Ayasofya-i Kebir Camii'ni 3,5 milyonun üzerinde kişi ziyaret etti
Hayat
Ayasofya-i Kebir Camii'ni 3,5 milyonun üzerinde kişi ziyaret etti
Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi İmamı Ferruh Muştuer, Ayasofya-i Kebir Camisi'nin yeniden ibadete açıldığından beri vatandaşların yoğun ilgisi olduğunu ve şimdiye kadar 3,5 milyondan fazla insanın camiyi ziyaret ettiğini söyledi. Muştuer, "Cuma, cumartesi, pazar günleri ziyaretçi sayısı 30 binleri geçiyor. Cami açıldığı andaki atmosfer ne ise bu durum katlanarak ve çoğalarak bugün de devam ediyor" dedi.
AA
Alevler içinde kalan mezarlıkta şehit kabri ve Türk bayrağı yanmadı
Gündem
Alevler içinde kalan mezarlıkta şehit kabri ve Türk bayrağı yanmadı
Mersin'in Silifke ilçesinde dün çıkan orman yangınında hasar oluşan mezarlıkta, Tunceli'de 2018 yılında şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Ferruh Dikmen'in kabri ve ve başucundaki Türk bayrağı sapasağlam kaldı.
Yeni Şafak
Ayasofya Camii imamlarından Ferruh Muştuer kimdir?
Hayat
Ayasofya Camii imamlarından Ferruh Muştuer kimdir?
Danıştay kararı ile camiye çevirilen Ayasofya'nın imamları belli oldu. Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, Ayasofya Camii'ne Prof. Dr. Mehmet Boynukalın, Ferruh Muştuer ve Bünyamin Topçuoğlu'nun imam olarak atandığını belirtti. Peki, daha önce de Ayasofya'da Fetih Suresi de okuyan Ferruh Muştuer kimdir? 2015 yılında Dünya Kuran-ı Kerim okuma yarışmasında birincilik elde eden Ayasofya Camii imamlarından Ferruh Muştuer'e dair detaylar haberimizde.
Yeni Şafak
Ayasofya'nın ilk imamı Ferruh Muştuer'in sesinden 'Ayasofya'da Fetih Suresi'
Hayat
Ayasofya'nın ilk imamı Ferruh Muştuer'in sesinden 'Ayasofya'da Fetih Suresi'
Türkiye'nin merakla beklediği 'Ayasofya'nın ilk imamı kim' olacak sorusu cevap buldu. Alınan bilgilere göre imamlardan biri Ferruh Muştuer olacak. Muştuer İstanbul'un Fethi'nin 567. yıl dönümü kutlamaları kapsamında Ayasofya'da Fetih Suresi'nin okumuştu.
Yeni Şafak
İşte ilk atamalar: Ayasofya'ya atanacak 2 imam ile 4 müezzinden ilk ikisinin isimleri belli oldu
Hayat
İşte ilk atamalar: Ayasofya'ya atanacak 2 imam ile 4 müezzinden ilk ikisinin isimleri belli oldu
Ayasofya ibadete açıldıktan sonra gözler atanacak 2 imam ve 4 müezzinin kimler olacağına çevrildi. Alınan bilgilere göre imamlardan biri Ferruh Muştuer olacak.
Yeni Şafak
Füruğ’a söz vermiştim
Hayat
Füruğ’a söz vermiştim
Ünlü şair Füruğ Ferruhzad’ın hayatını konu alan “Yaralarım Aşktandır” oyununda sahneye çıkan Nazan Kesal, şiirlerini okuyup çok etkilendiği şaire yıllar önce verdiği bir sözü tutarak bugün sahneye çıktığını dile getirdi.
Yeni Şafak
Sahaflar Çarşısı’nda büyük buluşma
Sahaflar Çarşısı’nda büyük buluşma

Ferruh Bozbeyli 1950-1952 yıllarında İstanbul’a ilk defa gelince, kendisini bir anda Babıali’de, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde ve Sahaflar Çarşısı’nda buluyor. Yeni çıkan kitapları takip ediyor ama imkânı olmadığı için her beğendiği eseri satın alamıyor, fakat kütüphanede okumayı da ihmal etmiyor.

