Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Fıkıh, iman ahlak ve hukuk bütünlüğüdür
Fıkıh, iman ahlak ve hukuk bütünlüğüdür
İslam’da iman, ahlak ve hukuk hepsi birden bir bütündür, her birinin zımnında diğeri de vardır. En basit misaliyle ideal bir toplumda kırmızı ışıkta durmak hem ahlakın hem hukukun hem de imanın gereğidir. Çünkü ulü’l-emrin Allah’ın ahkâmına aykırı olmayan kanunlarına riayet etme, aynı zamanda Allah’ın emridir ve her müslüman kötülüğe/münkere karşı koymakla görevlidir. Çoğunluğu bu üç özelliği de kendinde taşıyan bireylerden oluşan bir toplumda mesela kırmızı ışık ihlalleri düz bir mantıkla bugün...
Medeniyetimizin zemini fıkıhtır, çaresizlik fıkıhsızlıktandır
Medeniyetimizin zemini fıkıhtır, çaresizlik fıkıhsızlıktandır
Aklı başında olması gereken insanlardan bile sık sık şöyle sözler duyuyoruz:Fıkıh dertlerimize çare olamıyor, fıkıh hayatı donduruyor. DEAŞ gibi örgütler fıkıhla hayat buluyor. Fıkıh kamu hukuku konusunda bize bir şey söylemiyor vs.Hukukçu olanlar meseleyi modern hukuk ve fıkıh karşılaştırmasına kadar götürüyorlar. Çok yalın bir düşünceyle müslümanların da artık fıkhı değil, aklın ve tecrübenin ürünü olan modern hukuku benimsemesi gerekir demeye getiriyor, hatta açıkça söylüyorlar. Batınî/ezoter...
Tasavvuf yeniden düşünmeye değmez mi?
Tasavvuf yeniden düşünmeye değmez mi?
Müslümanlar olarak dünya çapında ve bu ölçüde bir zillet yaşıyorsak, izzetimizi bu derece kaybetmiş isek, hatta bu izzeti nerede arayacağımızı bile bilemiyorsak, kendi evinde garip, kendi yurdunda parya olarak yaşıyorsak İslam’da değil ama bizim İslam’ı anlamamızda bir problem var demektir. Çünkü biz biliyoruz ki, İslam’ın doğru anlaşılıp düzgün yaşandığı zamanlarda Müslümanlar aziz idiler. Hatta onun tamamının değil, yüzde ellisinden biraz fazlasının yaşandığı zamanlarda bile Allah bu ümmeti ze...
Yanlış ve doğru
Yanlış ve doğru
Ziya Paşa: Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne,Meydâne düşen kurtulamaz seng-i kazâdan.“Eğer mutlu olayım dersen dünyaya gelme,[Çünkü] Dünyaya gelen kaza taşından kurtulamaz”.Demiş hem de doğru demiş.Yazar olmak “meydana düşme”nin bir çeşididir, üstelik başa çarpan taşlar da kasten atılan taşlardır.Aşağıda, zaman zaman piyasaya sürülen hakkımdaki ithamlar, yalan-yanlış beyanlardan yedi tanesi var, bunları yazan şahıs yazısını şu cümle ile sonlandırıyor:“Ben de KHK’larla işini kaybetmiş bir öğret...
İsmail’in kurban edilmek istenmesinin bilgi kuramıyla ne alakası var?
İsmail’in kurban edilmek istenmesinin bilgi kuramıyla ne alakası var?

Hz. İbrahim’in bizim için de çok önemli olduğunu, Kuranıkerim’in ona geniş yer vermesinden ve onun bizim için ‘üsve-i hasene’ olduğunu söylemesinden anlıyoruz. Bu tabir Kuranıkerim’de bir de Resulüllah (sa) için kullanılır ve ‘uyulası, güzel örnek’ anlamına gelir.

Soruyorlar, İbrahim’in oğlu İsmail’i (sa) kurban etmek istemesinin aslı yokmuş. Yani şimdiye kadar bizi hep kandırmışlar, öyle mi?

