Maskesiz dolmuşa binip kendini uyaranlara 'gidin karakola şikayet edin' dedi: Bilinçsiz vatandaş cezadan kurtulamadı
Gündem
Maskesiz dolmuşa binip kendini uyaranlara 'gidin karakola şikayet edin' dedi: Bilinçsiz vatandaş cezadan kurtulamadı
Sakarya'nın Akyazı ilçesinde maskesiz bindiği dolmuşta kendisini uyaran kadın yolculara verdiği cevaplar ile tepki toplayan vatandaş ile araca maskesiz yolcu alan sürücüye ceza kesildi. Diğer yolcularında duruma tepki göstermesi sonrasında maske takmayan vatandaş, “Bu sizi ilgilendirmez, işinize bakın, karakol orada gidin karakola gidin” diyerek tepki gösterdi ve cep telefonu tarafından kayıt alındığını görünce maskesini takmıştı.
IHA
Süper Lig'in dikkati çeken ikilisi: Visca ile Aleksic
Spor
Süper Lig'in dikkati çeken ikilisi: Visca ile Aleksic
Lider Başakşehir'de iki yıldızı Edin Visca ve Danijel Aleksic, turuncu-lacivertli takımın bu sezon ligde attığı 57 golün 30'una direkt etki etti. Visca 10 gol 12 asist, Aleksic ise 6 gol 2 asist kaydetti.
DHA
Edin Visca kariyerinde ilk kez kırmızı kart gördü
Spor
Edin Visca kariyerinde ilk kez kırmızı kart gördü
Süper Lig'in 29. haftasında oynanan Medipol Başakşehir - Galatasaray mücadelesinin 85. dakikasında Edin Visca ikinci sarıdan kırmızı kart görerek takımını 10 kişi bıraktı. Bu kart Edin Visca'nın kariyerinde gördüğü ilk kırmızı kart oldu.
Yeni Şafak
Edin Visca Süper Lig'de tek
Spor
Edin Visca Süper Lig'de tek
Medipol Başakşehir’in başarılı futbolcusu Edin Visca, Ankaragücü karşısında bulduğu golle takımına şampiyonluk yolunda önemli bir üç puan kazandırmayı başardı. Boşnak yıldız, 2010-2011’den bugüne kadar Süper Lig’de üst üste iki sezonda gol ile asist sayılarında 10 ve üzerine çıkan ilk oyuncu oldu.
IHA
İstanbul ve Medine’nin muhabbetinden doğan bir kütüphane
İstanbul ve Medine’nin muhabbetinden doğan bir kütüphane

Kütüphaneler de canlı varlıklar. Doğarlar, büyürler, ölürler. Etrafına bereket saçarlar. İnsanlar yetiştirirler. Okuyanlara kucak açarlar. Çevrelerini aydınlatırlar. Aydınlara ve ilim ehline ilmin ocağı olurlar. Bilgiyle, ilimle ve kitapla hayat bulurlar. Toplumlara ve insanlara da kitaplarıyla hayat verirler. Bir şahsiyetleri ve bir hikayeleri var. Başından geçenleri, yaşadıkları, sahipleri, sahiplenenleri ve ona gözü gibi bakanlar…Medine-i Münevver’de kurulan Arif Hikmet Bey Kütüphanesi de öyle. Medine’nin münevverliğine katılmış. Peygambere kitaplarıyla komşuluk etmiş.