İstanbul Üniversitesi’nden çıkar çıkmaz iki adım ötedeki Sahaflar Çarşısı’na gidiyor. Bir bakıma, bu kitap hazinesinin müdavimlerinden biri haline geliyor. Orada kültür adamlarını, kitap dostlarını tanıyor, onlarla zaman zaman çay içip sohbet ediyor. Mesela meşhur İbnülemin Mahmud Kemal Bey’le burada karşılaşıyor. Bir keresinde İbnülemin kendisini evine davet ediyor. Daha sonra, üstadın Mercan’daki konağında yapılan sohbetlerin ve fasılların müdavimi haline geliyor.

Sahaflar Çarşısı’ndan çıkar çıkmaz Kapalı Çarşı’yı takiben Babıali’nin yolunu tutuyor. Burada kitapçıları bir güzel dolaşıyor. Alamasa bile vitrinlerde seyretmenin zevkini yaşıyor. Evet efendim, bu öyle bir zevktir ki ancak tadanlar bilir. Bu zevki yıllardan beri bendeniz de tattığım, bugün bile tatmaya devam ettiğim için kendimi bahtiyar insanlar kafilesine dahil etmekte beis görmüyorum. Sadede gelecek olursak, Bozbeyli, Babıali gezmeleri sırasında bir gün o devrin meşhur kültür adamlarından ve yayıncılarından Tahsin Demiray’la tanışıyor.

Yine böyle bir gün Babıali’de kitapçı dükkânlarının arasında gezerken bir adam kolundan tutup durduruyor. “Genç adam, seni bu sokaklarda çok görüyorum. Buralarda çok dolaşıyorsun ama hiç kitap aldığına şahit olmadım” diyor. Bozbeyli, “Alacağım ama şimdi talebeyim” sadece bakmakla yetiniyorum cevabını veriyor.

Bu adam, Gayret Kitabevi’nin sahibi meşhur Garbis Efendi’dir. Garbis Efendi, delikanlıyı içeriye davet ediyor. Bozbeyli kitaplara bakarken Garbis Efendi kesilmemiş kitapları, yani sayfaları açılmamış eserleri gösteriyor. O yıllarda bu kitaplar alanlar tarafından sonradan cızır cızır kesiliyordu. Garbis Efendi ikazda bulunup, “Onlardan alma, açılmış diye müşteriye satamam, ötekilerden al” diyor ve kitap okumasına izin veriyor. Bu ünlü gayr-i müslim kitapçı bir yandan da yeni tanıştığı delikanlıyı izliyor.

Nereden aklına geldiyse “Sen dindar bir adam mısın?” sorusunu yöneltiyor. Bozbeyli de “Evet, dindar bir adamım” karşılığını verince Garbis Efendi, kendinden hiç beklenmeyen şu ilgi çekici sözleri söylüyor: “Türk yazarlarının kitaplarını hep okudum. Bunların hepsinde din adamları aşağılanıyor. Kötü rollerde tasvir ediliyor. Tabii, bu kitapları okuyan gençler de din hakkında kötü şeyler düşünüyorlar. Oysa bir Fransız romanı böyle değildir. Bir Rus romanı, bir İngiliz romanı böyle değildir. O romanlarda din adamları yüceltilir. Din adamları kusurlu gösterilmez. Ben sana şimdi bir kitap vereceğim” dedikten sonra Bozbeyli’ye “Sâmiha Ayverdi diye birisini tanıyor musun?” diye soruyor. Bozbeyli, “Hayır, adını hiç duymadım” deyince Garbis Efendi “İşte sana vereceğim kitap onun eseri. Okuyunca göreceksin, orada din adamları layık oldukları seviyede gösteriliyor. Ben bir Hıristiyanım. Ama kötülükler o kadar yaygın hale geliyor ki, inanan insanlar dirsek temasını kaybetmemelidir” diyor.

Babıali’de o zamanlar kitabevi sahibi Türklerin sayısı çok azdı. Kitapçılar daha çok Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlardı. Garbis Efendi’nin Bozbeyli’ye verdiği kitabın adı “Mesih Paşa İmamı”dır. Bozbeyli, bu kitabı bir gecede okuyor ve ertesi gün getirip teslim ediyor. Garbis Efendi, “Göz mü gezdirdin, yoksa ciddi ciddi okudun mu?” diye sorunca “Evet, dikkatli dikkatli okudum” cevabını veriyor. Garbis Efendi, anlatmasını isteyince de bir güzel anlatıyor. Bozbeyli’nin anlatışından çok hoşlanan Garbis Efendi, “Yahu genç adam, sevgimi belirtmek için seni öpmek istiyorum” diyor ve sarılıp alnından öpüyor. Bozbeyli, daha sonra, “Son Menzil” “Yolcu Nereye Gidiyorsun?” isimli kitapları dahil, Ayverdi’nin bütün eserlerini hatmediyor.

