Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Feminizm bizde neden tutmuyor?
Feminizm bizde neden tutmuyor?
Dün, yani 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, işyerinde ayrımcılık, gelir dağılımında ya da fırsat tanınmasında adaletsizlik de dâhil olmak üzere kadına yönelik şiddetin her türlüsü bir kez daha hatırlandı… Sosyopat, psikopat, az gelişmiş, hiç gelişmemiş, yetiştiği kültürü özümseyememiş, yıllar geçtikçe büyümüş ama olgunlaşamamış, yalnızca savrulmuş, değerlerini yitirmiş insan evladının başvurduğu en aşağılık yoldur şiddet… Uygulayanın eksikliğini, zavallılığını ortaya koyar… Bizim kültürümü...
Kızları babalarına, eve ve evliliğe karşı isyana çağıran feminizm
Kızları babalarına, eve ve evliliğe karşı isyana çağıran feminizm
“Baba evini derhal terk edin kızlar” diyor Cumhuriyet yazarı Mine Söğüt. “Çoğu baba evi tehlikenin merkezidir” diye devam ediyor. Feminist yazar, bütün radikal söylemlerini sonuna kadar sürdürüyor: Evlilikte mutluluğu aramayın, evden kaçın ve sokağa kendinizi atın…Kızları eve karşı, babaya karşı ve evliliğe karşı meydan okumaya çağırıyor. Feminizm, artık kadın hakları yerine kadının isyanını tertipleyen bir ideoloji. Bu isyan ruhunda normsuzluk ve başıboşluk akar. Kadına şeytan gibi fısıldar: Do...
Kadınlarımıza yapılan örgütlü namussuzluk
Kadınlarımıza yapılan örgütlü namussuzluk

Kötülükleri yarıştırmak gibi bir huyum hiç olmadı. Kötülük, kötülüktür. Kime yapılırsa yapılsın fark etmez. Şimdi medyada “organize kötülükle” karşılaşıyoruz. Burada kadınlar kurban seçiliyor. Doğrudan toplumun namus duyarlılığı kaşınıyor. “Cüret et” nihilizmiyle hareket ediliyor. Kadınlarımıza ağza alınmayacak en berbat ve en aşağılık laflar söyleniyor. Siyasal ve kültürel kutuplaşmayı kadın cinsiyeti üzerinden yapıyorlar. B. Demirtaş’a yapılan hakaretle birçoğumuz yanıldık. Ak Partili ve muhafazakar birisinin yaptığı algısı üretildi. Bütün Ak Parti ve muhafazakar karşıtı mahalle ayağa kalktı. Hatta muhafazakar kesimden insanlar da bu yanılgıya kısmen katıldı. Adalet Bakanımız Gül, zamanında tepkisini ortaya koydu. Sanki sadece hakarete uğrayan ve aşağılanan kadınlar HDP’liymiş gibi bir algı yükseldi. Muhafazakar kesim kadınlara bütün hoyratlığı ve taşra cehaletiyle yükleniyormuş gibi bir anlayış pohpohlandı.

Kadın cinsiyeti etrafında üretilen bu utanmaz siyaset, kısa sürede ortaya çıktı. Tivitleri atan şahıs, daha önce de Demirtaş’a özgürlük mesajları atmış. Bir oyun sahneye konulmaya çalışılmış. Toplum yine muhafazakarlara karşı bir kadın imgesinin aktörlüğünde linçe sevk edilmeye çalışılmış. İktidar ve muhafazakarlar, kadın düşmanı ve her çeşit hakareti yapmaktan çekinmeyen ırz ve namus düşmanı gösterildi.

Hakikaten sadece hakarete uğrayan kadınlar HDP’li ya da CHP çevresinde mi? Sadece laikçi kesimlerin kadınları mı “organize kötülükle” karşılaşıyorlar? Hiç de öyle değil. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın annesi FETÖ’nün gazetecileri tarafından ağıza alınmayacak hakaretlere uğramıştı. Yine eşi Emine Erdoğan ve kızları birçok iftiraya uğradılar. Biz muhafazakârlar, laikçi kadınlara yapılan aşağılanma ve küfürleri eleştirdik, yine eleştireceğiz. Peki bu konuda laikçi veya CHP çevresinde Erdoğan’ın ailesindeki kadınlara yapılan hakaretleri eleştiren oldu mu?

Muhafazakar kadın gazeteci arkadaşlarımıza yapılan hakaretleri dehşet içinde okuyorum. Merve Şebnem Oruç, Halime Kökçe, Fadime Özkan ve Meryem Gayberi ile ilgili burada yazmaktan haya duyacağımız hakaretler ve küfürler ediliyor. Onların namuslarına her çeşit dil uzatılıyor. Kadın gazeteci çevreden kaç kişi bunları mesele yaptı? Meslektaş hanım arkadaşlarına sahip çıkan oldu mu? Bir kadın STK’sı olan KADEM ile ilgili atılan küfürbaz ve namussuz mesajları okuyunca yine utancımdan yerin dibine girdim. Hangi laikçi kadın STK’lar bu arkadaşlara sahip çıktı?