Soru ile ilgili bize gönderdikleri videolarda gerçekten de sorunlu ifadelerin olduğunu gördük. Bunların üzerinde beraberce düşüneceğiz. Ancak buna cevap verelim derken meselenin daha öncelikli başka bir boyutu karşımıza çıktı, konunun bilginin tabiatı ile yakından alakalı olduğunu fark ettik. Bu sebeple belki ilk bir iki yazımız anlaşılmayı sağlayabilmek için giriş mahiyetinde olacak ve cevabı sonra vereceğiz.

Şöyle başlayalım, herkesin kendine göre bir doğrusunun olması ve herkesin kendi doğrusunun doğru bilinmesini istemesi kaçınılmazdır. Ama doğrunun da delille ispat edilmesi gerekir. Delil bazen akli olur, bazen bilimsel, bazen de dini olur. Gerçekte bu üç alan da hakikate ulaşmanın yollarıdır ve hakikat değişmeyeceğine göre bu yılların kesin doğrularının birbiriyle çelişmesi de düşünülemez. Ne var ki, bunların her birinin ulaştığı kesin sonuçlar sanıldığı kadar fazla değildir. Bir aklın doğru dediğine diğeri yanlış diyebilir. Bilim bugün doğru dediğini yarın yanlışlayabilir. Dinin bizatihi nasları değil de onlardan anlaşılanlar delil kabul edildiğinde herkes farklı şeyler anlamış olabilir. Gerçi bu farklı anlamaya İslam hem imkân verir hem teşvik eder. Bununla beraber dinde mutlak bir izafiyetin olmaması için dinin hiç değişmeyen ana gövdesini sabit tutacak yöntemi de bildirir. Bunun adı bazen icma, bazen cumhur bazen de sevad-ı azam olur ve bu alan genellikle dinin esaslarının, imanın, ibadetin ve akidenin yani usulü’d-dinin alanıdır. Burası aklın ve bilimin alanı olmadığı için bunları akılla ve bilimle anlamaya çalışma yanlış sonuçlar doğurur. Aslında sağlam bilgiye dayalı önyargısız bir akıl da bunun böyle olduğunu kabul eder. Bu alanda aklımızı sadece söyleneni doğru anlamak için kullanabiliriz. Buna da fıkıhçılar ‘içtihadü’l-fehm’ derler. Mesela kabir azabının olup olmadığını ne akılla bulabilirsiniz ne de bilimle. Diğer iki yolun ise böyle bir sabitesi yoktur.

Aklın ve bilimin alanında İslam farklı düşünmeyi teşvik eder. ‘Allah insanları zaten bunun için yarattı’ anlamındaki ayeti kerimenin bir tevili budur. Resulüllah’ın ‘siz dünya işlerinizi iyi bilirsiniz’ buyurması da akıl ve bilim konusunda ümmetin önünü açmak içindir. Ümmetin birkaç yüz yıldır uyuyor olması ayrı bir meseledir.

Bu üç alanın hangisi ile ilgili olursa olsun bilgi sanıldığı gibi asla bütünüyle objektif değildir. Sübjektifliğin hiç giremeyeceği sanılan bilimsel bilgiyi bile çoğu zaman inanışlar, ideolojiler, duygular ve arzular yönlendirir. Mesela Evrim Teorisi bilimsel olmaktan çok ideolojiktir ve ispatı mümkün değildir. İspat dedikleri şey ikna olma ya da ikna etme çabalarından ibarettir.