Konu burada bitmiyor. Garbis Efendi, Sâmiha Ayverdi’yi tanımak ister misin?” diye sorup da “Evet” cevabını alınca götürme sözü veriyor. Hemen Sâmiha Hanım’dan randevu alıyor. O zamanlar Atikali’de oturan Sâmiha Ayverdi’nin evine birlikte gidiyorlar. Ev sahibesi bunları güzel bir salona alıyor. Salondaki eşyalar hem en güzel şekilde tanzim edilmiştir hem de duvarlarda çok güzel eski yazılı levhalar vardır. Garbis Efendi, eski yazılı vbir levhayı göstererek, Bozbeyli’ye “Oku bakalım ne yazıyor?” diyor. O sırada Samiha Hanım daha içeriye girmemiştir. Bozbeyli eski yazı bilmediğini söylüyor. Bunun üzerine Garbis Efendi “Eski yazıyı öğrenmek yasak mı?” diye sorunca Bozbeyli “Hayır, yasak değil” cevabını veriyor. Garbis Efendi, “Peki niye öğrenmedin?” sorusunu yöneltince, Bozbeyli – tabii ki – cevap veremiyor. İlginç olan şu ki, Arap harfleriyle yazılı levhayı bu meşhur gayr-i müslim vatandaşımız okuyor. Beyit şudur:

Bulamaz neşv ü nemâ düşmeyecek hâke nebât

Mütevazı olanı Rahmet-i Râhman büyütür

Tam bu sırada Sâmiha Hanımefendi de içeri giriyor. Garbis Efendi, Bozbeyli’yi takdim ederken, “Hanım Efendi, size İstikbalde Cumhurbaşkanı olarak selamlayacağınız bir genç getirdim” diyor. (Ferruh Bozbeyli Cumhurbaşkanı olamadı ama Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na kadar yükseldi.) Sâmiha Ayverdi de “Ne güzel, ne güzel. İnşaallah. Allah nasip etsin” diye mukabelede bulunuyor.

Sâmiha Ayverdi, “Madem Garbis Efendi hakkınızda böyle söylüyor, pekiyi, siz mimariden anlar mısınız?” sorusunu yöneltince Bozbeyli, güzel sanatlardan mûsıkinin ilgisini çektiğini söylüyor, “Mimariye gelince, ben onu güzel sanatlar listesinde birinci sıraya koyuyorum, ama bu konuda o kadar az bilgim var ki, sadece bazı eserlere hayranlıkla bakıyorum” diyor. Bunun üzerine Sâmiha Hanımefendi, “Öyleyse sizi ağabeyimle tanıştıracağım” diye vaatte bulunuyor ve “büyük mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yanında bir müddet staj gör bakalım” diyor.

EKREM HAKKI AYVERDİ VE SÜLEYMANİYE’NİN SIRLARI

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Ferruh Bozbeyli’ye göre, Ekrem Hakkı Ayverdi, bir çok önemli Osmanlı eserinin rölevesini yapan son derece kıymetli bir insandır. O kadar ki, - Allah göstermesin - bugün Süleymaniye Camii yıkılsa, yeniden bir Süleymaniye daha inşa edilir. Mabedin hangi taşı nerededir, hangi köşede ne vardır? Bu büyük mimarımız hepsinin tesbitini yapmıştır. Böylece bir çok tarihi eserimizi kayda almıştır.