Arif Hikmet Bey, Abdülmecit dönemi bir İstanbul entelektüeli. Ulemadan yetişir. İstanbul’dan aldığı eğitimle Kudüs, Mısır, Medine kadılıkları görevlerinde bulunur. Kazaskerlik yapar. Abdülmecit’in şeyhülislamı olur. Bir kitap muhibbidir. 12bin ciltten fazla eser toplar. Şeriftir, her zaman Medine’ye gitmek arzusu ile yanıp tutuşur. Padişahtan izin ister, ancak sultan ümmetin ona ihtiyacı olduğunu söyleyerek buna müsaade etmez. Peygamber mescidine yakın yerde bulunan bir arsaya çok büyük paralar vererek satın alır. Arsa Hz. Hasan soyundan gelenlere aittir ve o da bu soydan gelmektedir. Burada bir vakıf bina inşa eder ve kitapları orada toplar. Kütüphanesini büyük dedesinin arsasına yaptırır. Hanımına ölünce kitaplarını sandıklara koyarak yaptırdığı kütüphaneye götürmesini vasiyet eder. Hakikaten rahmete göçünce(1859) hanımı vasiyetini yerine getirir.

Sonunda beş bin yazma ve dört bin matbu eserle Medine’de kütüphane faaliyete geçer. Bu kitaplar içinde beş yüz ve hatta bin yıllık olanlar var.

Kütüphaneye sahip çıkan büyük şahsiyetler var. Bunlardan birisi Harput Eğinli Hacı Hafız Hasan’dır. O da İstanbul’dan Peygamber’e komşu olma aşkıyla Medine’ye gelen bir sevdalı. Kıraat alimidir. İmamlık görevlerinde bulunmuş İstanbul’un büyük camilerinde. Fatih Camii ikinci imamlığını da yapmıştır. Mehmet Akif’le dost olmuştur. Akif, 1915-16 yıllarında Medine’ye gittiği zaman onunla kalmıştır. Onun Kur’an’ı samimi ve şevkle okuyuşundan övgüyle bahseder.

Medine-i Münevvere Kütüphanesi, savaşlardan geçer. Ümmeti Peygamber’in mescidi işgal tehdidiyle yüz yüzedir. Büyük komutan Fahrettin Paşa, bütün varlığıyla Peygamber’in mescidini korumaya vermiştir kendisini. Medine halkını başka şehirlere gönderir. Eğinli Hafız Hasan da kütüphaneden endişe duyar. Fahrettin Paşa’ya gider. Buraya bedeviler gelirse yakarlar bunları, kitaplara da bir çare bulalım der. Kitaplar sandıklara doldurulur. Hicaz demiryollarıyla Şam’a gönderilir. Bir süre burada kalır. Daha sonra yeniden Medine’ye dönerler. Eğinli Hasan Efendi de Adana’ya gitmiştir. Bir süre orada hocalık yapar, öğrenciler yetiştirir. Kitapları peygamber ocağına dönünce o da avdet eder. Kütüphanesine sahip çıkar. Onun yöneticisi olmasının ötesinde oraya göz kulak olan ve orayı varlığıyla koruyan bir Allah adamıdır. Nitekim kütüphaneye bir şey olur diye kilidiyle yatar, kilidiyle kalkar.

Hafızı kütüp’tür ve kütüphaneye ruhuyla sahip çıkar. 1907-1935 yılları boyunca resmi görevlidir. 1958 yılına kadar, yirmi üç yıl boyunca hiçbir ücret almadan kütüphaneye bakar. Hafızdır, kurra’dır ve çok güzel Kuran okumaktadır. Yüz on yıl yaşar Eğinli Hafız Hasan. Yardımsever, sözünde duran, hayata batmadan onunla muhabbet kuran ve 15 hatunla evlenendir. Geriye iki çocuk bırakmıştır. Vefat edince bu defa oğluna vasiyet eder kütüphaneyi. Daha sonra oğlu Mahmut Bey ve Ali Ulvi Kurucu burada göreve gelirler.