Kısaca bilgi sanıldığı gibi etrafından etkilenmeyen bir şey değildir. Sevgi, nefret, korku, çıkar gibi bütün duygular ve kişisel arzular bilginin seyrini ve sonucunu etkiler. ‘Ya rab, bana bir facirin ihsanını nasip etme ki, kalbim onu sevmesin’ duası böyle bir gerçeğe işaret eder. ‘Sevgi ve nefret insanı kör ve sağır kılar’ sözü bu gerçeği anlatan bir hikmettir. Birisine kızarsınız, onun söylediklerinin yanlış olduğunu ispata çalışırsınız, seversiniz ve artık onun söylediklerine karşı görüş ve bilgi üretemezsiniz. Bildiklerinizi ve düşündüklerinizi üzerine titrediğiniz bir ideoloji sabit bir inanç haline getirirsiniz ve artık nasları bile onları doğrulayacak şekilde yorumlarsınız. Resulüllah’ın (sa) şu hadisi şerifleri bu açıdan muhteşem bir gerçeği anlatır: ‘Kuranıkerim’i kendi görüşüne göre yorumlayan isabet etse de hatalıdır’. Gazali bu ‘kendi görüşüne göre’yi şöyle açıklar: Kişinin meşruiyet aradığı nefsi arzuları, mezhebi, meşrebi olur da Kuranıkerim’i onlara göre açıklarsa, onu kendi görüşüne göre açıklamış olur. Resulüllah’ın zemmettiği budur der.

O halde inanılsın ki, bizim gibi küçük müfessirlerin bu reklam ve şöhret asrında yaptığımız hataların çoğu bu yüzdendir. İnsandaki varsa, uluhiyet geni onu hep en üste çıkarmak ister. Birileri de bunu tahrik eder. Ama böyledir diye biz hakikati aramaktan da geri duramayız. Görelim bakalım.

Tıp ve fıkıh 2
Tıp ve fıkıh 2

Bir soru üzerine tıp-fıkıh ilişkisini konuşuyorduk. Acizane şöyle bir tespitimi tekraren vermek istiyorum: Hangi bilim olursa olsun, fıkıhtan o bilime gitme yerine, ondan fıkha gitme daha kolaydır. İslam’ın temel hedeflerini/makâsıdını kavramış tarafsız bir tıp bilim adamı tıp fıkhını, fıkıhta mesafe almış bir fıkıhçıdan daha iyi anlar. Bu durum pozitif hukuk için de cari ekonomi için de böyledir. O halde bu işe merak saran tıp öğrencileri, ‘anlamanın esasları’ demek olan usulü fıkhı ana hatlarıyla öğrendikten sonra merama kendileri daha çabuk ulaşabilirler. Çünkü bir şeyin hükmünü belirleme o şeyi çok iyi bilmeye bağlıdır. Fakihlere daha sonra danışır ve istişare ederlerse maksada çift yönlü daha çabuk ulaşırlar. Arap tabipler Kuranıkerim’in dilini bildikleri için bu konuda bizimkilerden tabii olarak daha çok mesafe almışlar. Arapça’da görebildiğim kadarıyla tabiplerin yazdığı pek çok Tıp Fıkhı ansiklopedisi türü kitaplar var. Bunların da bir kısmı tabip ve fıkıhçı beraberliğinde Türkçe’ye çevrilebilir. Ama bir Müslüman için Kuranıkerim’in dilini bilmenin de zor olmadığını düşünüyorum.

Bu münasebetle şu tespitimi de bir kez daha vereyim: İslam tedaviye o kadar önem veriyor ki, ‘haramda şifa yoktur’ denmesine rağmen sağlık acil hale geldiğinde adeta bütün haramlar durduruluyor. Bunun bir anlamı da şudur: Allah’ın helal kıldıklarında yeterli şifa vardır, o halde Müslümanlar bunun bilimini yapıp yolunu bulmak zorundadırlar. Bu onlar üzerine bir farz-ı kifayedir. Her türlü transplantasyona, kadavraya, hayvanlar üzerindeki tıbbi denemelere, haram madde içeren, ya da insan üzerinde denenen ilaçlara bu açıdan da bakmamız lazım. Böyle konularda aslında caiz olmayan bir uygulamayı normal görmemiz bizim onun alternatifini bulmamızın önünü tıkar ya da geciktirebilir.