Feministler kadın kadın diye bağırıp duruyorlar. Laikçi ve CHP mahallesinde her çeşit kaleme ve kudrete sahipler. Bir gün de bu kendi hemcinsleri olan gazeteci ve sivil toplum çalışanlarına destek verdiklerini gördünüz mü? Bunlar da kadın. Üstelik sık sık kadın sorunlarına da eğilen ve onları çözme konusunda çaba gösteren insanlar. Feministler nerede? Sadece kendi ideolojilerini benimseyenler mi kadın oluyor?

CHP ve HDP neden muhalefet partileri olarak kadınlarımıza yapılan bu aşağılık iftiralar konusunda kendi camialarında ve çevrelerinde bir girişlimde bulunmuyorlar? Neden kadınlara yapılan bu “örgütlü namussuzluğa” bir son verelim demiyorlar? Bir özeleştiri yapmıyorlar. Türkiye’de kadınlarımıza yapılan bu aşağılık iftira ve küfürlere karşı topluca hareket etmiyorlar. Kendi mahallesinin kadınlarını savunma çabasındalar. “Karşı mahalle kadını”na her çeşit iftiranın atılmasına karşı sessizlik içinde duruyorlar. Yöneticilerinden hakaret edenleri uyarmıyorlar.

Feminizm Türkiye’de laikçi, batıcı ve modernist kadının bekçiliğini yapıyor. Onun sözcülüğüne soyunmuş. Onun için bağırıp çağırıyor. Muhafazakâr ve dindar kadınlarımıza yapılan bu kadar “örgütlü namussuzluğa” karşı tek kelime edilmiyor. Oysa bizim için bütün hanımlar, hatunlar, kadınlar ve kızlar namusumuzdur. Onlar üzerinde konuşurken daha titiz, daha dikkatli ve daha nezaketli davranırız. Annemiz, eşimiz, kızımız, ablamız olan kadınlarımız. Onlar bizim namusumuz, temel normumuz. İlişkilerimizin adabı da edebi de bu norma dayanır. Bu norma söz edene karşı her çeşit mücadeleyi vereceğiz.

Ak Parti, İyi Parti, MHP, HDP veya CHP fark etmiyor. Sosyalist, laikçi, İslamcı ya da ülkücü de fark etmez. Kadınların ideolojisi ve siyaseti ne olursa olsun onlara yapılan hakaretler ve küfürlere karşı durmak zorundayız. Bizim mahalle veya onların mahallesi fark etmiyor. Bu meseleyle ancak bu şekilde başa çıkabiliriz.

“Bedenimiz bize ait” ya ruhumuz?
“Bedenimiz bize ait” ya ruhumuz?

I-

Modern zamanlar tabirini günlük hayatta çok sık kullanırız. Değişimin izini kabul etmemizi sağlayan bir cümle olarak sığınmaya çalışırız ağzımızdan çıkan bu ifadeye. Şimdilerde “Postmodern zamanlar” diyoruz. D.Harvey’in ifadesi ile “Post’un hâkimiyeti ve neyin öncesinde olduğumuzu söyleyememe” halinde kilitliyiz.

Modern zamanlar, postmodern zamanlar tamam. Lakin çok az insanın dilinde kadim zamanlar tabiri kayıtlı kalmaya devam ediyor. Modern zamanları anlamak için, değişimin izini sürmek için; kadim zamanların yani bütün renklerini, dinin buyruklarından alan zamanların, doğrularına ve yanlışlarına odaklanmamız gerekiyor.

Kadim zamanların doğruları ile modern zamanların doğrularına gözyaşı üzerinden bakmaya devam edelim...

Dindar-muhafazakâr çevrelerde çocukluğu geçmiş olanların, bir vesile ile attığı kahkahanın “Sırattan mı geçtin?” ya da “Cennetten müjde geldi de biz mi duymadık” ifadesi ile kesilmesi ihtimali kuvvetlidir.

Özelde İslam dininde ama genel olarak bütün dinlerde kahkaha ile gülmek makbul bir davranış değildir. Sırattan mı geçtin ifadesi, gülmekte olan genci uyaran Hz. Hasan’ın sözüdür.

İslam ahlakında kişi mütebessim bir çehre ile yüzünü eğmeden, insanlarla ilişkisini selam üzere sürdürür.

Kahkaha konusunda edebe davet edilen çocuklar ve gençler, gözü yaşlı gönlü yaslı olmaya özendirilir. Ruh terbiyesinde hüznün önemi büyüktür. Özellikle ibadet ederken ağlamanın ne kadar önemli olduğu hadis-i şerifler üzerinden anlatılır.

Dindar muhitlerde yetişmiş çocuklar için, ilk kırılma kahkaha bahsinde yaşanır. Evde kahkahası pek de hoş karşılanmayan çocuklar, okulda “Bir kahkaha bir pirzolaya denktir” sözü eşliğinde eğlencenin coğrafyasına davet edilir.