Ferruh Bozbeyli ilk tanıştığı o günlerde Ekrem Hakkı Ayverdi, Süleymaniye Camii’nin rölevesini yapıyordu. Yaparken de Bozbeyli’yi yanında beraber götürüyordu. Götürmekle de kalmıyor, bu ulu mabed hakkında kendisini bilgilendiriyordu. Süleymaniye kubbesinin etrafına da birlikte çıkıyorlar, çatıda dolaşıyorlar. O yuvarlak denilen şey, aşağıdan bakınca dümdüz gözüküyor. Halbuki orada bir, hatta iki insanın yanyana yürüyebileceği bir koridor var. Ve iç kısmında nişler bulunuyor. O çukurluk nişleri sanki bir midyeymiş gibi düşünmek mümkün. Onların içi simsiyah, kömür gibi tozla doludur. Ekrem Hakkı Bey, işte bu islerden mürekkep yapılıyordu diye ilgi çekici bir açıklamada bulunuyor. Öyle ya o zaman bütün âvizeler mumla yanıyordu, bu mumlardan çıkan islerle de oralar bir güzel doluyordu. Onları zaman zaman çıkarıyorlar, temizliyorlar mürekkep için kullanıyorlardı.

Bozbeyli, İstanbul âşığı ve âlimi Ekrem Hakkı Bey’le gezilere de çıkıyordu. Bu geziler daha çok İstanbul türbelerine yönelik oluyor ve Bozbeyli bu tarihi türbeler hakkında hayli bilgi sahibi oluyor, öğrenmenin sevincini yaşıyor.

CESUR MÜSLÜMAN VE OHANNES EFENDİ

Ferruh Bozbeyli merhum hatıralarını anlatırken okuyucularının ilgisini çekmeyi, hatta onları şaşırtan anekdotlar anlatmayı sürdürüyor. Buna göre, tanıştığı ilk günden beri Garbis Efendi’ye ve kitabevine sürekli gidiyor, çayını içiyor, saygılarını sunuyor ve kültür sohbetleri yapıyor. Garbis Efendi, bir gün Bozbeyli’ye “Sen cesur bir Müslüman mısın?” diye ilgi çekici bir soru yöneltiyor. O da “Müslümanın cesuru nasıl olacak, savaşa mı gidecek?” deyince, “Hayır, mesela ben sana İncil’i versem, okumaya korkar mısın?” diyor. Bozbeyli, korkmam, cevabını veriyor ve şöyle devam ediyor: “Siz, bizi yanlış biliyorsunuz. Biz Hazreti İsa’yı da kendi Peygamberimiz gibi biliyoruz ve seviyoruz. Yani onu da Peygamber olarak tanıyoruz. Yalnız İncil’de yazılanlar Hazreti İsa’nın sözü müdür, değil midir, o başka.”

Garbis Efendi, ”Bunlar hazreti İsa’nın sözü müdür, değil midir? Onu ben de tam bilmiyorum. Ama o gün Hıristiyan büyükleri bunu ortaya koymuş. Biz de bunu kabullendik. Ben, sana bir İncil versem okur musun?” deyince Bozbeyli de tek kelimeyle cevap veriyor: “Okurum.” O zamanlar Beyoğlu’nda “Bible House” diye bir yer vardır. Burası bir Kitab-ı Mukaddes Şirketi’dir. İncil’i o zaman 119 dile tercüme etmişler. Çok ucuz fiyata satıyorlar. Onun sahibi mi, tezgahtarı mı, Ohannes isimli bir adam vardır.

Garbis Efendi, Bozbeyli’yi işte bu adama gönderiyor. O da gidip Ohannes Efendi’yle tanışıyor. Ohannes, kendisine bir İncil-i Şerif kitabı veriyor. Bozbeyli bunu okuyor ve okuduğum iyi oldu, diyor. İyi bir insan olan ve şakacı yönü de bulunan Ohannes Efendi, Bozbeyli’yi sınava tabi tutmak istiyor: “Gel bakalım, koca Müslüman! Kur’an-ı Kerim’den sana bir şey soracağım. Bakalım bilebilecek misin?” diye takılıyor.

Yine bir gün Bozbeyli, Ohannes Efendi’ye gidiyor. İçeri girince, bez üstüne kırmızı yazıyla yazılmış “İmansız olan paslı yürek sînede yüktür” mısrasını görüyor. Ohannes Efendi yazıyı göstererek “oku bakalım, koca Müslüman!” diyor. Bozbeyli okuyor, ne güzel bir söz, peki ama bunu kim söylemiş diye sormaktan da kendini alamıyor. Ohannes Efendi, “Koca Müslüman, bunu Mehmet Akif söylemiş” diyor. Kendi ifadesine göre Bozbeyli fena halde mahcup oluyor. Ohannes Efendi de durumu anlamış olmalı ki, “Yahu üzülme. Benim de bilmediğim pek çok şey var. Boş ver, üzme kendini” diye teselli ediyor. Bozbeyli, “Şimdi gidip hemen bir Safahat alacağım. Bu mısranın, bu beyitin tamamı neredeyse hepsini bulacağım” deyip Ohannes Efendi’nin yanından ayrılıyor. Kitabı alıyor ve buluyor. Beyit şöyledir:

