ABD'de 4 yaşındaki çocuğa 'cinsiyetsizlik' adı altında istismar filmi
Dünya
ABD'de 4 yaşındaki çocuğa 'cinsiyetsizlik' adı altında istismar filmi
ABD'nin Kansas eyaletinde yaşayan 18 yaş altı çocukların trans yaşama nasıl ayak uydurduklarını anlatan film tepkilere neden oldu. Filme konu olan çocuklardan en küçüğünün henüz 4 yaşında olması dikkati çekti. Kasım ayı içerisinde yayına giren Transhood isimli filmi izleyenler bunun açık bir şekilde "çocuk istismarı" olduğunu vurguladı. Sosyal medyada yayılan bir videoda 4 yaşındaki erkek çocuğu Phoenix'in nasıl hissettiğini sorduklarında 'kız gibi hissettiğini' söylemekten utandığı görüntüler büyük tepki topladı.
Yeni Şafak
Papa, eşcinsellik ve Katoliklik
Papa, eşcinsellik ve Katoliklik
Papa, eşcinselliği onaylayan açıklamalarda bulundu. Katoliklik, başlangıçta en katı din yorumuydu. Mesela 17. yüzyılda verdiği kimi aforozları daha 1960’lı yıllarda kaldırdı. Kendini “evrensel hakikat” gördüğü için self-kritiğe tenezzül bile etmedi. Bu nedenle yüzyıllar süren günahlar ve dogmatizmler içinde yaşayıp durdu. Bilim adamlarını yaktı, Müslümanları ve Yahudileri zorla Hristiyanlaştırdı, insanları evlerinden ve yurtlarından zorla göç ettirdi. Sorgulayan ve yeni mezhepler kurmaya giden P...
Netflix CEO'sundan Suudi Arabistan'daki "Cemal Kaşıkçı" sansürüne ilişkin itiraf
Dünya
Netflix CEO'sundan Suudi Arabistan'daki "Cemal Kaşıkçı" sansürüne ilişkin itiraf
Netflix, 2019'da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın, gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti nedeniyle eleştirildiği bir programı Suudi Arabistan'da yayından kaldırma karşılığında, 'pedofili' ve 'eşcinsellik' içerikli videoları bu ülkede yayınlamalarına izin verildiğini açıkladı. Patriot Act'in ilgili bölümünü yayından kaldırmanın karşılığında, 'Queer Eye,' 'Sex Education' ve 'Orange is the New Black' gibi programları Suudi Arabistan'da yayınlama şansları olduğunu belirten Netflix'in CEO'su Reed Hastings, 'Bu tedirgin edici bir tavizdi, bunu onaylamamız kolay olmadı ama bu adımın iyi olduğunu düşünüyoruz' sözleriyle kararını savundu.

AA
Bir bina, bir kitap, bir film
Bir bina, bir kitap, bir film

Üç meselem var bugün… Üçünü de birbirine bağlayan ortak mekân ise Kahramanmaraş.

İlki bir bina… Kahramanmaraş’ın tam kalbinde yer alan sarılı, kırmızılı, mavili bu bina, googleda “dünyanın en saçma binası” araması yapıldığında ilk sonuç olarak çıkıyor karşınıza.

1994 yılında İl Özel İdaresi olarak yapılan bu binanın şehre yaptığı en büyük kötülük çirkinliği değil. Vaktiyle “mimari ödül” kazanan bu bina, heyula gibi varlığı ile şehrin ölçeğini bozuyor. Şimdi yeniden gündemde bu bina... Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, bu binayı yıkıp çevresi de dâhil olmak üzere şehre bir kent meydanı kazandırmaya karar vermiş.

Şehirlerin ölçeği vardır elbet. Seneler, hatta yüzyıllar içerisinde oluşan bu ölçek, peş peşe verilen kötü kararlarla yerle yeksan olabilir. Dolayısıyla bir turizm değeri olarak pekâlâ pazarlanabilecek olan “dünyanın en saçma binası”, bir başka büyük değeri, yani şehrin ölçeğini bozduğu için yıkılmalı ve yerine şehre “insana göre bir meydan” kazandırılmalı.

Tespiti Kahramanmaraş’tan hareketle genele teşmil etmek gerekirse… Boğucu bir hal aldı şehirlerimiz. Ve şehirlerimizi bu hale şu ya da bu kişiler değil, yöneticiler ve mimarlar getirdi. Mesele sosyal medyadan eleştiri yapmak olunca “şehirlerimiz mahvoluyor şarkısı” çağıran mimarlarımıza bu bakımdan çok şaşırdığımı da söylemiş olayım. Yahu arkadaş. O projeleri, hem de “ödül alarak” siz çizdiniz. Sizin “büyük hoca” dediğiniz adamlar çizdi. Sadece Kahramanmaraş’ta da değil üstelik. Mersin, Kayseri, Kocaeli vd. “büyük mimar imzalı” heyula gibi, ölçeksiz binalarla dolu. Biraz özeleştirinin vakti geldi de geçiyor zannımca.