Postmodern zamanlarda gözyaşı giderek dışlanıyor. Hatta pornografik bir unsur olarak seyirlik malzeme haline getiriliyor.

Neden?

Kahkaha bedene, gözyaşı ruha aittir çünkü.

Feministler “Bedenimiz bizimdir” diyor.

Ya ruhumuz?

Postmodern dünyanın müminleri olarak bu soruyu niye soramıyoruz? Ruhumuz kime ait?

Kim barınıyor bize rağmen ruhun mahzenlerinde?

II-

“Küresel dünya”nın “beden siyaseti” gözyaşını pornografik bir unsur haline getirirken, bizim bireysel hikâyemiz nasıl devam ediyor?

En zayıf olduğumuz an birinin gözyaşlarına tanık olduğumuz andır.

Kararsız kalırız çünkü.

Ağlayışını görmeli miyiz görmemeli miyiz?

Görünce teselli ederek susturmalı mıyız yoksa kendi haline bırakarak ağlamasına, ağlayarak içinin arınmasına fırsat mı vermeliyiz?

Ağlayana tanık olan med-cezir halini yaşarken; ağlamakta olan, nihayet toprağın suya erdiği yerdedir. Ağlayarak arınmaktadır.

Çelişkili gibi görünse de, en güçlü olduğumuz zaman ağlayabildiğimiz andır esasında. Bedenin iktidarını reddettiğimiz andır çünkü.

Herkes ağlayamaz fakat sadece ağlayabilenler yaralarını sarar.

Lakin herkesin yanında ağlanmaz.(Ekranda ağlamak herkesin yanında ağlamak bahsine kayıtlı mıdır? Esas konuşmamız gereken konu tam da bu!)

Ağlamak mesafenin bittiği yerdir. İnsanın kendisine koyduğu sınırın, muhatabına koyduğu sınırın bittiği yer gönülden çıkıp gözden akan pınardadır.

Bütün mesafelerden arınmıştır ağlayan kişi. Tevhidi idrak etmenin en has makamıdır. Onun için ağlayarak namazı öğütler bize Efendimiz. Gözyaşının değdiği yerleri cehennem ateşinin yakmayacağının müjdesini verir.

Ve idrak hali gözyaşından gelir. Efendimiz buyurur: “Benim bildiğimi bilseydiniz daha çok ağlar daha az gülerdiniz.”

İnsanlar modernleştikçe gözyaşından ve kederden uzaklaşıyor. Daha doğrusu duygulardan. Duygu olarak sadece kendini iyi hisset diye bir bahis var. Daha çok ye daha çok gez, daha çok eğlen. Ruhunu unut bedenini şımart.

Kadim zamanlarda bedene aşırı itina göstermek makbul değildi. Makbul olan az konuşmak, az uyumak ve az yemekti.

Postmodern zamanlarda ruha gösterilen itina “hoş” karşılanmıyor.

Yani her vesile ile haydi eller havaya.

Meraklısı için not: Yukarıda okumuş olduğunuz yazıyı 30 Ağustos 2013 tarihinde bu köşede yayınlamıştım. Bilmiyorum neden bugün yeniden yayınlamak istedim. 2020 yılının ilk yazısını neden altı yıl öncesinden seçtim? Çoktan unutmuş olduğum bu yazı salı sabahı bir vesile ile karşıma çıkınca vardır bunda bir hayır deyip dikkatinize sunmak istedim. Dikkatinize ve rikkatinize her zamandan daha çok muhtaç olduğumu bilmeni isterim ey okuyucu!

Aile, son kale; ailenin kalesi Türkiye
Aile, son kale; ailenin kalesi Türkiye

Aileyi savunuyorum.

Ailenin olmadığı, yok olduğu bir dünyanın varolamayacağını, yok olacağını, yok olmaya mahkûm olacağını görüyorum.

Ailenin insanın insanlığının, insan kalmasının yegâne kökü, temeli, son kalesi olduğunu düşünüyorum.

Daha önce yayımlanan bu yazımı gözden geçirerek bazı değişiklerle yeniden yayımlıyorum.

AİLE, HER ŞEYİN TEMELİ

Aile ne, peki?

Aile, kök demek benim için.

Her şeyin kökü olarak görüyorum aileyi.

Her şeyin temeli.

İnsanın insanı ve hayatı tanımasının, zaaflarını öğrenmesinin ve aşmasının, zorluklara göğüs gerebilmesinin zemini.

İyinin ve kötünün, iyiliğin ve kötülüğün idrak edilebilme yeri.

İnsan, hakikat demektir, bir açıdan bakıldığında.

Aile, insanın yeşerdiği, hakikati sulayan bahçe.

Çünkü insan, Allah’ın (cc) bütün isimlerinin ve sıfatlarının mazhargâhıdır.

İnsan, hakikatin hem kendisi ve ifadesi hem de temsilcisi ve ifade edicisi.

Hem zarfı hem de mazrufu hakikatin.

Hem dışı hem içi.

Hem kabuğu hem özü, çekirdeği.

Hem özü hem de sözü.

İnsan eşref-i mahlûkattır.