Bir kütüphane hikâyesinde nelerle karşılaşıyoruz! İstanbul ve Medine’nin muhabbeti çarpıyor insanı. İstanbul uleması ve hafızlarıyla, iman ve samimiyetiyle Medine’ye göz kulak oluyor. Peygamber’e komşu olmak için yanıp tutuşan insanlar Anadolu’dan Medine’ye hicret ediyorlar. Medine’yi savunmayı İstanbul ile bir görüyorlar. Kitap için varlıklarını, mallarını, zamanlarını ve ruhlarını ortaya koyuyorlar. Bir kütüphane etrafında İstanbul ve Medine aynı muhabbette pişiyor. Medine’nin Münevverliğine, Peygamber Efendimiz’e komşuluk yapan bir kütüphane eşlik ediyor. Ona eşlik eden, ona can veren ve onunla hayat bulan Arif Hikmet Bey, Eğinli Hacı Hafız Efendi, Ali Ulvi Kurucu.

Kütüphanelerimize yeniden şahsiyet kazandıralım. Şahsiyetli insanlar ve ehli aşık ilim insanlarıyla onlara ruh verelim. İrfan ve ilim ehli, kütüphaneler etrafında yeniden kanatlansın milletimizin semalarında.

(Kütüphanenin öyküsü Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralarından alınmıştır)

PSG'de Cavani ve Thiago Silva dönemi bitiyor
Spor
PSG'de Cavani ve Thiago Silva dönemi bitiyor
Fransa Birinci Futbol Ligi takımlarından Paris Saint-Germain'de (PSG), kontratı bitecek olan Edinson Cavani ve Thiago Silva ile yollar ayrılıyor.
AA
Katili affetmek
Katili affetmek

Medine-i Münevvere’de, kış mevsiminde sıklıkla görülen tipik bir sabah ayazı… Sabah namazını Mescid-i Nebevî’de eda ettikten sonra, Bâkî Kabristanı’nı ziyarete geçiyoruz. Bana refakat eden İsmail Furkan Yurdakul kardeşimin ilk Medine seferi olduğundan, benim için bir nevî rehberlik vazifesi oluyor bu ziyaret. Kabristan’ın girişinde Hz. Peygamber’in eşlerinin, kızlarının, torunlarının ve diğer yakınlarının bilinen mezarlarında duraklıyoruz önce. Sonra arka taraflara doğru yürüyoruz. İmam Mâlik bin Enes’i, Uhud ve Harre şehitlerini, Sa’d bin Muaz’ı, Ebû Saîd el Hudrî’yi, Osman bin Maz’un’u, Hz. Osman’ı, Halîme-i Sa’diyye’yi selamlayarak ilerliyoruz. Nihayet en geride, küçük bir kalabalığın ortasından bir toz bulutunun yükseldiğini görüyoruz. Bir defin merasimi bu. “Haydi gel” diyorum İsmail’e, “yakından bakalım, bunu da gör.” Kalabalığa doğru ilerliyoruz.

Biraz evvel, Mescid-i Nebevî’de namazını kıldığımız cenazelerden biri olmalı bu. Hz. Peygamber’in emri uyarınca, ölünün hızlıca gömülmesi için acele edildiğinden, biz yaklaşana kadar, defin çoktan tamamlanmış, dualar ediliyor. Kenardan bir süre izliyoruz. Bir yandan da, Bâkî Kabristanı’na yüzyıllardır tevdî edilen yüz binlerce Müslümanın hikâyesini hatırlayarak… Derken, bizim yanımızda, hem toz-topraktan hem de sabahın ayazından korunmak için başını örtüyle sarmış biri dikkatimi çekiyor. Hava henüz alacakaranlık olmasına ve yüzü de net görünmemesine rağmen, onu tanıyorum: Cemal Kaşıkçı’nın en büyük oğlu Salâh.

Selam veriyorum, musafaha ediyoruz. Hafif şaşkın, “Nerden tanışıyoruz?” diye soruyor. Haklı. O zamana kadar hiç tanışmadığımızdan, onu selamlayışım biraz sürpriz. “Malum haberlerden, televizyondaki röportajlarınızdan” diye izah ediyorum. O anda, şaşkınlığı -kelimelerle izah edemeyeceğim- bir hüzne dönüşüyor gözlerinde. Yüzüme dikkatle, acı bir tebessümle bakıyor. Babasına rahmet, kendisine de sabır dilerken, bu defa sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz da dertleşiyormuşuz gibi samimi bir hava oluşuyor aramızda. Ayrılırken, yine gözlerine bakıyorum. Gördüğüm, derin ve tarif edilmez bir hüzün. “Vefat eden kişi yakınınız mıydı?” soruma, “Arkadaşımdı” diye cevap veriyor. Vedalaşıyoruz.