Gelelim ikinci meseleye. Yani Kahramanmaraş yolculuğum esnasında okuyup bitirdiğim Aytekin Yılmaz imzalı “Son Diktatör” kitabına. Vadi Yayınları’ndan yayınlanan bu kitap, “Türkiye’nin en saçma terör örgütü” olan PKK’yı içeriden ele alan çok ama çok önemli bir kitap.

Aytekin Yılmaz, PKK’dan 10 yılı aşkın süre içeride yatmış, PKK’nın hapishanelerde kurduğu “akıl dışı düzen”i en ince detaylarına kadar yazmış bir isim. Bence kitabın iki büyük başarısı var. İlki, Kürt kimliğini önemseyen bağlılarını “ilkel milliyetçi kişilik” olarak tanımlayan PKK’nın zamanla nasıl bir “Kürt ırkçısı yapı”ya dönüştüğünü bütün çıplaklığı ile anlatması. İkincisi ise zaman zaman Türk medyasında bile “özgürlük savaşçıları” olarak lanse edilen PKK’nın nasıl da baskıcı, faşist, otoriter bir “tek adam rejimi” ile yönetildiğini belgelemesi.

PKK koğuşlarında dilediğiniz kitabı gönlünüzce okumak yasak mesela. Sebebi “devrimci kişilik zarar görebilir.” Yine aynı koğuşlarda gündüz on dakika bile olsa uyumak yasak. Sebebi “gerilla hep uyanık olacak.” Koğuş mutfağından kuru soğan alıp ekmeğinizin arasına koyup yemek de yasak hatta. Sebebi “iki soğan bir mermi eder. Dağdaki gerillanın mermi parasını yemeyin.”

Dahasını söyleyeyim. Eşcinselliği büyük bir coşkuyla savunan HDP’nin aksine PKK koğuşlarında eşcinsel tutuklular büyük bir coşkuyla “infaz ediliyor.” Her türden eşcinsel ilişkiyi “yoz ilişki” olarak tanımlayan PKK, eşcinsel üyelerini öldürüyor içeride.

Bu önemli ve bence herkesin okuması gereken kitaptan, hücresine çiçek ekmek isteyen bir mahkûmun sorgusundan dehşet verici bir alıntı ile bitireyim bu bahsi: “Evet, çiçeklere karşı bir zaafım olduğu doğrudur. Çiçekleri ve yeşili, bahçeyi seviyorum. Eğer ortamımızda çiçeklerimiz olursa günlük yaşamımızın daha güzel geçeceğini düşünüyorum. Ama örgüt ve arkadaşlar bunu doğru bulmuyorsa kararlarına saygım var. Söz veriyorum bundan böyle bir daha bahsini etmeyeceğim.”

Hani PKK “çevreci örgüt” olarak lanse edilmişti ya birileri tarafından. İşte Aytekin Yılmaz, apoletlerini söküyor o çevreciliğin. Koğuşta, dünyasını güzelleştirmek için çiçek ekmek isteyen mensubunu “küçük burjuva ahlakına sahip olmak”la suçlayan bir gerzeklik biçimidir PKK, bir gram fazlası değil.

Ve gelelim son meseleme. Haberini Kahramanmaraş’ta aldığım ve beni son derece heyecanlandıran “Altın Tren” filmine yani. Azerbaycan-Türkiye ortak yapımı olarak hayata geçecek bu film, Kurtuluş Savaşı esnasında Azerbaycan Türklerinin Anadolu’ya yolladığı yardımın hikâyesine odaklanıyor. Filmin Azerbaycan-Türkiye ortak yapımı olması ayrı heyecan nedeni, yüksek bütçe ile son derece kaliteli şekilde çekileceğinin ilan edilmesi ayrı heyecan nedeni… Fakat en çok heyecanlandığım mesele “kendi hikâyemizi anlatma cesareti gösterdiğimiz” filmlerimize bir yenisinin daha eklenecek olması. 2021 Martında çekimleri başlayacak; Kazım Karabekir, Mustafa Kemal ve Neriman Nerimanov’un organize ettiği bu yardımın olağandışı öyküsünü merakla bekliyorum.

