Siyâsetin ucuzlaşması
Siyâsetin ucuzlaşması
Siyâset, târihsel olarak sıkı bir şekilde “akıl” ile irtibatlandırılmış bir olgu olarak temâyüz etmiştir. Kadim Grekler bunu berrak bir şekilde ortaya koymuştur. Sâdece kadim “siyâsetnâme” külliyâtı değil; siyâsal felsefenin kurucuları olarak bilinen ve selâmlanan Eflâtun ve Aristo da siyâseti “logos” un en ileri formu olarak ortaya koyar. Belki o noktaya giden boyutları da vardır; lâkin bunu basit olarak bir “kutsama” olarak görmemek ; bir “tespit”, sâbitleme olarak değerlendirmek daha doğru o...
Fetih ruhu ve rüyası
Fetih ruhu ve rüyası
Fetih ruhu’nun bu ülkede bir karşılığı var mı, insanları kanatlandırmaya yarar mı, bilmiyorum.Ama Türkiye’nin özellikle seküler aydınlarının fetihle işgali karıştırdıklarını biliyorum. Fetihle işgali karıştıran Müslüman bir toplumun aydınının zihni işgal altındadır, iğdiş edilmiştir, diyorum.Bilim, düşünce, sanat, siyaset ve ahlâkta büyük açılımlar, insanlığın önünü açan çığır açıcı atılımlar nasıl gerçekleştirilir?Fetih ruhuyla...Eşyanın hakikatini keşfetme çabasıyla...Eşyanın hakikatini keşfet...
Almana diş, Amerikalıya saç, Hollandalıya by-pass
Almana diş, Amerikalıya saç, Hollandalıya by-pass
Cumartesi yasağının geri dönmesi iyi olmadı.Esnaf, hafta sonu hareketlenen sokaklarla bir günlüğüne de olsa nefesleniyordu. Evlerde bunalan insanlar da pazar yasağı öncesi çarşı pazar dolaşarak stres atıyordu.Şimdi yeniden eskiye döndük.Önümüzdeki ramazan ayıyla birlikte uzun bir süre hafta sonlarını evde geçirecek insanlar. Paket servise uygun olan işletmelerle piyasa varlığını sürdürecek.Ne zamana kadar?Bilmiyoruz.Ama herkes bir çözüm üretmek zorunda.Neden?Salgın bittiğinde hem sağlıklı hem de...
Merhameti kavramak zordur
Merhameti kavramak zordur

“Adalet mi merhamet mi daha önemlidir?” sorusuna gençliğimden şu son zamanlara kadar tartışmasız biçimde “adalet” diye cevap verdim. Önceleri adaleti devlete, yardımseverliği, merhameti ise sivil topluma ait hasletler olarak görürken bu hatamı düzeltmem uzun sürmedi. Adaletin bireyin içinde kökleşmiş bir erdem olduğunu fark ettim; “adil kişi” olmadan, “adil hâkim”, “adil devlet” ve “adil düzen” olamayacağını anladım. Siyaset ve ahlak arasındaki kopmaz bağı hep vurguladım ama dikkatim daha çok siyasete odaklandığından merhamet üzerinde fazlaca durmadım, sözlerimde siyasi söylem belirleyici oldu. Kalbin eylem sahasına giren ahlaki erdemler üzerine, kalbin eylemleri üzerine, ahlaki erdemlerin gelişimi ve önemi üzerine kafa yormak yerine adalet ve siyaset merkezli düşünmeye devam ettim.

Video: Merhameti kavramak zordur

İlk titreyip kendime gelmem, 2017 yılının sonunda yapılan Adalet Şurası’nda oldu. “Mutlak anlamda iyi olan tek erdem: Adalet” başlıklı fena olmayan bir konuşma yaptım orada. Konuşmamın esasını şu fikirler oluşturuyordu: “Eflatun’a göre, insanda ‘akıl, öfke ve şehvet’ olmak üzere üç meleke ve her bir melekeye karşılık gelen bir erdem var. Aklın erdemi bilgi, öfkenin erdemi yiğitlik, şehvetin erdemi ise iffet… Bu üç erdemin mutabakatı ve insicamından meydana gelen bir diğer temel erdem ise adalet. Eflatun ayrıca, mutluluğun adalete, doğruluğa uygun davranmakla ortaya çıkacağını, mutsuzluğun ölçüsüzlük ve adaletsizlikten kaynaklandığını düşünüyor… Müslüman düşünürler de Eflatun’un bu fikirlerini paylaştılar. Ona sadece gerçek mutluluğun dünyevi değil uhrevi olduğuna, en büyük mutluluğun ahretteki güzel hayatta bulunduğu fikrini ilave ettiler…