Kabristandan çıkarken, Medine-i Münevvere ufukları aydınlanmaya başlıyor. Benimse aklımda, “Peygamber şehri”ni sonsuz bir muhabbetle seven Cemal Kaşıkçı’nın vasiyeti: “Öldüğümde, Bâkî Kabristanı’na gömülmek isterim.” Heyhat ki, Bâkî’ye defin şöyle dursun, bir cesedi ve mezarı bile yok bugün.

Ramazan Bayramı’na birkaç gün kala, Salâh Kaşıkçı’nın Twitter üzerinden yaptığı, “Babamızın katillerini affediyoruz” açıklamasını okuyunca, koronavirüs salgınından hemen önce, ocak ayının son günlerindeki Medine-i Münevvere ziyaretimiz sırasında onunla karşılaşmamız ve sohbetimiz aklıma geldi. Sonra, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la tokalaşırken onun yüzüne bakışındaki keskin ifade… İkisinde de, Salâh’ın gözleriydi konuşan. Ve o gözler yalan söylemiyordu. “Salâh” dedim, “Babasının katillerini kendi kendine ve gönüllü biçimde affetmiş olamaz.”

2 Ekim 2018 günü, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, ülkesinin İstanbul’daki başkonsolosluk binasında öldürülmesi, cesedinin parçalara ayrılması ve bina dışına çıkarılarak yok edilmesi, Ortadoğu yakın tarihinde şahit olunan en vahşi hadiselerden biri şüphesiz. CIA’in bile emri bizzat Muhammed bin Selman’ın verdiğine hükmettiği suikastın ardından Suudi hükümetinin sergilediği vurdumduymazlık ve laçkalık ise, ancak “köpeksiz köyde değneksiz gezmek” deyimiyle açıklanabilir.

Sırtını ABD ve İsrail’e yaslayan, bu sayede tahtını garantiye alabileceğine inanan, ülkesinde sesini yükselten veya yükseltme potansiyeli taşıyan herkesi bir şekilde susturan çılgın Veliaht, Kaşıkçı’yı devreden çıkardıktan sonra, ailesini de zorla sulha razı etmiş görünüyor. Böylece, “Kaşıkçı’nın laneti”nden yakasını kurtarabileceğine inanıyor. Ama gözden kaçırdığı şu: Kendi eliyle, ölümsüz bir sembol yaratmış oldu. Bu sembol, giderek daha fazla karşısına dikilecektir. Nitekim Salâh Kaşıkçı’nın af açıklamasının akabinde, dünyanın çok farklı noktalarından yükselen reaksiyonlar ve “Ailesi affetse de, katilleri biz affetmiyoruz” karşı açıklamaları, buna işaret ediyor.

“Seyyid Kutub idam edilmeseydi veya Ali Şeriati suikasta kurban gitmeseydi, fikirleri ve kitapları kitlelere böyle tesir eder miydi?” diye hep düşünmüşümdür. Cevabım: Etmezdi. Şimdi aynı soruyu Cemal Kaşıkçı için soruyorum ve aynı cevabı veriyorum.

Tarihte tekerrür eden şey nedir?
Tarihte tekerrür eden şey nedir?