İmandır o cevherdir ki İlahi ne büyüktür

İmansız olan paslı yürek sinede yüktür

Not: Geçen haftaki yazımızda Mareşal Fevzi Çakmak’ın ölüm tarihi sehven 17 Nisan 1950 olarak gösterilmiş. Bu yazıyı düzelten, tabib-i hâzık Doktor Turgut Betin Bey’e teşekkür ediyor, okuyuculardan özür diliyorum.

Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1
Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1

Kısa bir süre önce doksan iki yaşında fani hayata gözlerini yuman ve Ankara’daki devlet mezarlığına defnedilen Ahmet Ferruh Bozbeyli, bilindiği gibi, siyaset dünyamızın son derece renkli isimlerinden biriydi. Merhum, Adalet Partisi milletvekili olarak görev yaptı. Daha sonra bu partiden ayrılan arkadaşlarıyla Demokratik Parti’yi kurdu. Yassıada’da merhum Menderes ve arkadaşlarını savunan avukatlardan biri oldu.

Video: Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1

İşte bu Yassıada mahkemeleri ona Adalet Partisi’nin, dolayısıyla aktif siyaset içinde rol almanın yolunu açtı. Hem parti başkanlığı hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevinde bulundu. Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk gibi cumhurbaşkanlarıyla teşrik-i mesai etti. 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerine şahitlik etti. Kısacası, yoğun bir siyasi hayatın tam merkezinde uzun yıllar görev yaptı.

Bazı ünlü devlet adamları gibi Ferruh Bozbeyli’nin de hatıraları yayımlandı. Hatıralarının büyük bölümünü siyaset ve siyaset adamları teşkil etmekle beraber azımsanmayacak bir kısmı da kültür dünyamızı yakından ilgilendiriyor. Bu kısım benim de alakamı çektiği için bazı anekdotları siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Öyleyse hemen başlayalım.

Ferruh Bozbeyli ilk gençlik yıllarında Fatih Camii’nin etrafındaki meşhur Sahn-ı Seman Medreselerinden birinde kalıyor. Sekiz medreseden meydana gelen bu tarihi yapı o yıllarda harap ve perişan bir haldedir. Anadolu’dan okumak için İstanbul’a gelen fakir öğrenciler Kızılay’a müracaat ediyorlar, Kızılay da sadece öğlen yemeği vermeyi taahhüt ediyor. Bozbeyli’nin burada kaldığı sırada öğrenci sayısı yüz elli civarındadır. Bozbeyli, 1950’den 1956’ya kadar burada altı yıl yurt hayatı yaşıyor. Bu sırada yönetim kurulu üyeliği ve başkanlık da yapıyor. Cemiyetlerinin adı da “Fatih Medresesi Talebe Cemiyeti” idi. O sırada yakın tarihimizin önemli olaylarından biri meydana geliyor; Mareşal Fevzi Çakmak, 1950 yılının 17 Nisanında vefat ediyor. İstanbul Üniversitesi’nin talebeleri büyük bir miting tertipliyorlar. Bozbeyli de bu mitinge katılıyor ama izin alınmadan yapıldığı için yakalanıyor. Bu muhteşem mitingin hazırlanmasının sebebi, Fevzi Çakmak gibi Türk milletinin çok sevdiği bir zatın cenazesine gerekli saygının gösterilmemesi, radyonun müzik yayınını kesmemesiydi.

Fevzi Çakmak Paşa’nın evi Nişantaşı’ndaydı. Bozbeyli’nin de içinde bulunduğu heyecanlı kalabalık Mareşal’in Nişantaşı’ndaki evinin önüne kadar gidiyor. O sırada balkona bir hanım çıkıyor. Bu, Fevzi Paşa’nın eşi Fıtnat Hanım’dır. Eliyle kalabalığı işaret ederek, “Kalk da gör, kalk da gör!” diyor. Orada bulunan herkes ağlıyor, tabii ki Bozbeyli de gözyaşı döküyor. Fıtnat Hanım, hakiki Türk annesine yakışan bir tavırla şunları söylüyor. “Gençler çok memnun oldum. Çok teşekkür ederim. Mademki buraya kadar zahmet edip geldiniz, öyleyse sizden şunu rica ediyorum. Lütfen hiçbir tarafa zarar vermeden dağılın ve evlerinize gidin. Bu, bizi çok memnun edecektir.” Hanımefendinin bu kısa konuşmasından sonra kalabalığın üstüne adeta bir sessizlik çöküyor. Halbuki istese tahrik edici sözler söyleyebilirdi.