Erdemler, iç dünyamızda tam da adalet hissinin üzerinde ikamet ederler. Adaletin timsali olan terazi, esasen iç dünyamızdadır. Kantarın topuzu kaçtığında, mizan bozulduğunda yani adil olunmadığında, içimizdeki adalet terazisinin sismografı kayda geçer. Vicdanımız sızlamaya başlar. Adil olmayan yargılamalardan sonra, hepsi bundan ibaret olmamalı dedirten, ‘ilahi adalet’in varlığından bizi emin kılan işte vicdanımızın bu kayıtları ve sızısıdır. Ezcümle, adalet en nihayetinde erdemli insan işidir. Adaleti adiller yapar; adalet onu savunacak adil kişiler var olduğu sürece değerlidir. O yüzden adil bir dünya için birinci vazifemiz, erdemli insanlar yetiştirmektir…”

Buraya kadar hiç sorun yok, erdemli insanı vurgulayan gayet güzel bir bakış, yerli yerinde ifadeler… Ama kavramlar, zihnimde tam da oturmamış olmalı ki, batılı bir düşünürden öğrendiğim şu sözleri de söylemeden duramadım: “Adaletin mutlaka üzerinde durmamız gereken bir özelliği daha var. Diğer erdemlerin ifrat hali onları erdem olmaktan çıkarıyor, dert durumuna dönüştürüyor. Yumuşaklık ve merhamet, adalet için şart olan, adeta adaletin kökeninde bulunan erdemler. Haksızlığa uğrayan, zayıf ve mağdur olanın yanında yer almadan adil olmak mümkün değil. Ama bu ikisi, asla adaletin yerini tutmazlar. Yumuşaklık ve merhamet iyi ama bir yere kadar, yoksa suçu ve suçluyu aklamak haline dönüşebilir. Cömertlik iyi ama fazlası zarar ve israf… Minnet iyi ama aşırı bağlılık ve kendinden vazgeçme halini almadığı sürece. Çalışkanlık iyi ama rızık, kendine, ailesine ve topluma karşı sorumluluk mücadelesi olmaktan çıkıp iflah olmaz bir işkolik kılığına bürünmemişse… Oysa adalet farklı… O, ‘eksiksiz erdem, erdemlerin en kusursuzu’, ‘mutlak anlamda iyi olan tek erdem’. O yüzden fazlasının hiçbir zararı bulunmuyor. Adaletin fazlası, dediysem lafın gelişi... Ne kadar adil olmaya çalışırsak o kadar iyi manasına…”

Bu konuşmanın sonunda, sorular bölümünde, kıymetli bir hâkim bey, “Hocam fazlası zararlı derken merhamete haksızlık ediyorsunuz bence, iyi düşünün” dedi… Yargı yetkisine sahip dilediği zaman “adalet budur” diye hükmünü verebilecek dirayetteki hâkimin gördüğü, bir hekim olarak en çok bende olması gereken merhamet konusunda benim göremediğim neydi acaba diye günlerce düşündüm. Adalet mi merhamet mi dendiğinde çoğumuzun aklına suç işlemiş birinin yargılandığı mahkeme salonu gelir. Konuyu suç-ceza-af bağlamında ele almaya yelteniriz. Rahmetli Necip Fazıl Üstadımızın zihinlerimize kazınmış Reis Bey piyesindeki konuyu ele alışı da bu zihin işleyişimizi perçinler. Ama adalet mi merhamet mi sorusu düşünmeye yatkın olduğumuz suç ve ceza bağlamından çok daha geniş ve derindir. İnsanı insan yapan iki erdem üzerine tüm pratik felsefeleri (siyaset-ahlak-yaşam) ihata eden bir kapsama sahiptir. Mesleği icabı soruyu suç-ceza-af bağlamına indirgemesi beklenen hâkimimiz nasıl olup da bu tuzağa düşmemeye başarabilmiş ama ben teklemiştim? Bunları düşündüğüm sırada, tevafukken zihnim beni o güne kadar fazlaca üzerinde durmadığım “kalb” konusuna getirdi.