Bu yüzden hilafetle mükellef kılınmıştır.

Hilâfet, rububiyet ve ubudiyet diyalektiği ile işleyen, yeşeren kulluk bilincidir. Emanet bilinci demektir kulluk bilinci.

Kopmaz bir bağ’la bağlıdır Yaratıcısına.

Ünsiyet ortak vasfıdır ailenin de, insanın da, insanın Yaratıcılısıyla ve tabiatla irtibatının da.

ÖZGÜRLÜĞÜN SİGORTASI: MAHREMİYET

Mahremiyetin olmadığı yerde, ünsiyet biter, insan özgürlüğünü yitirir.

Özgürlüğünü yitirir çünkü biricikliğini yitirir; kendine özgü olan’ı kaybetmiştir, kendine özgü alan’ıysa işgal edilmiştir.

Mahremiyetin bitmesi, samimiyetin hayatımızdan çekilip gitmesi ve bizi ruhsuzluğa mahkûm etmesiyle sonuçlanacaktır.

Mahremiyet, iç ve dış, kendi ve kendi olmayan (ben ve öteki değil!) ayırımı üzerinden yükselir.

İnsanın özgürlüğünün, biricikliğinin sigortasıdır mahremiyet.

FEMİNİZM, KADIN DÜŞMANIDIR!

Feminizm, kadın düşmanıdır. İnsan düşmanıdır. Toplum düşmanıdır.

Feminizm kadın düşmanıdır. Çünkü kadını düşünmez; kadını güç ilişkilerinin nesnesi ve kölesi yapar.

Kadını, eril güç ilişkileri üzerinden tanımlar; kadını, erkeğe göre konumlar; kadının özgünlüğü, kendine özgülüğü, yaratılıştan sahip olduğu kadınsı özelilikleri yok sayılır.

Kadının, bedeninin kendi mülkü olduğu fikri, modern hurafedir, erkek-kadın ilişkilerinin ontolojik şiddet üzerinden kurulmasına zemin hazırlar bu.

Kadının bedeninin kendi mülkü olduğunu iddia etmesi, bedenine istediği gibi tasarrufta bulunma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmesi, Tanrı’ya meydan okumasıdır.

Son kertede kendi putunu kendi yapan ve tapan çağdaş paganizm biçimiyle karşı karşıyayız.

Bütün bu fikirlerin felsefî temelini oluşturan Aydınlanma düşüncesinin “modern paganizmin yükselişi” olarak tanımlanması oldukça anlamlıdır (şaşmaz aydınlanmacı Peter Gay tarafından hem de!).

Feminizm, modern paganizmin ifadesi Aydınlanma düşüncesinin çocuğudur.

Özelde feminizmde, genelde cinsellikte üç dalgadan sözediyoruz.

Birinci dalga, kadının çiğnenen onurunu gündeme taşıdı.

Bu konuda Batı toplumlarında kadının önemli ekonomik ve siyasî haklar elde etmesini sağladı.

İkinci dalga, 1960’ların cinsel devrim dalgasıdır. İki dünya savaşının sürüklediği yıkımdan kaçış biçimi.

İNSANI HEDONİZMİN KÖLESİ YAPMAK...

Üçüncü dalga, cinsel devrim dalgasının kaçınılmaz sonucudur: Cinsel devrim, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi ayartıcı bir postmodern hurafeye dönüşerek, eşcinsellikle, cinsiyet cinayetiyle sonuçlanmıştır.

Hibrit / melez, üçüncü bir cins inşa edilmeye çalışılıyor zoraki olarak.

Yapay bir cinsiyet inşası bu: İnsanın Yaratıcıya meydan okuma çabası ve tanrılaşma sürecinin karikatürü yani.

Burası tam bir çıkmaz sokaktır: Posthumanizm’in (insan-sonrası’nın) ve transhumanizm’in (insan-ötesi’nin) başlangıç noktasıdır.

İnsan türünü libido / hedonizm (hazcılık) üzerinden tanımlamayan ve insanı tanımamayacak kadar insanlığından uzaklaştıran bir çıkmaz sokak.

İnsanı, hedonizmin kölesi yapmak, insanın düşünme ve duyma melekelerini iptal etme, Mestroviç’in duygu-ötesi toplum olarak tarif ettiği kapana kıstırılma felâketine uç verecektir kaçınılmaz olarak.

Sözün özü: Aile son kaledir. Ailenin en güçlü ve son kalesi ise Türkiye’dir.

John Berger, görme biçimleri üzerine çığır açan metinler yazan cins biridir. 1970’lerde İstanbul’da bir gecekondu evine gidiyor ve enfes bir yazı yazıyor. “Türk Evi: Cennet” başlığını taşıyan ibretlik bir yazı.

Aile, bizim dünyaya verebileceğimiz en temel kurum.

Ama Türkiye’de aileyi çökertecek projeler gırla her tarafta...

Televizyonlarda neredeyse bütün diziler aileyi kurşuna dizmekten başka bir şey yapmıyor!