ÖNDER ve TÜGVA: İstanbul Sözleşmesi cinsel yönelim dayatması yapıyor ve eşcinselliği makulleştiren yaklaşımlar var
Hayat
ÖNDER ve TÜGVA: İstanbul Sözleşmesi cinsel yönelim dayatması yapıyor ve eşcinselliği makulleştiren yaklaşımlar var
AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasını doğru bulmadığını belirterek, usulüne uygun sözleşmeden çıkılabileceğinin sinyallerini verdi. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla imzalan sözleşme, suistimaller sebebiyle sık sık gündeme gelmekle beraber, eşcinsel evliliklerin önünü açarak Türk aile yapısının temellerini sarsmasıyla bilenen sözleşmeye bir tepki de ortak bir metin yayınlayan ÖNDER ve TÜGVA'dan geldi. Her iki derneğin sosyal medya hesaplarından yayınlanan yazılı açıklamada, "Sözleşmenin temel ahlaki değerlerimizle örtüşmeyen “toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim” konusundaki dayatmaları kesinlikle kabul edilemez. Sözleşmenin eşcinselliği yaygınlaştırıcı ve makulleştirici yaklaşımına karşı çıkmak insan neslinin korunması açısından vazgeçilmezdir" ifadeleri kullanıldı.
Yeni Şafak
Politik baskılarla bozukluk düzelmez: Cinsel karmaşa ailede başlıyor
Hayat
Politik baskılarla bozukluk düzelmez: Cinsel karmaşa ailede başlıyor
Prof.Dr. Zeki Bayraktar, Freud, Jung ve Adler gibi psikolojinin kurucularının eşcinselliği psikoseksüel bir bozukluk olarak tanımlarken güncel psikiyatrinin siyasi baskıların da etkisiyle böyle bakmadığını söylüyor.
Yeni Şafak
Eşcinsellik değerlerin yıkılmasıyla doğan patolojidir
Eşcinsellik değerlerin yıkılmasıyla doğan patolojidir

Gey ve lezbiyenlerle ilgili araştırmalar ürkütücü veriler sunuyor. 1990 yılından itibaren her genç kadınlar arasında en az bir kadınla lezbiyen ilişkisi 3 misline çıkmış. Erkeklerde de geylik aynı orana sahip. 2009’da %4.5 olan erkek erkeğe eşcinsel ilişki 2016’da %8.3’e yükselmiş. Kadınlarda aynı oran %10.2’den %14.1’e gelmişti. Bu veriler “eşcinsellik doğuştandır” tezini tamamen yıkıyor. Peki o zaman bunu çoğaltan asıl sebepler ve mecralar nelerdir? İnternet Nesli kitabının yazarı Jean Twenge, bunu cep telefonun yaygınlaşmasına bağlıyor. Kimi araştırmacılar da internet ve sosyal medyanın artan etkisine işaret ediyor. Bu yeni mecralar her çeşit kötülük propagandalara insanın daha fazla açık hale getiriyor. Kötülüğün propagandasına ve bilgisine daha fazla maruz bırakıyor.

Çeşitli küresel internet platformları, insanların en mahrem mekânlarına ve ilişki alanlarına ulaşıyor. Bu teknolojiler, sapkın cinsel davranışlara kolay erişimi sağlıyorlar. Fakat bu mecralar ve teknolojiler kadar içerikler de önemli. Yükselen yeni bir cinsellik felsefesi var. Bu felsefe bu mecralara sürekli içerik üretiyor. Nedir bu felsefe? Toplumsal cinsiyet eşitliği ile önce cinsiyetsizlik düşüncesi pompalanıyor. Eşitlik gibi Fransız İhtilali yel dünyaya yayılan bir kavrama sığınıyor. Egemenlere ve sömürmeye karşı meydan okumanın kült kavramı olan eşitlik… Herkes eşitlikle daha birey olacağı yanılgısına giriyor. Eşitlik artık cinsellik alanında savunuluyor. Bu toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesi ile “hiçbir şey doğuştan gelmez, her şey toplumla kazanılır” deniliyor. Böylece insan bütün cinsiyet farklılıklardan ve bunu düzenleyen geleneksel değerlerden koparılıyor. Arkasından bu defa LGBT geliyor. O da diyor ki “eşcinsellik doğuştandır”. Biz böyle yaratılmışız. Toplumsal değerler bizim doğal yönelimimizi bozuyor. Oysa yapılan bilimsel çalışmalarda insanın X ve Y gibi dişil ve eril iki kromozoma sahip olduğu görülüyor. Bu konuda araştırmalar yapan Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan, üçüncü cinsiyetin mümkün olmadığını söylüyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği “eşitlik” idealini vurgularken, LGBT “özgürlük” idealini vurguluyor. Artık özgürlük burada bütün değerlerin belirleyicisi oluyor. Post-truth çağının ana ideolojilerinden birisine dönüşüyor. Mesuliyet, ahlak, mahremiyet, neslin korunması gibi değerler önemini kaybediyor. Bireyin özgürlüğünü yaşaması mutlaklaşıyor. Bu da cinselliğin odağında gündeme geliyor. Yani özgürlük, istediğin cinsel tutumlara yönelme serbestliği olarak görülüyor. Hakikat düşüncesi kayba uğruyor. Çünkü iyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi kesin ölçüler buharlaşıyor. Nihilizm ve rölativizmin çığlıkları yükseliyor. Bundan dolayı özgürlüğü sınırlayan ve tanımlayan değerler çiğneniyor. Benliğin karanlık dünyasında gezinen dürtüler zincirden boşalarak etrafa saçılıyor. Nefesin en barbar tarafları kudurmaya başlıyor. İnsan, kuduran bir nefis kesiliyor.