İkinci uyanışım “kalb”in önemi üzerine düşündüğüm günlerde geldi. Anlatacağım...


Siyaset ve komedi
Siyaset ve komedi

Dünyânın hengâmesi içinde kaynadı ve gitti. Ukrayna’daki son seçimleri bir komedyen kazandı. Memleketinin tanınmış komedyenlerinden Zelenskiy artık Ukrayna’nın yeni devlet başkanı oldu. Daha çarpıcı olan ise; rakibi Poroshenko’ya attığı ciddî farktı. Zelenkskiy toplam oyların % 73’ünü alırken, Poroshenko ise sâdece % 25’lerde kaldı. Demek ki bu bir “seçim kazâsı“ değil.

Video: Siyaset ve komedi


Seçme ve seçilme hakkının eşitliği prensibine göre işleyen “medenî” dünyâda tuhaf görülecek bir şey değil bu. Herkes aday olabilir. Herhangi bir sporcunun, film artistinin, pop ikonunun veyâ bir komedyenin aday olmasında bir mahzur olamaz. Hattâ, onların katılımı siyâseti renklendirip, ona bir hoşluk katabilir. Anaakım tercihlerde kendisine bir karşılık bulamayanların, bir tepki olarak bu adaylara teveccüh göstermesi de , neticede siyâsal sistemi rahatlatabilir. Ama, bunlardan birisinin kazâen değil de büyük bir farkla seçilmesi, meseleyi başka türlü düşünmeyi icâp ettiriyor.

Aslında mesele, siyâsetçiliğin bir meslek sayılıp sayılamayacağı husûsunda düğümleniyor. Siyâset bir meslek midir? Kadim dünyâ için konuşursak “evet”.. Devlet adamlığı için istidatlı bulunan bâzı kişiler, çok erken yaşlarda başlayarak “seçilir” ve uzun zaman alan “husûsî “ bir eğitimden geçirilerek ve aşamalı bir şekilde uygun mevkilere getirilirlerdi. Bu süreç hiç “demokratik “ değildi şüphesiz. Kökleri Eflâtun’a kadar giden, sayısız siyâsetnâmelerde, makamât kitâplarında da işlenen “devşirme” fikrinin mahsûlleriydi onlar. Modern târihin kısm-ı âzâmında , Rönesans, Akıl Çağı, hattâ Aydınlanma gibi taçlandırılan devirler de dâhil, tablo değişik olmamıştır. Colbert, Mazarin, Kardinâl Richelieu gibi modern siyâset adamları , özel bir eğitimden geçerek ve süzülerek bu mevkilere gelmişti. Modern devlet adamının eskizlerini sunan Machiavelli, bu hususta Eflâtun’dan farklı düşünmüyordu.

Demokratik gelişmeler, seçme ve seçilme hakkını tanıyarak bu gelenekleri adam akıllı değiştirdi. Bu iki hak arasında baskın olan “seçme” hakkıdır. “Seçme hakkı” anonimdir ve bâzı kıstaslar üzerinden herkesi kapsar. Genel oy hakkı bunun en ileri aşamasıdır. Ama “seçilme hakkı” ister istemez bir ayrışma işidir. Kim seçilecektir sorusu, kim seçecektir sorusu kadar bâsit değildir. Bu aşamada belirli figürler somutlaşır. İsimsiz olan seçme hakkı, iş seçilme hakkına gelince ete kemiğe bürünür ve isim kazanır. Herkesin seçtiği yerde, ancak bâzıları seçilebilecektir. Ama bu arada, seçilme işi de herkese açık bir adaylığa oturtulduğu için, seçilmek için geçerli olan geleneksel, yerleşik kıstaslar da târihe gömülecektir.