Sabah kadın kuşağı programları ailenin köküne kibrit suyu dökmekten, kadını aşağılamaktan başka bir şey yapmıyor!

Sosyal medyanın algı operasyonlarıyla nasıl canavara dönüştüğünü görüyoruz.

Aileyi koruyamazsak insan türünün yok olmasına engel olamayız. O yüzden İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır Türkiye!

Aileyi savunamazsak, insanı savunamayız.

Aileyi kaybedersek, insanı kaybederiz, insan kalamayız.

Çarpılan bilinçlerin kadın şiddetinde dini hesaba çekmeleri
Çarpılan bilinçlerin kadın şiddetinde dini hesaba çekmeleri

Kültürel ve dini varlığımıza büyük bir ideoloji çarpıyor. Dünyaya çarpan gök cisimlerinin üreteceği fiziksel yıkımdan daha beter bir çarpma bu. Bir bilinç çarpması. İki yüzyıldır farklı bilinç çarpmalarına uğradık zaten. Batı modernliğinin dizi dizi bilinç çarpmaları. Batıcılık, sosyalizm, liberalizm, ulusalcılık, kapitalizm… Hepsi de bize eşitlik ve özgürlük vaat etti. Meselelerimizden kurtulmak için her şeyi bu efsun kelimelerle açıklamaya çaalıştık. Hürriyet Kasidesi bunun için yazıldı. Serbestiyet ve Terakki fırkaları bunun için kuruldu. Müsavat ve Hürriyet, en çok da kadınlarla imgelendi. Beyaz entarili, başı açık, elinde meşale, saçlarında taç… Bir Hürriyet Avradı! Meşrutiyetle beraber ilan edilen özgürlük ve eşitliğin cinsiyet sembolü. Modernitenin bilincimize ektiği hürriyet tohumları bunlar. İki yüzyıldır peşinde mecnunlar gibi dolaştığımız modern Leylamız!

Video: Çarpılan bilinçlerin kadın şiddetinde dini hesaba çekmeleri


Heyhat! Çarpılan bilinçlerimizle biz dünyamıza yabancılaştık. Bütün kültürel varlığımız bize başkalaştı, ötekileşti. Eşitlik diyoruz artık. Onu da sınıf, güvenlik, sağlık eğitim alanında aramıyoruz. Tamamen cinsiyete indirgedik. Dünya eşitsizliğin fukaralığından yanıp dururken, burjuva güvenlik tekeliyle insanların birbirini boğazlamasını seyrederken ve silahlarından kazandığı paralarla kahkaha atarken bütün insanlar cinsiyette eşitliği arıyor. Modernitenin son ideolojisi, son bilinç çarpması. Feminizmden bahsediyorum. Cin çarpmasından daha beter durumdayız. Şimdi bu bilinç çarpması etrafında her şey seferber ediliyor. Marx’ın ideoloji için kullandığı “çarpıtılmış bilinç” feminizme ne kadar uyuyor! Feminizmle çarpılmış bilinçler kadın ve erkeği, aile ve namusu yorumluyor.

Feminizme çarpılmış bilinçler, Kur’an-ı Kerim’e baktıklarında eşitsizliklerle karşılaşıyorlar. Homofobik ilkeler görüyorlar. “Allah’ın emaneti” ile dalga geçiyorlar. Çünkü modernitenin feminizmiyle çarpılmış bilinçler, “eğri kalpli” bilinçlerdir. Gördükleri de “eğrilerdir”. Baktıkları şeyi bilinçlerindeki eğrilerle görüyorlar. Görüleri feminist, ideolojik ve cinsiyetçi. Bu görünün üzerine düştüğü Kur’an ona kendisini doğru yansıtmaz. Şeytanın bilinci, şeytanın gör dediğini görür. Feminist ideolojinin bilinci de onun gör dediğini görür.

Bu çarpık bilinç, Kur’an’ın bütünlüğünden bakmaz. Eşitlik ve özgürlük efsaneleriyle bakar. Cinsiyete indirgenmiş özgürlük ve eşitlik efsanesi tabii ki. İslam’a ve bu coğrafya kültürüne yabancılaşan bu bilinç, kopuştur. Namus, avrat, hatun, emanet, kavvamune gibi kavramların otantik anlamlarından kopuştur. O nedenle bunun yerine modern Avrupa kültürü ve feminist ideolojiden ödünç aldığı kalıplara bağlanır. Bu bağlanma, kibirli modern olma hissiyatıyla ona bir ayrıcalık verir. Bu bağlanmanın getirdiği sadakatte avrat, namus, hatun, emanet, birbirinin velisi olma ifadeleri hiçbir anlam taşımaz. Tam tersine “hürriyet avrat” imgesine karşıt gelir. Hürriyet avratın önünde engel görülür. Bu engeli kaldırmak için ona karşı savaş açılır. Evet! Biz bir kültürel taarruz altındayız. Habituslarımıza saldırıyorlar. Bizi kültürsüz, medeniyetsiz, tarihsiz varlıklara dönüştürmek istiyorlar.