O halde işin tefekkür/felsefi boyutunu da devreye sokmalıyız. Tıbbın ve tabibin gayesi insanı yaşatmaktır, çünkü insan değerlidir, bunda şüphe yok. Kuranıkerim de bize bunu söyler: ‘Bir kişinin hayatını kurtaran bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir, bir kişiyi haksız yere öldüren de bütün insanları öldürmüş gibidir’ (Mâide/5,32). Ama mesela organ nakli yapmak mı insana daha çok değer vermedir, yapmamak mı? Tartışmaya değer. Bu mutlak bir helal midir, yani kayıtsız şartsız caiz midir, yoksa bir zaruretin sonucu mudur? Ya da zaruret bile değil midir? Bunu kesin bilmiyoruz. Onun için her bilim gibi tıbbın da hem felsefeye hem fıkha ihtiyacı vardır. Fıkıh zaten bir anlamda işin felsefesidir. Bildiğim kadarıyla İstanbul’da İSAR Vakfı uzun zamandan beridir bu tür çalışmalar yapıyor. Orada tabipler ve fakihler beraber çalışıyorlar.

Modern bilimin eleştirildiği alanlardan birinin, onun her şeyi diğerlerinden ayırmakla bütünü gözden kaçırması olduğu söylenir. Buna ihtisas körlüğü de denebilir. Tıpkı bir ağaca takılıp kalırken ormanı görememek gibi. Tıpta da her gün yeni ihtisas alanları ortaya çıkıyor. Hatta espri olarak bir gün, alt burun sol delik uzmanı olan doktorla karşılaşabiliriz derler.

İhtisaslaşma zorunludur, ama bütünden kopan bir ihtisaslaşma insan denen meçhulün anlaşılmasını daha da zorlaştırır, hatta imkânsız hale getirir. Bu sebeple günümüzde disiplinler arası çalışmaların öneminden daha çok söz edilmeye başlanmıştır. Her bilim bir şekilde diğeriyle ilişkilidir. Çünkü her şey her şeyle ilişkilidir. Varlıkta birbiriyle etkileşim içinde olmayan hiçbir şey yoktur. ‘Yerde ve gökte bir şey yoktur ki, Allah’ı tespih ediyor olmasın, ama siz anlamıyorsunuz’. Bu etkileşim çok yavaş ve görünmez olduğu için biz bunu hissetmiyoruz. Bu durum aynı zamanda kesrette vahdeti de gösterir. Kendi başına imiş gibi görülen her şey bir kanalla diğeri ile birleşir ve bu birleşme tek olanda son bulur.

O halde bilimleri de birbirlerinden tamamen ayrı düşünemeyiz. Gelmiş gelecek milyarlarca insanın her biri pek çok yönden biriciktir. Hepsinin duyuları, duyguları ve hissedişleri farklıdır. Bu yüzden aynı semptom için hepsine aynı tedaviyi uygulamak doğru olmayabilir. Ama hepsinde sistem aynıdır, hepsinin bir’i gösteren bir yönü de vardır. Demek ki, var edenleri birdir, çünkü sistem aynıdır ama O çok maharetlidir, çünkü her biri diğerinden farklıdır.

İnsanın maddi yönünden çok manevi yönü, duyularından çok duyguları vardır. O halde onu bir bütün olarak ele almayan

tıp pansuman tıbbından ibarettir. Ama ne yazık ki, tıbba da fıkha da ideolojik bakanlarımız olabiliyor.

Ehli Sünnet ve’l Cemaat Toplum Sözleşmesi
Ehli Sünnet ve’l Cemaat Toplum Sözleşmesi

İslam toplumlarında en önemli kırılma fay hatlarının başında mezhepler geliyor. Bundan dolayı toplum tarihimizde mezhepçilik etrafında bir çok çatışma ve bölünme yaşanmıştır. Mezhepler çatışmaya yol verdiği zaman buna “fırkacılık” denmiştir. Kur’an’da “dininizi fırka fırka etmeyin”, yani parça parça hâline getirmeyin denir. Bir açıdan mezhep sosyolojisinde hem fırkacılık hem de fırkalar(çoğulculuk) vardır. Farklılaşma yani fırkalaşma zaman zaman atomik çoğulculuğa yol vererek toplumu bölük pörçük hale getiriyor. Çeşitli çatışmalar baş gösteriyor. Hatta ilk toplumsal çatışma da mezhep etrafında ortaya çıkmıştı( haricilik bir açıdan budur). Batınilik düşüncesinin etkisiyle beraber bu çatışma ve atomik çoğullaşma büyük toplumsal yaralara yol açtı.