Eflâtun, kitaplarında demokrasinin demagoji ile olan ilişkisini sık sık vurgular. Ona göre demokrasiler çürümeye mahkûmdur. Vasıfsız insanları etkilemeyi bilen şarlatanlar (Sofistler) yönetim işinin ciddiyetini aşındıracak ve demokratik sitenin çöküşü mukadder olacaktır.

Modern ileri toplumlar elbette bunu gördüler ve bir “meslek” olarak siyâseti devâm ettirmek için modern okullaşmayı kullandılar. Belki siyâsal liderlik bu meslekleşmenin dışında kaldı. Ama siyâsal kadrolar; meslekli bürokrasi ve teknokrasi seviyesinde omurgayı oluşturdu. Fransa’da Ulusal İdâre Okulu başta olmak üzere, beş merkezde kurulmuş olan Politeknik Okullar(IRA) ve evvelâ özel okul statüsünde açılmış olsalar da 1945’de devletleştirilmiş Siyâsal Bilimler Okulları(ELSP) siyâsal-idârî kadroları oluşturur. Misâller çoğaltılabilir. Meselâ ABD’de yönetici elit, Boston Brahminleri denilen kesimin elinden asla çıkmadı. ABD’deki yönetim, bürokrasi yetiştiren Boston Brahminleri ile ona eklemlenen ve teknokrasi yetiştiren Silikon Vadisi Brahminleri arasında (son zamanlarda çatışıyorlar) şekillenir. Almanya, İngiltere ve Rusya’dan da pek çok başka misâller de verebiliriz.

Bunun karşılığını bizde de bulabiliriz. Mekteb-i Sultânî ve Mekteb-i Mülkiye, TODAİE uzun bir zaman, âdetâ modern bir Enderûn gibi çalışmıştır. Ama, ne yazık ki Tanzimat sonrası gelişen bir Alla Turca radikalizme ; yâni “vur deyince öldüren” bir radikalizme bu kurumsal-eğitimsel birikimimizi fedâ ettik. Seçilenlerle seçenleri ,nepotist bir taşkınlık ve şımarıklıkla düzleştiren, arasındaki mesâfeleri berhavâ eden, bize özgü tuhaf bir radikalizmdir bu.

Geçmodernlik siyâsal liderlikleri popüler kültürlerin kıstaslarıyla buluşturuyor. Bütün dünyâda yaşanan bir dinamik bu. Bence bu, tek başına hiç de mühim değildir. Mühim olan bu dinamiğin, siyâset sınıflarını ne kadar sürüklediği, ne kadar içine alıp almadığıyla alâkalıdır. Ukrayna için endişelenmem, bir komedyenin seçilmesi değildir. Komedyenlere ayrıca da saygım var. Onlarsız bu dünyâ kururdu. Derdim şu: Bir zamanlar çok iyi yetişmiş kadrolara sâhip bir bilim ve eğitim merkezi olan Ukrayna’nın, bu kadrolarını muazzam bir beyin göçüyle kaybetmiş olmasıdır. Benim için mühim olan bir komedyenin seçilmiş olmasından çok, onun bu ağır farkla seçilmiş olmasına giden süreçlerin kendisidir bizzat…

Kökünden beslenemeyen çocuklarımızın dünyası
Kökünden beslenemeyen çocuklarımızın dünyası

I-

Büyük şehirlerde, her yıl büyük bir şevkle, gösteri dünyasının ışıltısını yoldaş eden AVM kutlamaları yapılıyor 23 Nisan’da.

Öğretmenleri tarafından seçilmiş çocukları büyüklerin koltuğuna oturtan pek resmi devletli kutlamaları da yapılmaya devam ediyor elbet.

Video: Kökünden beslenemeyen çocuklarımızın dünyası


Tüketim kültürünün 23 Nisan’ı ışıldıyor, resmi kutlamalar 50 yıl önce nasılsa aynı minval üzere devam ediyor. Yanlış oldu esasında biz büyükler aynı şekilde “kutluyoruz” ama “hayatı her daim bayram olan çocuklar”, 23 Nisan’dan pek de zevk almıyor.