Kimse kusura bakmasın! İslam tarlasında feminist ve toplumsal cinsiyet ideolojisini ekemezsiniz. Bu tohumların taşıyıcısı olmuşsanız, çarpılmış bilinçlerinizle başka tarla arayınız kendinize. O zehirli tohumlardan ne İslam çıkar ne de Müslümanlık. Batı modernliğinin feminizmi ile çarpılmış zihinleriniz tahrifata uğramış. Tahrifata uğramış zihinlerinizle İslam’ı da tahrif edemezsiniz. Tahrif ettiğiniz kendi benliğiniz sadece. Kadınlar biz erkeklere Allah’ın emanetidir, erkekler kadınlar üzerinde kavvamunedir, erkekler ve kadınlar birbirlerinin velisidir…Biz modernitenin “özgürlük ve eşitlik ötesinde” kadına bakarız. Oradan baktığımızda da kadınla ilişkilerimizi egemenlik ilişkileriyle okumayız. Adaletle, dostlukla, sahip çıkmakla, merhamet ve muhabbetle, dayanışma ile yorumlarız.

Bizim için kadın annedir, avrattır, kızımızdır, ablamızdır, bacımızdır. Sosyal dünyayı “ben ve öteki” diye parçalamadan yaşarız. Helalim, haramım, “kevaniyamın”, namusum, velim deriz. Farklılıkları ve denklikleri ile beraber oluruz. Birbirine velilik yapan insanlar, bir birine şiddet uygular mı? Allah’ın emanet ettiği bir varlığa insan şiddetini yansıtır mı? Emanet korunandır, saklanandır, sahip çıkılandı (olunan değil!), değerlidir. Kavvamune olan kişi emanetine göz kulak olur. Magandalık ve sarsıntılardan gelen anominin kurbanlarına dönüşmemeye dikkat eder. Toplumun yaşadığı büyük sarsılmalardan doğan magandalık, statü kaybı, değer kaybı hissi, başarısızlık, hiçlik gibi anomik sosyolojinin ürettiği bir şiddet patolojisi var. Kadına yönelen bu patolojik şiddetin hesabını dinden ve bütün bir kültürümüzden sormak kimsenin haddi değil! Emine Bulut’a kusan şiddet erkeklik değil, magandalık ve varlıksal anlam yitimine uğramış insan türünün barbarlığıdır. Erkekte açığa çıkan barbarlık…

Aile: Son kale
Aile: Son kale

Aileyi savunuyorum.

Ailenin olmadığı, yok olduğu bir dünyanın varolamayacağını, yok olacağını, yok olmaya mahkûm olacağını görüyorum.

Ailenin insanın insanlığının, insan kalmasının yegâne kökü, temeli, son kalesi olduğunu düşünüyorum.

Video: Aile: Son kale

AİLE, HER ŞEYİN TEMELİ

Aile ne, peki?

Aile, kök demek benim için.

Her şeyin kökü olarak görüyorum aileyi.

Her şeyin temeli.

İnsanın insanı ve hayatı tanımasının, zaaflarını öğrenmesinin ve aşmasının, zorluklara göğüs gerebilmesinin zemini.

İyinin ve kötünün, iyiliğin ve kötülüğün idrak edilebilme yeri.

İyi aile, iyi insan tohumları eker.

Kötü aile, insanı ıskalar, insanı keşfedemez, insanlığından eder.

İnsan, hakikat demektir bir açıdan bakıldığında.

Aile, insanın yeşerdiği, hakikati sulayan bahçe.

Çünkü insan, Allah’ın (cc) bütün isimlerinin ve sıfatlarının mazhargâhıdır.

İnsan, hakikatin hem kendisi ve ifadesi hem de temsilcisi ve ifade edicisi.

Hem zarfı hem de mazrufu hakikatin.

Hem dışı hem içi.

Hem kabuğu hem özü, çekirdeği.

Hem özü hem de sözü.

İnsan eşref-i mahlûkattır. Bütün insanlık.

Bu yüzden hilafetle mükellef kılınmıştır.

Hilâfet, rububiyet ve ubudiyet diyalektiği ile işleyen, yeşeren kulluk bilincidir. Emanet bilinci demektir kulluk bilinci.

Kopmaz bir bağ’la bağlıdır Yaratıcısına.

Ünsiyet ortak vasfıdır ailenin de, insanın da, insanın Yaratıcılısıyla ve tabiatla irtibatının da.

ÖZGÜRLÜĞÜN SİGORTASI: MAHREMİYET

Mahremiyetin olmadığı yerde, ünsiyet biter, insan özgürlüğünü yitirir.

Özgürlüğünü yitirir çünkü biricikliğini yitirir; kendine özgü olan’ı kaybetmiştir, kendine özgü alan’ıysa işgal edilmiştir.

Mahremiyetin bitmesi, samimiyetin hayatımızdan çekilip gitmesi ve bizi ruhsuzluğa mahkûm etmesiyle sonuçlanacaktır.

Mahremiyet, iç ve dış, kendi ve kendi olmayan (ben ve öteki değil!) ayırımı üzerinden yükselir.