Ferruh Bozbeyli, Mareşal Fevzi Çakmak merhumun cenazesindeki manzarayı şöyle dile getiriyor: “Ben, Çakmak’ın cenazesindeki kadar büyük bir kalabalık görmedim. Tabutu Beyazıt’tan, Fatih Fevzi Paşa Caddesi’ne oradan da Eyüp Sultan’a taşındı. Kalabalık yürüyemiyor, adeta duruyordu. Tabut eller üstünde kayıyordu. Eli değen itiyordu. İte ite cenaze Eyüp Sultan’a kadar gitti. Top arabası da getirmişlerdi ama gençler kimsenin top arabasına binmesine müsaade etmedi. Fevzi Çakmak’ın cenazesi eller üstünde Eyüp Sultan’a kadar çok büyük bir kalabalıkla taşındı.”

Merhum Bozbeyli 1950 yılında İstanbul’a ilk defa gelince kendini milliyetçi, maneviyatçı bir grubun içinde buluyor. Bu gençler geleceğin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı Nurettin Topçu ile tanıştırıyorlar. Halbuki o sırada Vefa Lisesi’nde felsefe hocası olarak görev yapan Topçu’nun kim olduğunu bilmiyor. Arkadaşlarından Mustafa Dirlik’in teklifiyle bu ünlü ilim adamını ziyarete gidiyor. Onu ilk dinlediğinde sanki çok susamış da kana kana su içmiş gibi oluyor. Çok acıkmış da doya doya yemek yemiş gibi kendine geliyor. Kısacası Nureddin Topçu Hoca’nın sözlerini büyük dikkatle ve merakla dinliyor ve işte o gün ruh dünyasında dalgalanmalar meydana geliyor. Ölene kadar hocasıyla olan beraberliğini sürdürüyor.

Bozbeyli, arkadaşlarıyla birlikte Nureddin Hoca’nın Gedikpaşa’daki evine de gidiyor ve sohbetlerini büyük bir zevkle ve ilgiyle dinliyor. Cumartesi günleri evinde tertiplenen bu toplantılara merhum Prof. Orhan Okay, İmam – Hatip Liselerinin kurucularından Celal Hoca ( Celal Ökten), Sabri Sözeri, Rahmi Eray gibi isimler de katılıyor. Bunların içinde Rahmi Eray o kadar değerli, o derece kıymetli bir insan ki Nureddin Hoca bile ona “Ağabey” diye hitap ediyor.

Bozbeyli’nin anlattığına göre, Nureddin Topçu, fikirlerinde müsamahasız bir kişiydi ve ısrarcı bir hali vardı. Ayrıca felsefeci olduğu için meseleleri daima filozofik bir noktaya getirerek izah etmeye çalışıyordu. Bozbeyli konuyla ilgili sözlerine şöyle devam ediyor: “Mesela asabi heyecanla, ruhi heyecanın farkını biz ondan öğrendik. Daha önce de düşünmüştük belki ama onu dinleyince farklı oluyordu. Hocanın, bir insanın camide Kur’an okunurken ‘Allah Allah’ diye bağırmasının asabi bir heyecan olduğunu ve bir değer ifade etmediğini ama ruhi ve derinden gelen bir heyecanın önemli olduğunu anlatması bizim için çok şey ifade ediyordu. Sonra doğru düşünme konusunun üzerinde çok duruyordu. Doğru düşünmek bir insana yakışan en güzel şey diyordu. Doğru düşünmenin yolunun doğru fikir malzemelerinden geçtiğini söylüyordu.