Neden böyle?

21. Yüzyıl’ın çocuğunun değişen anlam ve hayal dünyasını araştırmak, öğrenmek için çaba sarfetmiyoruz. Çocukların beğendikleri/beğenmedikleri, sıkıldıkları/heyecan duydukları konular hakkında pek fikrimiz yok.

Sürekliliği olan işler yapmak yerine yılda bir defa özel gün “işleri” kotarmak kitleye iyi geliyor sanıyoruz. “Özel gün” işleri çocukların fon olarak kullanıldığı, büyüklerin büyüklere gösteri yaptığı bir şey oluyor çoğu defa.

21. Yüzyıl’ın çocuklarına dair gerçekten ne biliyoruz? Bildiklerimiz Batı toplumlarında yapılmış araştırmalara dayanıyor daha ziyade. Günlük hayatın tarım toplumu kodları ile devam ettiği kırsal kesimde, dijital kültür çocukları nasıl etkiliyor? Kırsal kesimde öğretmenlik yapan öğretmenlerin aşmakta zorlandıkları en önemli sorun nedir?

Bütün bu sorulara el yordamıyla cevap bulmaya çalışıyoruz.

El yordamıyla demişken...

23 Nisan 2019’da, ülkemizin çocuklarını anlamamızı sağlayacak iki fotoğrafımız var. İlk fotoğraf özel televizyon kanalından. Sunucu etrafına topladığı çocuklarla sohbet ediyor. Sorular bin yıldır devam eden sorular, lakin cevaplar yeni. Bütün Türkiye’yi şaşırtacak kadar yeni:

Sunucu, adının Arife olduğunu öğrendiğimiz kız çocuğuna ne olacağını soruyor. Çocuk hayallerini sıralıyor. Almanya’da, Köln’de tıp okuyacak. Buraya kadar bir sorun yok. Aman ne güzel diye sevinebiliriz hatta. Ne olacağına dair kararsız çocukların arttığı bir zamanda hem de tıp okumak isteyen bir çocuk hepimize iyi gelir. Değil mi? Değil. Çünkü çocuk Almanya’da tıp okuma hayaline bir de Almanya vatandaşı olmayı eklemiş. Spiker hanım ne diyeceğini bilemiyor. Üstü bıyık altı sakal ikileminde, dayanıyor kahkahanın kudretine.

Spiker bir soru daha soramıyor aldığı cevap karşısında? Peki Arife Türkiye’nin çocukları için ne gibi hayallerin var diyemiyor? Neden yarın planların Almanya vatandaşı olmak ile noktalanıyor? DİYEMİYOR.

Çünkü korkuyor, alacağı cevaplardan korkuyor spiker. Korkusunu yadırgayabilir miyiz? Hayır.

İkinci fotoğraf:

Sırtını henüz bütün karların erimediği dağa yaslamış bir köy. Bir avuç çocuk yürüyerek 23 Nisan’ı kutluyor. “Bayram“ yapıyor. İki erkek çocuk Atatürk’ün fotoğrafını taşıyor, beş altı kız çocuğu ellerindeki irili ufaklı Türk bayrağıyla onların arkasından yürüyor. “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar” marşını hatırlatıyor yürüyüşleri. Başlarındaki öğretmeni görmeyen gözlerimiz çocukların sırtında bir giyecek de göremiyor. Sadece mavi önlükler var üstlerinde.

Soru şu: Türkiye’nin imkan sahibi çocuklarını dar imkanlar içinde var olmaya çalışan yaşıtlarından nasıl mesul hale getirebiliriz/getireceğiz ?

II-

Bauman’ın “Çağdaş korkular tek başına yaşanır” cümlesini okuyunca kitabı bırakıp içime çekildim. Çocukluğumun korkularını düşündüm. Tek korku hikayesi, uyumakta direndiğimiz zaman Hanife kadının uyumayan çocukları kaçırıp kendi evinde zorla uyuttuğu hikayesi idi.

Üç harfliler ya da vampirler yoktu bana anlatılan masallarda. Annemin büyük bir zevkle anlattığı Mıstık masalındaki devden korkmazdık, çünkü masalın düzeni saf Mıstık’ın her devi yenmesi ile ilerlerdi.

