örneği; birey olarak mümin için ise analoji yoluyla müminin bedeninin ve fiziki varlığının sembolü haline geldiğini görebiliriz, ki nâtık nefs, Hz. Peygamber örneğinde olduğu gibi, otoritesini ve adil yönetimini müminin bedeni ve fiziki varlığında icra eder.” (İslam Metafiziğine Prolegomena, çev.: İlker Kömbe, Küre Yayınları, İstanbul 2016)

Tekrarlayacak olursak, zikrettiğimiz entelektüel, siyasal ve toplumsal planlarda Batı’nın kendi içinde entelektüel gereklilikle kendisine problem edindiği kültür, başlangıçta Müslüman zihinlerin çok uzağındaydı.

Ne zaman ki, Batı’nın bilim, teknik ve teknolojide her geçen gün terakki etmesine karşılık, özelde Osmanlı’da genelde İslam dünyasında onunkine göre meydana gelen gerilemenin bir hayat-memat meselesine dönüşmesiyle birlikte kültür bizim için de önemli bir tartışma konusu oldu.

Bir farkla ki, Batı’da kendi zikredilen koşullarında tartışılan kültür, bize de Batı kültürüne karşı konumlanma arayışları, diğer bir söyleyişle Batılılaşma adı altında Batıya tabi olma veya oranın bilim, teknik ve teknolojisini alma ya da Batı’yı top yekun olarak reddetme hali olarak taşındı.

Buradan itibaren kültür, Ziya Gökalp’in ünlü Türkleşmek – İslâmlaşmak – Muasırlaşmak sentezinde, hars kelimesiyle karşılanan kültür, özelde Osmanlı’nın genelde İslam medeniyetinin tefessühüne engel olmak için Batı ile kurulacak ilişkilerin öznesi haline geldi. Buna karşılık söz konusu ilişkilerin asıl muhatabı ve dolayısıyla öznesi olması gereken Müslümanlar, pozisyon itibariyle kendiliğinden nesne durumuna düşürülünce, kültür meselesi asıl yüzüyle belirginleşti: Kültür savaşı!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.