Mezheplerin toplumdaki bu önemli rolünden dolayı “ilmul Tabaakat” adı verilen bilimsel çalışmalar önem kazanmış. Bu çalışmalar aracılığıyla hem çatışmaları anlamak hem de ümmeti mevcut gerilimlerden kurtarmak çabasına girişilmiştir. İbn Hazm, Bağdadi, Şerahsi gibi ilim adamlarının çalışmaları bu alanda çok önemli başarılar ortaya koymaktadır. Sonuçta İslam toplumunun 72 fırkaya bölüneceği ve bunlardan birisinin toplumu kurtuluşa götüreceği yaklaşımı, bir hadis-i şerife dayandırılarak çözüme varılmaya çalışılır. Fırkayı Naciye, fırkalaşma ile gelen derin atomik parçalanma ve çatışmayı aşmaya yönelen bir girişimdir. Örneğin Bağdadi, 71 fırkanın toplum tarihindeki tezahürlerini tek tek gösterir ve sonuçta bunları Fırkayı Naciye ile sonuçlandırır. Böylece Fırkayı Naciye tezi, fırkacılıkla başa çıkan ve İslam toplumsal bütünleşme işlevini gören çok önemli bir tez haline gelir.

İslam tefekkürü Fırkayı Naciye yaklaşımı ile mezheplerle gelen çatışma ve parçalanmayı aşacak bir temel geliştirir. Kurtuluşu üstlenen fırkaya aidiyet bilinci, toplumu yeniden vahdete götürecektir. Yine Fırkayı Naciye, Ehli Sünnet vel Cemaat olarak yorumlanır. Böylece Ehli Sünnet vel Cemaat, İslam ümmetinin mezhepler üzerinden giderek geliştirdiği bir toplumsal sözleşme rolünü üstlenir. Çünkü Ehli Sünnet vel Cemaat kavramının hermenötik bağlamı ve içinden çıktığı sosyoloji müktesebatı bize ciddi anlamda bir toplum sözleşme tezini sunuyor. Hem ontolojik(itikadi) hem de sosyolojik tarihe dayanan bir sözleşmedir bu. Alimlerin çalışmaları, tezleri ve yaklaşımlarıyla geliştirdikleri bir sözleşmedir. Ümmetin kahir ekseriyetinin yaşadığı sosyolojiyle geliştirdikleri bir sözleşmedir. Bu toplum sözleşmesini kavramak, içine düştüğümüz mezhep çatışması ve parçalanmasının üstesinden gelmemiz açısından hayati bir öneme sahip.

Bu tez mezhebi olmasına rağmen mezhepçi değildir. Mezhepsel olması onun mezhepler içindeki çatışmalardan gelişerek doğmasından kaynaklanır. Mezhepçi olmaması, diğer mezhepleri top yekûn tekfirle ele almaması demektir. İndirgeme, tekfir ve parçalanma sorunlarını aşan bir üst aidiyet boyutuna sahiptir. Bu toplum sözleşmesi salt metinsel ya literal değildir; sadece alimlerin çalışmalarına dayanmıyor. Ciddi manada ümmetin tarihsel ve sosyolojik birikimlerinden geliyor. Ümmetin çalkantılar ve çekişmeler sonucunda bulduğu bir uzlaşma yoludur. Bundan dolayı bir kitabi çözüm kadar bir toplum/ümmet iradesinin çözümüdür.