Okuma yazma öğrenince Eflatun Cem Güney’in Anadolu masallarını okumuştum ilk olarak. Sonra Keloğlan masalları. Keloğlan masallarını radyoda Rüştü Asyalı’nın sesinden dinlemeyi de çok severdim.

Pamuk Prenses ile birlikte üvey anne masalları girdi dünyama. Aynı masallar günümüz çocuklarına anlatıldığında belki hissettikleri farklı olur büyük ihtimal, ama biz anne babamız üvey olmadığı için şükrederdik daha ziyade.

Bildiğim bütün masallar çalışma, gayret ve sorumluluğa dayalıydı. Hem iyilerin hem de iyiliğin kazandığı bir dünya idi bizim masal evrenimiz.

Günümüzün çocukları, kazanmak için merhameti imha eden dijital oyunların dünyasında, sadece hırsı deneyimliyor, sadece güçlü olana sempati duyuyor.

Masalı anlatan, dededen toruna devam eden sözlü kültür değil, “paran kadar konuş” diyen tüketim kültürü.

Günümüzde altı yaşındaki bir çocuk bile ebeveynini eleştiren cümleler kuruyor. Eleştiren cümle ifadesi yanlış oldu aslında. Altı yaşındaki çocuk ebeveyninden cep telefonu istiyor. İsteğine olumlu karşılık alamayınca “keşke benim annem babam siz olmasaydınız” diyor. Yani çocuklar, ebeveynlerine üvey evlat muamelesi yapıyor.

Velhasıl keşke benim annem babam siz olmasaydınız diyen çocuklar keşke benim vatanım Almanya olsaydı söylemine çok rahat geçiş yapıyor.

Anadolu’nun Eflatun’u anlatıyor
Hayat
Anadolu’nun Eflatun’u anlatıyor
Emekli hava astsubayı, iş adamı Eflatun Saygılı’nın hayatı kitaplaştı. Gazeteci-yazar Rıfat Yörük tarafından kaleme alınan eserde fikir ve dava adamı Saygılı’nın bilinmeyen yönlerine ışık tutuluyor.
Yeni Şafak
Dünya-ahiret dengesini bir türlü kuramıyoruz
Dünya-ahiret dengesini bir türlü kuramıyoruz

Biz bu dünyada yaşadığımızı fiilen görüyor ve biliyoruz. Varlığımızın bir gerçekliğinin olduğu muhakkak. Kelamcıların ifadesiyle, ‘eşyanın hakikati sabittir’. Yani biz yaşıyoruz, o halde varız. Eflatun gibi bu gördüklerimiz gölgelerden ibarettir demiyoruz. Kaldı ki, görünen her şey/fenomen gölge ise, gölgenin böyle bir yargısı ne işe yarar? Ya da İbn Arabi gibi, Allah’tan başka mevcut yoktur, ‘la-mevcude illallah’ da demiyoruz. Her ne kadar bu sözlerin makul bir yorumu yapılabilse bile prensipte bu böyle değildir. Allah’tan başka vücud/varlığın bizatihi kendisi yoktur denseydi, bunun izahı daha kolay olurdu.

Video: Dünya-ahiret dengesini bir türlü kuramıyoruz


Mutlak varlık, yani her bakımdan var olan, varlığı başka bir şeye bağlı olmayan, varlığının öncesi ve sonrası bulunmayan sadece Allah’tır ama O bizi de var etmiştir/mevcud. Demek ki, biz de mutlak olmasa da varız. O’nun diğer yarattıkları da vardır, mevcuttur. Doğrudur, varlığımız O’na bağlıdır, bir zamanlar yoktuk, bir süre sonra da yok olacağız, ama biz bu kayıtlar içerisinde ve bir süreliğine de olsa şu anda ve burada varız. Belki, felasifenin dediği gibi, biz yaratılmazdan önce de O’nun ilminde yine vardık, öldükten sonra da ebedi âlemde bir şekilde yine var olacağız. Ama en azından şu anda burada var olmamız mutlak değil. Bir süreliğine ve geçici olarak, varız. Buraya nispetle de olsa kalıcı olan, hatta asıl olan varlığımız öbür âlemde başlayacak.