Kur’an’ı daha iyi anlama, hatta vahye ilk muhatap olanlar gibi, en doğru şekilde anlama arayışının götürdüğü duraklardan birisi onu ayetlerinin indiği sıraya göre okumak oluyor. Bu amaçla iniş sırasına göre mealler, tefsirler ayrı bir literatür oluşturmuş durumda. İzzet Derveze’nin Et-Tefsirü’l-Hadis: Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri (Ekin Yayınları), Mehmet Ali Baltaşı’nın İlk Mesajlar’ı, Tuncer Namlı’nın Kur’an Aydınlığı: Kronolojik Kur’an Mesajı (Fecr Yayınları) isimli hepsi birbirinden değerli tefsir ve meallere ilaveten yakınlarda Mana Yayınları tarafından yayınlanan Muhammed Abid el Cabiri’nin “Fehmü’l Kur’an: Nüzul Sırasına Göre Tefsir”i, Kur’an’ı siyer eşliğinde anlama çabasının güzel örneklerinden.

Kuşkusuz Peygamber Efendimiz’in siyerini anlamanın bir yolu olarak, Kur’an’ı iniş sırasına göre yeniden düşünmek çok anlamlı ve tarihsel olarak da en etkili ve en sağlam bilgiyi verdiği gibi Peygamber ve ashabının yaşadıklarıyla Kur’an arasındaki canlı diyalogu bugün yeniden hissedebilmek açısından çok değerli. Bu hem Kur’an’ı daha iyi anlamayı sağlıyor hem de onu bir insan hayatı içinde en ideal biçimde temsil eden Peygamber ve ashabının tecrübesini.

Ancak bu okuma biçiminin verimliliği dahi Kur’an’ın neden indiği sıraya göre değil de elimizdeki mevcut hale göre tertip edildiği sorusunu daha fazla uyandırıyor. Üstelik en sahih olarak kabul edilen görüşe göre bu tertip de tevkifi, yani vahiy kaynaklıdır, rastgele veya Peygamber(s)’in bir içtihadı neticesi değildir.

Böyle olduğuna göre nüzul sırasına göre okumakta ısrar etmenin bir anlamı olur mu? Elbette, nüzul sırasına göre okumayı veya o sırayı takip etmeyi yasaklayan hiçbir şey yok, üstelik siyerin ruhunu anlamak açısından böyle bir takibin faydaları tartışılmaz. Tabii bu, nüzul sırasına göre alternatif bir tertip ikame etmemek şartıyla. Öbür türlüsü yine vahyin sahibi tarafından yani yine bir vahiyle verilmiş bir kararı görmezden gelmek anlamına geliyor.

Ancak nüzul sırasına göre okumanın ardındaki başka bir fikre değinmiştik. O da Kur’an etrafında bir Müslüman topluluğunun doğuş tecrübesini tekrar yaşama veya hissetme düşüncesi. O noktada durup şunu sorduk: Neyi tekrarlıyoruz, nasıl tekrarlıyoruz? Sünnete tabi olmak bir tekrar mıdır? Bir tecrübe aynı şekilde başkaları tarafından nasıl tekrarlanır?

Tarihin bir tekerrür olduğu bir gerçek. Ancak bu tekerrürün bizim zihnimizdeki hikayeye uygun şekilde gerçekleştiğini vehmetmemek gerekiyor. Tarihte tekrar eden şey nedir? Ve sünnette tekrar ettiğini görebileceğimiz, dolayısıyla bizim de katılmamız gereken bu tekrar nedir?

Esasen Kur’an ardı sıra bir çok peygamberin ve salih insanların kıssalarına değinir. Onların hepsinin çok farklı tecrübeleri, farklı şartları, farklı sorunları, tarihleri ve toplumsal ortamları var. Ancak hepsinde de ortak olarak tecrübe edilen, tekerrür eden bir boyuta dikkat çekiliyor. Hepsinin de tecrübesinde cahiliyeye karşı, kula kulluğa karşı bir mücadele var. Bu mücadelede yaşanan diyaloglar birbirine, tekerrür hissini verecek kadar benzer. Ama aynı zamanda tarihin her döneminde kula kulluk da insanın sürekli tekrarlayan bir eğilimi. Kula kulluğu doğuran cahiliye ve onun bütün nitelikleri tarihin ve dünyanın her yanında görülüyor. Onlara karşı verilen mücadele de bütün peygamberlerin mücadele tarihinde kendi kendini tekrarlıyor ama farklı biyografilerde ve farklı hayatlarda.