İnsanın özgürlüğünün, biricikliğinin sigortasıdır mahremiyet.

FEMİNİZM, KADIN DÜŞMANIDIR!

Feminizm, kadın düşmanıdır. İnsan düşmanıdır. Toplum düşmanıdır.

Feminizm kadın düşmanıdır. Çünkü kadını düşünmez; kadını güç ilişkilerinin nesnesi ve kölesi yapar.

Kadını, eril güç ilişkileri üzerinden tanımlar; kadını, erkeğe göre konumlar; kadının özgünlüğü, kendine özgülüğü, yaratılıştan sahip olduğu kadınsı özelilikleri yok sayılır.

Kadının, bedeninin kendi mülkü olduğu fikri, modern hurafedir, erkek-kadın ilişkilerinin ontolojik şiddet üzerinden kurulmasına zemin hazırlar bu.

Kadının bedeninin kendi mülkü olduğunu iddia etmesi, bedenine istediği gibi tasarrufta bulunma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmesi, Tanrı’ya meydan okumasıdır.

Son kertede kendi putunu kendi yapan ve tapan çağdaş paganizm biçimiyle karşı karşıyayız.

Bütün bu fikirlerin felsefî temelini oluşturan Aydınlanma düşüncesinin “modern paganizmin yükselişi” olarak tanımlanması oldukça anlamlıdır (şaşmaz aydınlanmacı Peter Gay tarafından hem de!).

Feminizm, modern paganizmin ifadesi Aydınlanma düşüncesinin çocuğudur.

Özelde feminizmde, genelde cinsellikte üç dalgadan sözediyoruz.

Birinci dalga, kadının çiğnenen onurunu gündeme taşıdı.

Bu konuda Batı toplumlarında kadının önemli ekonomik ve siyasî haklar elde etmesini sağladı.

İkinci dalga, 1960’ların cinsel devrim dalgasıdır. İki dünya savaşının sürüklediği yıkımdan kaçış biçimi.

İNSANI HEDONİZMİN KÖLESİ YAPMAK...

Üçüncü dalga, cinsel devrim dalgasının kaçınılmaz sonucudur: Cinsel devrim, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi ayartıcı bir postmodern hurafeye dönüşerek, eşcinsellikle, cinsiyet cinayetiyle sonuçlanmıştır.

Er ve dişi türlerinden oluşan insan hayatında, yapay olarak hibrit / melez, üçüncü bir cins inşa edilmeye çalışılıyor zoraki olarak: Er-dişi!

Yapay bir cinsiyet inşası bu: İnsanın tanrılaşma sürecinin karikatürü yani.

Burası tam bir çıkmaz sokaktır: Posthumanizm’in (insan-sonrası’nın) ve transhumanizm’in (insan-ötesi’nin) başlangıç noktasıdır.

İnsan türünü libido / hedonizm (hazcılık) üzerinden tanımlamayan ve insanı tanımamayacak kadar insanlığından uzaklaştıran bir çıkmaz sokak.

İnsanı, hedonizmin kölesi yapmak, insanın düşünme ve duyma melekelerini iptal etme, Mestroviç’in duygu-ötesi toplum olarak tarif ettiği kapana kıstırılma felâketine uç verecektir kaçınılmaz olarak.

Sözün özü: Aile son kaledir. Ailenin en güçlü son kalesi ise Türkiye’dir.

Türkiye’de aileyi çökertecek projeler gırla her tarafta...

Televizyonlarda neredeyse bütün diziler aileyi kurşuna dizmekten başka bir şey yapmıyor!

Sabah kadın kuşağı programları ailenin köküne kibrit suyu dökmekten, kadını aşağılamaktan başka bir şey yapmıyor!

Sosyal medyanın algı operasyonlarıyla nasıl canavara dönüştüğünü görüyoruz.

Aileyi koruyamazsak insan türünün yok olmasına engel olamayız.

Aileyi savunamazsak, insanı savunamayız.

Aileyi kaybedersek, insanı kaybederiz, insan kalamayız.

Dünyaya libidodan bakma sapkınlığı: Cinsiyet eşitliği ideolojisi
Dünyaya libidodan bakma sapkınlığı: Cinsiyet eşitliği ideolojisi

Her şey ölüyor. Karpuz ölüyor, salatalık ölüyor, sevgi ölüyor, dayanışma ölüyor. Modernliğin kar ve haz düzeninin ürünü bunlar. Kar elde ettiğimiz, kazanç sağladığımız ve kendisinden zevk aldığımız varlığa dönüşüyor her şey. Varlığın organik yapısı gün geçtikçe sentetik plastiğe dönüşüyor. Karpuz var ama tat yok, beraberlikler ve toplaşmalar var ama muhabbet yok. Her şey ailenin çatlayan organik yapısıyla başlıyor. Çatlayan ailenin doğallığı, samimiyeti, dayanışması, karşı cinsle beraberlikleri, kardeşlik ve ablalığı, ebeveyn ve evlatlığı.