Böyle daha kalıcı bir ikinci hayatın varlığına inanmak, ahiret hayatına inanmayanların iddia ettiği gibi, yok olup gitmekten daha mantıklıdır. Yani kişide ahirete iman olmasa bile, bütün bütün yok olmamak daha akıllıcadır, daha çıkarımızadır. Akıldan öte gönül de, vicdan da bunu ister. Kişiye yok olup gitmekle, öldükten sonra dirilip daha güzel bir varlık düzeyinde sürekli yaşamak arasında bir tercih yaptırılsa aklın gereği ikincisini seçmek olur. Eğer bu olmasaydı burada insanca halledemediğimiz bir sürü adaletsizlikler, hatta gerçekleştiremediğimiz hayaller boşa gitmiş ve sonuçsuz kalmış olurdu. O halde bundan sonrası imana bırakılmalıdır ve Kuranıkerim ifadesiyle müminler ahirete ikan ile yani aksine bir ihtimale yer vermeyecek şekilde, kesin kes inanırlar. Kaldı ki vicdan da akıl da bu imanı destekler.

İmanın, Allah’a imandan sonra en önemli unsuru ahirete inanmak olduğundandır ki, pek çok ayette müminler için, ‘onlar Allah’a inanırlar, ahirete de inanırlar’ denir. Oysa Allah’a inanmak zaten ahirete inanmayı da içinde barındırır. Demek ki, ahirete inanmak önemine binaen tekrarlanır. Çünkü ilk zayıflamaya başlayan ve bilgi ve ibadetle desteklenmediği takdirde yok olmaya yüz tutan iman esası ahirete imandır. Bunun için ona özellikle vurgu yapılmış olmalıdır. Dünyaya en çok dalan, değer veren, onun için yaşayan Yahudilerde ahiret inancının silik hale gelmesi de bundan olmalıdır.

İşte bu noktada karşımıza dünya ve ahiret dengesini nasıl ayarlayacağımız problemi çıkar. Birine olduğundan fazla değer vermek diğerinin elden çıkmasına sebep oluyor. Tersinden söylersek, birine olması gereken değeri vermediğimizde onu kaybetmiş oluyoruz. Şu anda dünyada yaşadığımıza göre öncelikle onu olması gereken yerde tutmalıyız. Müslümanlar böyle olmayı başaramadıkları için dünyayı da ahireti de kaybettiler. Şairimizin dediği gibi; ‘Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden, Sonunda din de gitti, dünya da gitti elimizden’.

İşte iman meselesi bu noktada kendini gösteriyor. Ahirete inanmayanlara şimdilik diyeceğimiz bir şey yok ama müminler de bu dengeyi kuramadıkları için bocalıyor, sarsılıyor ve kaybediyorlar. Önce dünyayı kaybediyorlar. Dünya kaybolunca da ahireti kazanacakları bir mecalleri, imkânları ve mekânları kalmıyor. Dünyasını kaybetmiş, zayıf düşmüş, başkalarına mağlup olmuş Müslümanlar yaşadıkları sıkıntılar sebebiyle öbür dünyalarını da düşünemez hale geliyorlar. Gelecek nesillerini ise hepten kaybediyorlar. O halde biz önce dünyamızın değerini bilmeliyiz ki, öbür dünyamızı kazanabilelim. Ancak bu öyle hassas bir nokta ki, birine biraz fazla ağırlık verdiğiniz zaman diğeri yok olmaya yüz tutuyor.

Kuranıkerim’e bütün olarak bakamadığımızda uçlardan birine savrulabiliyoruz. Ya dünyanın geçiciliğini anlatan ayetler bizi ondan bütün bütün koparıyor, miskinleştiriyor, sonra da başkalarının oyuncağı ve mahkûmu yapıyor, ya da ihtirasımız, mal mülk sevgimiz bizi onda boğuyor ve geleceğimizi unutturuyor.

Peki denge tutturamayınca ne oluyor, göreceğiz.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.