O yüzden bugün Kur’an ayetlerinin nüzul sırası üzerinden anlamaya çalıştığımız Peygamberin hayatında Kur’an ayetlerinin sürekli önceki peygamberlerin çok farklı tarihlerdeki mücadelelerinden örnekler getirdiğini görüyoruz. Yeryüzünü gezip önceki kavimlerin neler yaşadıklarını ve başlarına nelerin gelmiş olduğunu bilerek kendi tecrübeleri için bir ibret almaya davet ediyor. Önceki kavimlerin, Hıristiyan, Yahudi veya müşriklerin yaptıkları hatalar, geçmişte kalmış, bir daha tekrarlamayacak davranışlar olarak zikredilmez. Aynı hataları tekrarlama ihtimali hiçbir zaman yok olmayacağı için anlatılır. Müslümanların Müslüman olmak dolayısıyla bir garantileri yok yani. Aynı hataları yapma istidadı herkeste vardır.

İniş sırasına göre okumanın ardında Peygamberin tecrübesini bire-bir yaşama, tekrarlama, isteği de olabiliyor. Buna sevk eden varsayım yaşadığımız dünyanın da başa dönmüş olduğu ve yeniden ve baştan bir Kur’an’ın nüzulünü gerektirdiğidir. Yeniden canlanış, nahda, ihya bunu gerektirir. İman eksikliği vardır ve Mekki surelerle önce imanın temelleri atılmalı. Sonra adım adım Medine’ye, Medine’de inen ayetlerin eşliğinde yürümeli.

Oysa Kur’an’ın ilahi bir takdirle kararlaştırılmış olan bu tertibinin ardındaki hikmetlerden biri, Allah daha iyisini bilir, bir tecrübenin bu şekliyle hiçbir zaman başka bir yerde aynı şekilde tecrübe edilememesi gerçeğidir. Mutlaka bütün insan tecrübelerinde tekerrür eden bir şey vardır, ama bu tekerrür zihnimizde önemsediğimiz veya tespit ettiğimiz şeylerin tekerrürü değil. Neyin tekerrür ettiğini de bize vahiy bildiriyor aslında. Peygambere ve bize farklı tarih tecrübelerinin hepsinde tekerrür edenleri ayetleriyle gösterdiği gibi.

Sünnete tabi olmak elbette Peygamber’in tecrübesini tekrar, o tecrübeye katılma isteğinin ifadesidir. Ancak bu tecrübenin içinde gerçekten neyin tekrarladığını da iyi görmek gerekiyor. Tekrar eden ve bizim de tekrarlamamız gereken, zaten katılmak suretiyle tekrarlamakta olduğumuz şeyler üzerine düşünmek gerekiyor.

Peygamber ve ashabının Mekke’den Medine’ye doğru yaşadıkları tecrübenin bir daha aynı şekilde tekrarlaması imkansızdır. Tıpkı Hz. Musa’nın Firavun’la ve İsrailoğulları’nı özgürleştirme yolunda yaşadığı tecrübelerin aynı şekilde tekrarlamasının imkansız olması gibi. Veya Hz. Nuh’un, Hz. Süleyman’ın, Hz. Şuayb’ın, Hz. Yusuf’un veya tüm diğerlerinin siretlerinin biricik, kendine özgü, tekrarlanamaz olması gibi. Ancak her bir biricik tecrübe içinde Kur’an’ın dikkat çektiği tekerrür edenin ne olduğunu iyi görmek, iyi anlamak gerekiyor.

Kur’an’ın nüzulundan sonra dünya artık eski dünya değildir, Kur’an’ın müdahalesine uğramış bir dünyadır ve işi başa döndürmenin bir imkanı da bir anlamı da yoktur.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.