Hakikatin çoğulculuğu gibi cinsel kimlik de çoğullaşıyor. Kadın ve erkek ötesi arayışlar çoğalıyor. Her gün farklı bir cinsel kimlik peşine düşüyor insanlar. Büyük bir kimlik parçalanması yaşanıyor. Transcinsiyet haliyle akışkan cinsel davranışlar doğuyor. Ruh, beden ve zihin derin bir parçalanmadan ve acıdan geçiyor. Ruhsal ve sosyolojik patoloji ortaya çıkıyor. Hakikaten yapılan araştırmalarda gey ve lezbiyenlerde kişilik sorunlarına, cinsel işlev bozukluklarına, madde bağımlılığı ve alkolizm oranı çok yüksek. Örneğin eşcinsellerin %25-33’i alkol bağımlısı, uyuşturucu madde kullanma eşcinsel olmayanlara göre %190 daha fazla. Biseksüel gençlerde uyuşturucu madde kullanımı olmayanlara göre % 340 daha fazla. Cinsel arzularına taparak mutlu olma arayışına giren insanlar, büyük mutsuzluklar yaşıyor.

LGBT hakikatin bittiğini söyleyen bir zamanın içinde doğan patoloji. Bu patoloji büyük oranda sosyolojik ve kültürel. Biyolojik olmaktan daha fazla bir kimlik patolojisi. Çünkü cinsel kimliği parçalıyor, dengesiz hale getiriyor, belirsizleştiriyor ve akışkan bir biçime sokuyor. Sonuçta insanın kişiliğini dengede tutan sabit değerlere dayalı bir cinsel kimlik inşasının önüne geçiliyor. Küresel kapitalizm, bu ideoloji aracılığıyla post-truth zamanlarında tahakkümüne yönelen isyanları, meydan okumaları ve eleştirileri cinsellik alanına transfer ediyor. Önünde değer oluşturan, iyi ve kötü diye duran en keskin “namus kültürünü” darmadağın ediyor. Namusunu kaybeden nomosunu kaybediyor. Toplumu oluşturan çekirdek norm parçalanıyor. Eşcinsellik, varlığımızın en temel normuna karşı bir taarruzdur. İslam, dünyada değişmez hakikat idealine sahip tek dünya görüşü. İnsanlığı post-truth zamanların nihilist cinselliğin taarruzlarına karşı koruyacak tek sığınak. Ademoğulları neslini koruyan tek değerler manzumesi.

LGBT'nin sponsor yayınevleri: Eşcinsellik propagandası yapıyorlar
Hayat
LGBT'nin sponsor yayınevleri: Eşcinsellik propagandası yapıyorlar
LGBT’lilerin sapkınlıklarını meşrulaştırma çalışması son sürat devam ediyor. Giyimden teknolojiye, kozmetik firmalarından gıda markalarına kadar pek çok firma LGBT’yi destekleyen paylaşımlar yaptı. Toplumsal değerleri yerle bir etmeyi çalışan bu markaların arasında Türk kültür ve düşünce yayıncılığı yapan yayınevlerinin olması ise tehlikenin ne kadar büyük olduğunu da göstermiş oldu. Çok sayıda muhafazakâr yazarın da kitaplarını basan yayın grupları LGBT paylaşımları yüzünden sosyal medyada eleştiri yağmurunu tutuldu. Sel Yayıncılık, Epsilon, Everest ve Kapı yayınevlerini barındıran Alfa Yayın Grubu, Can Yayınlarının çıkardığı Socrates dergisi ve Cemil Meriç’in kitaplarının basıldığı İletişim Yayınları eşcinselliği teşvik eden ve destekleyen paylaşımlar yaptı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.