Ehli Sünnet vel Cemaat, devamlılığı ve dayanışmayı önceler. Peygamber’in tecrübesi ile ortaya konulanlar ve bunun etrafında ümmet çoğunluğunun cemaat haline gelerek sergilediği dayanışma, uzlaşma ve kapasitedir. Sünnet tarafı Allah’ın kelamını ve Peygamber’in sünnetinin alimlerimiz ve ilk Müslüman kuşak tarafında “gelenek” haline gelmiş biçimini anlatır. Cemaat tarafı ise icma-i ümmeti yansıtır. Ehli Sünnet ve Cemaat, hem doktrini hem sosyolojiyi, hem esasları hem de bu esasların ümmet nezdindeki ittifakını temsil eder. Nitekim bu yaklaşım bir çok farklı öğeleri İslam esasları içinde bütünleştirmeye, kucaklamaya ve yeniden yorumlayarak “İslami hale getirmeye” çalışır. Gazali’nin çabası bu konuda tek başına yeterlidir. Gazali, gerektiğinde sıkıntılı dönemlerinde Mutezile gibi diğer mezheplerden yararlanmalıyız diyerek Ehli Sünnet’in bu kucaklayıcı ve uzlaşıcı tutumuna işaret etmektedir. Bir açıdan Ehli Sünnet, bir “mezhepler kolasiyonu”dur. İcma-i ümmetin mezhepler bağlamındaki tezahürüdür.

Ebu Hanife, İmam-ı Azamdır. Yani büyük imam. Çünkü Ehli Sünnet’in ilk usulünü ortaya koyar. Bundan dolayı da bu yöntemine Fıkh-ı Ekber denir. Yani büyük anlama, büyük fehmetme, büyük kavrama…Çünkü sözleşmenin temel ilkelerini gösteriyor. İman ve amel farklılığı, tekfirden uzak durma, sabır teorisi, irca yaklaşımı…Bütün bunlar siyasetin toplumsal yanıyla alakalı. Yani Cemaat üzerine sünnetin bakışını ortaya koyar. İtikat, siyaset ve tekfir ilişkilerinde Orta Yolu anlatır.

Tıp ve fıkıh
Tıp ve fıkıh

Elli kadar tıp öğrencisi kendi aralarında bir birliktelik oluşturup dini konularda bilgilenmek, yaptıkları işin fıkhî boyutunu öğrenmek istemişler. Bana, -bigayri haddin- tıbbın fıkıhla ilgisi nedir diye sordular ve benden bu konuda destek olabilecekleri hoca isimleri istediler. Aklıma gelenleri söyledim.

Tıbbın fıkıhla ilişkisi nedir sorusuna gelince, bir hazırlık yapma fırsatı bulamadan düşündüklerimi irticalen sıraladım. Belki onlara ve benzerlerine katkısı olur, bu konuda düşünmeye bir başlangıç oluşturur ve birileri de eksiğimizi tamamlar diye onlara söylediklerimi yazıyorum. Dedim ki:

Fıkıh ince anlayış demektir. Bu yönüyle fıkhın ilgili olmadığı bir alan düşünülemez. Fıkıhla ulaşılan bilgi hikmettir. Hikmet, muhkem, değişmez, eşyanın aslına uygun bilgidir. Bütün mesele hikmete ulaşmaktır. Gazali ilimleri tasnif ederken iki ana alandan söz eder: İlm-i edyan ve ilm-i ebdan. Yani din ilimleri ve tıp ilmi. İşin esası budur. En önemli mesele bedenin sağlıklı olması ve dinin sağlam bilinmesidir. Böylece hem dünyamızı hem ukbamızı kurtarmış oluruz. Bizim ilim geleneğimizde tabip hekimdir/hakîmdir. Çünkü insanı iyi tanıyan hikmete daha çabuk ulaşır, bu konuda en şanslı meslek tıptır. Çünkü tabip Allah’ı gösteren delillerin anatomisini yapar. Ama bunca delili görmesine rağmen onları doğru okuyamazsa bu delilleri hiç bilmeyenlerden daha inkârcı da olabilir. Osmanlı’nın sonunda materyalizm önce Dr. Abdullah Cevdet gibi tabiplerle yayılmıştı.