Video: Dünyaya libidodan bakma sapkınlığı: Cinsiyet eşitliği ideolojisi


Ailenin parçalanması göç ve modernleşme ile gelen bir fiziksel durum. Ailenin çatlaması bir tinsel dağılma. Yani aileyi aile yapan ruhun çekilmesi. Ruhu çekilen aile geriye sadece atık olarak kalır. Ondan dolayı da sıkıcıdır. Kimse orada yaşamak istemez. Otel gibi kullanılır. Ailenin ruhunda oluşan çatlaklar, artık normal görüldüğü gibi teşvik ediliyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği taarruzu budur. Avrupa modernliğinden aile yapımıza gelen bir taarruz. Oldukça masum gerekçelere ve maskelere sahip. Kadın şiddetini engellemek ve kadın haklarını korumak. Oysa maskeyi yüzünden çekip aldığımızda yedi başlı ejderha çıkıyor karşımıza.

Cinsiyet eşitliği ideolojisi, kadının kadınla yaşamasını, erkeğin erkekle yaşamasını aile diye tanımlıyor. Bütün itirazları de engellemek peşinde. Bunun için arsızdır. Saldırıya dur diyen ve itiraz edenleri hemen insan korkusu(homofobik) ile damgalıyor. Eşitliğe karşı çıkmakla suçluyor. Ne mucize bir kelime eşitlik! Oysa en büyük yalan! Yalan masal. Muktedirlere, batılı modernlere hizmet eden bir yalan masal. Nerede sınıf eşitliği? Nerede insanların eşitliği? Nerede eğitim eşitliği? Nerede güvenlik eşitliği? Nerede sağlık eşitliği? Zenginler ve kudret sahipleri daha fazla sağlık ve güvenlikten yararlanırlar. Zengin ve kudret sahipleri daha fazla eğitim ve mülkten yararlanırlar. Cinsiyet eşitliği de bulunmuş son yalan. Yalan masalın eşitliğinde son kavşak. Biyolojisi, genetiği ve fıtratı farklı olan insanlar nasıl eşit olur? Bütün doğada iki cinsiyet var, aynı şey insan için de geçerli. Çünkü doğanın doğası ile insanın doğası özünde bir. Allah’ın ayetlerinin farklı iki veçhesi.

Batı bütün ilahi doğal özden kopmuş. Dinlerini de kendilerine benzetiyorlar. Büyük bir tanrılaşma cüretkarlığı. Gay ve lezbiyen kiliseler kuruyorlar. Tanrılarını kendilerine hizmetkar yapan utanmazlar... Şimdi bu afet bize de sıçrıyor. Müslümanlıkla gayliği, lezbiyenliği ve ailesizliği yan yana görmek istiyorlar. Ey cahiller sürüsü! Avrupa iki yüzyıl önce tanrısını öldürdü ve sonra yerine kendisini koydu. Her gün de kaybettiği hakikat yerine yeni tanrılar icat ediyor. Şimdi de dünyaya libidodan bakmayı hakikat sanıyor. Bu sapkınlıklarla bu coğrafyayı ateşe veremezsiniz. Şükürler olsun ki hakikatimiz bütün parlaklığıyla semalarda ışıldıyor. Ondan şüphe edenler ve Tanrı öldü diye çığlık atanlar sadece taklitçi maymunlar. Ne Allah bizi bıraktı ne de biz Allah’ı bıraktık. Hakikatimiz bütün masumiyeti ile bayrak gibi dalgalanıyor. Sapkın ve ruhaniyetten yoksun arzuların peşine düştükleri hazlara tapıyorlar şimdi. Bu hazlardan putlar icat ediyorlar. Libidolarına tapan bir güruh haline geliyorlar. Lut kavminin sapkınlığının-post modern versiyonu bu. Tanıdık olduğumuz bir sapma. Hakikat kitabımızda geçen bir insanlık sapma trajedisi. Sapma trajedisi şimdi post-modern zamanlarda sahneleniyor.

Ne kapitalizmin kudreti, ne modernliğin kudreti, ne de libodu kudretiyle hakikatimizi yıkabilirsiniz. Yıkmayacağınızı bildiğiniz için reddetmek yerine tahrife başvuruyorsunuz. Arzularınızla gelen körleşmeyle hakikate bakınca size şeytan görünüyor. Tanrılaştırdığınız nefsinizle İslam’a bakınca Allah’ın sesini duymak yerine içinizdeki şeytanın sesiyle yanılsama yaşıyorsunuz. Büyük bir tahrifat! Tarihte yaşadığımız Karmatiler ve batıniler tahrifatından daha da tehlikeli. Buna karşı mücadele edeceğiz. Kültürel cihadımız bu. Milletimizin mahremiyetini, ailesini, cinsiyetini ve nesillerini bozmaya gücünüz yetmeyecek. Allah’ı ne antropolojik bilinç, ne psikanaliz, ne toplumsal cinsiyet, ne de feminizmin önünde hesaba çekeceğiz. Ona teslim olacağız ve onun temiz vahyi ile yola devam edeceğiz.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.