O yıllarda İstanbulda Abdülaziz Bekkine diye meşhur bir hoca efendi vardı. Bu zat, Fatih’teki Çivizade Camii’nde imamlık görevinde bulunuyordu. Ayrıca namazlardan sonra, dinleyenlerin gönül dünyalarını şenlendiren sohbetler yapıyordu. Hoca Kırımlı olup Kazan Türklerindendi. Güzel ve etkileyici bir ses tonuna sahipti. Dinleyicileri sözlerinden en küçü bir ayrıntıyı bile kaçırmamak için adeta kulak kesiliyorlardı. Necmeddin Erbakan da hocaya devam ediyordu. Ben, bunu da sonra tanıdım, çünkü o zamana kadar kendisini tanımıyordum.”

Abdülaziz Bekkine Rahmet-i Rahman’a kavuştuktan sonra yerine Mehmet Zahit Kotku Hoca Efendi geldi. Bozbeyli Zahit Kotku Hoca’yla ilgili olarak da şunları söylüyor: “Zahit Kotku o kadar güzel bir adam ki, bakıldığı zaman kırmızı kırmızı yanaklar, güzel yüzlü… Fakat sesi biraz çatlaktı. Hani, bir öksürse de öyle konuşsa diyeceğimiz bir sesi var. Yahut da biz Bekkine hocamızın sesine öyle alışmışız ki, belki de o tesirle böyle oluyor. Cuma namazında Nureddin Topçu Hoca’yla birlikte oturuyoruz. Zahit Kotku Efendi de minberde hutbe okuyor ve biz kendisini ilk defa dinliyoruz. Fakat bu sırada bir terslik oldu. Nasıl da öyle bir şey seçmiş hoca. Muharrem ayında oruç tutarsanız bin oruç sevabı var. Filan gün tutarsanız şu kadar var. 1500, 750. Hoca böyle rakamlı, makamlı bir konuşma yapıyor. Nurettin Topçu kulağıma eğildi. ‘Bu adam bakkal. Her şeyi tartıyor. Kalk gidiyoruz’ dedi. ‘Hocam, dur. Hutbe dinliyoruz’ diyorum ama… Israr etti. ‘Hayır, kalk gidiyoruz’ dedi. Biz de kalkıp başka bir mescide gittik. Hoca, böyle yapmasaydı iyi olurdu ama yapıyordu. Samimi bir dindar olmayı, gösterişe dayalı şeylerden çok uzak durulmasını telkin ediyordu. Rahatsız oluyordu.”

Müsaade ederseniz burada ben de araya girip kanatimi beyan edeyim. Nureddin Topçu merhumun böyle bir tepki gösterip camiyi terketmesi hoş bir hareket değil. Üstelik dini kaynaklarda Zahit Kotku Hoca’nın sözlerini teyit edecek bilgiler de bulunuyor.

Ahmet Ferruh Bozbeyli 1950’li yılların başında Bediüzzaman Said Nursi ile de göz göze geliyor. O zaman Sirkeci’deki Büyük Postahane’nin üstünde bulunan İstanbıl Adliyesi’ne giderken Said Nursi ile karşılaşıyor. Bozbeyli, kaldığı yurtta Nur talebesi diye bilinen iki arkadaşından birine, yahu beni de hocaya götürüp tanıştırsan ne iyi olur diyor ama o zat, tamam götürürüm lakin diğer arkadaşın haberi olmasın, cevabını veriyor. Bu cevap Bozbeyli’nin hiç hoşuna gitmediği için sebebini soruyor, daha sonra da “İkiniz de talebesiniz. Birbiriniz hakkında niye böyle düşünüyorsunuz? Bu zat, sizi birbirinize dost yapamadı mı. Gitmeyeceğim, istemiyorum” diyor. Bilahare bu arkadaşlardan biri, Said-i Nursi merhumun kaleme aldığı “İktisat Risalesi”ni veriyor. Risaleyi okuyan Bozbeyli çok beğeniyor, özellikle şu cümle dikkatini çekiyor: “Her sözünüz doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Ferruh Bozbeyli, sözü üstadın kayıp mezarına getirip büyük bir tepki gösteriyor. Ölüden intikam alınır mı, böyle bir cinayet işlenir mi diye sorup 27 Mayıs askeri darbesini yapanların adaleti (!) işte böyle bir şeydi. Ama gün gelecek, bunların hepsi ortaya çıkacak, diyor. Ben de küçük bir ilavede bulunup şairin şu beytini terennüm ediyorum.

Bir gün doğar elbet şems-i hakikat

Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.