Bir Müslüman olarak ilmihalin farz-ı ayin olduğunu da bilmemiz gerekir. İlmihal, halin ilmi/bilgisi demektir ve kişinin her ne iş yapıyorsa onunla ilgi helal ve haramları bilmek zorunda olduğunu ifade eder. Tıp da böyle bir alandır, Müslüman bir tabip mesleğini ilgilendiren dini hükümleri bilmek zorundadır. Halife Ömer (ra), “Bizim pazarımızda ticaret yapacak olanlar önce bu işin fıkhını öğrenmelidirler” diye tamim yayınlamıştı.

Tıbbın ilmihali öncelikle insanı bir bütün olarak tanımayı zorunlu kılar. İnsan sadece etten kemikten ibaret bir varlık değildir. O maddesi ve manası ile birlikte insandır ve bu iki yönü birbirine girmiş vaziyettedir. Psikolojik hastalıklar sadece sinir patolojisi değildir. İnsanda ruh denen ilahi bir öz vardır, nefs vardır, akıl vardır, duyular ve duygular vardır. Bunların hepsi birden bir bütündür. Patolojiye bu bütün içinde bakılmadıkça tam tedavi oluşturulamaz. Mesela ruh hastalıkları tabiri kullanılır, oysa ruh hastalanmaz. Bu durum bugün tıbbımızın ruhla nefsi birbirinden henüz ayıramadığını gösterir. Müziğin faydaları ve gereği bir tarafa ama müzik ruhun gıdasıdır denmesi yanlıştır.

Bize göre insan varlığın ya da kozmosun, yani kainattaki insicamlı düzenin ‘göz bebeğidir’, ‘merdüm-i dîde-i ekvân olan âdem’dir. Şimdi bizim böyle bir varlık üzerindeki tasarruf hakkımız nereye kadardır? İnsandan insana yedek parça naklini ne ölçüde meşru görebiliriz? Bilindiği gibi tıpta hayati organların nakli beyin ölümüne bağlıdır. Bunun yapılabilmesi için beyin ölümü gerçekleşmiş ama kalbin henüz atmakta olması gerekir. Yani tıp bilimi bugün beyin ölümüne mutlak ölüm diyor. Oysa bugün yine bazı tıp bilim adamları beyin ölümünün gerçek ölüm olmadığını dillendirmeye başladılar. Öyle ise henüz ölmemiş bir insanın kalbini çıkarıp başkasına takabilir miyiz? İnsan çok değerli bir varlık ise bu meseleyi küçük bir mesele olarak göremeyiz. Ben böyle bir nakil yapamayız, bu caiz değildir demiyorum. Çünkü bunun için delilim yok. Bugün yaşayan fakihlerin çoğunluğu alabiliriz, nakledebiliriz bunda şeran bir sakınca yok dedikleri için biz de böyle fetva veriyoruz. Ama bu konuda şahsen benim kalbimi tırmalayan pek çok husus vardır ve muhtemelen bir gün tabipler tıp ahlakı açısından bu işin olamayacağını bizden önce söyleyebilirler. Biz de o zaman ha, evet olmaz demek zorunda kalırız. Tıp da bir bilimdir ve o da diğerleri gibi sürekli değişiyor. Bugün bu bilimin söylediklerini hiç değişmeyecek hakikatler olarak görebilir miyiz?

Tarihte inançla ilgisi olmayan hiçbir dönem, hatta hiçbir insan olmamıştır. O halde tıpta bu boyutun hesaba katılmaması halinde insana ne kadar faydamız olabilir? Tıp ahlakı diye okutulan şey bunu karşılamaktan uzaktır. Çünkü o da nihayet vicdana ya da toplum kabulüne dayanır. Fıkhı ince anlayış olarak tanımladık. Bu anlamda fıkıh, sadece ‘fıkıh kitapları’nda yazılanlar değildir, aynı zamanda anlamak durumunda olduğumuz her meselenin ruhunu ve esprisini kavramaktır. Böyle baktığımız zaman fıkıhsız bir tıbbın topal olduğunu söylemek zorundayız.

Birkaç cümlemiz daha var.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.