Bütün bunlara “gözlerimizi kapatmaya” tam gaz devam!
Bütün bunlara “gözlerimizi kapatmaya” tam gaz devam!

Evvela, arşivden çıkardığımız 5 Haziran 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında yer verilen bir habere zum yapıyoruz…

Video: Bütün bunlara “gözlerimizi kapatmaya” tam gaz devam!


Haber “Aziz Nesin’e Ölüm Fermanı” başlığını taşıyor. Spotta, “MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın Bayram öncesi Erdal İnönü’yü ziyaret ederek radikal İslamcıların Aziz Nesin’e karşı eylem hazırlığı içinde olduklarının saptandığını söylediğinden” bahsediliyor!

Yani, 2 Temmuz 1993’teki Sivas katliamından bir ay öncesinde yayınlanan bir haberden söz ediyoruz…

Peki, bu ibretlik örnek; hangi hadiseye benziyor?

Çarşamba günkü yazımızda atıfta bulunduğumuz Gizli Belge’deki derin olayla “aynı kapıya” çıkmanın bile ötesinde bir nevi “tek yumurta ikizidirler!”

Kısaca hatırlatalım…

19 Aralık 1989 tarihinde dönemin MİT Müsteşarı Teoman Koman ‘Çiçeği Burnunda’ Başbakan Yıldırım Akbulut’a gönderdiği gizli yazıda “İlerleyen günlerde; Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi laik isimlere yurt dışından getirtilecek dinci militanlarca suikast düzenleneceği istihbaratının elde edildiğini” bildiriyordu!

(Bahse konu bu gizli yazı, 2009’da Cumhuriyet’te çıkan bir haberde yer aldı!)

*

Her iki hadisede de dönemin MİT Müsteşarı olan kişiler; ilkinde dönemin Başbakan’ını, ikincisinde ise dönemin Başbakan Yardımcısını (güya) uyarıyorlar!

Buna mukabil, ne oluyor?

BİR: Adları geçen laik aydınların tamamı 1990 yılında suikasta kurban gidiyorlar! İKİ: 2 Temmuz 1993’te ise Sivas Katliamı yaşanıyor!

Tepeden tırnağa, tedbir alması gereken yetkililerin hiçbiri nedense “tedbir alamıyorlar yahut almıyorlar!”

Mesela, dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in tam da yazımızın girişinde bahsettiğimiz Cumhuriyet gazetesinin 5 Haziran 1993 tarihli nüshasında yer alan bir demeci var: Sezgin, “Benim gibisi zor bulunur” diyor!

Sahi, Sezgin gibi bakanlar; derin hadiselere “iyi perdeleme” yaptıkları için mi “zor bulunuyorlardı?”

*

Mevzubahis her iki dramatik hadisenin öncesinde yetkili siyasilere yapılan işbu sözde uyarıların; aslında 1990’daki laik aydın suikastlarının ve 1993’teki Sivas katliamının arkasındaki derin adresi “hasıraltı etmeye yaradığını” görmek zorundayız!

Dönemin adı geçen istihbarat müsteşarları da; bu arada “gerekli uyarıyı yapmış ve işin içinden sıyrılmış oluyorlar!”

TÜM YOLLAR, NEREYE ÇIKIYOR?

1990’daki laik aydın cinayetlerinin de; 1993’teki Sivas Katliamının da perde arkasında Türkiye’deki Gladyo vardır:

Müsteşar sıfatını taşıyan elemanlarına malum uyarıları yaptırtan da; gerekli tedbirlerin alınmasına, kukla siyasetçileri vasıtasıyla engel olan da; 1990’daki suikast zincirini, piyonu terör örgütünün tetikçilerine havale eden de; üstüne 1993’te Sivas’ta Özel Harpçi elemanlarına sahne aldıran da aynı Derin Karargâhtır!

O süreçteki tüm cinayetlerin faturası ise fevkalade konforlu yalanlar üzerinden “dincilere” çıkarılmıştır!

TARİHLERE DİKKAT

25 Ekim 1989 tarihinde Dursun Karataş ve Bedri Yağan’ın cezaevinden adeta ‘güle oynaya’ kaçmalarını sağlayan Gladyo “sahte bayrak” gösteren Dev-Sol’unu yeniden canlandırıp 1990’daki laik aydın cinayetlerine tetikçi olarak tayin etmiştir!

Cezaevinden kaçışlar ile Teoman Koman’ın yeni başbakan Akbulut’a gönderdiği gizli yazının arasında “sadece elli beş gün” vardır.

ASIL GÖREV YERİ NERESİYDİ?

Bir önceki yazımızda bahsettik: 2011’de medyaya “Madımak’ı biz yaktık!” diye itirafta bulunan, ismi verilmeyen Özel Harp görevlisi H.Ç; “Sivas’ın emrini dönemin Üçüncü Ordu Komutanı Teoman Koman’dan aldık” demiştir!

Buradan çıkan nedir? Mister Koman’ın “asıl veya gizli görevi, Gladyo Hiyerarşisi içindedir!

“İstihbaratın Asker Müsteşarı” sıfatını taşırken de, “Üçüncü Ordu’nun Komutanı” iken de; Türkiye’deki Gladyo’nun işbu infaz direktiflerini yerine getirmek için “organizasyonu yapan/emirleri veren” kişi olduğu anlaşılıyor.

Başvekil Menderes’in idam edildiği 17 Eylül 1961 tarihine gittiğimizde; Teoman Koman’ın “derin görev” geçmişinin çok daha eski yıllara dayandığını görebiliriz!

Menderes’in idamından bir gün sonra eşyaları liste halinde tutanağa geçirildiğinde, eşyaları teslim alanların başında Topçu Üsteğmen Teoman Koman vardı: Yani? Menderes asılırken, Mister Koman Olay Yeri’nde görevlendirilmiştir!

‘İLK KURŞUNU ATAN’ KİMMİŞ?

1993’ün ilk iki ayında İsrail’de patlayıcı eğitimi, 1996’da ise ABD’de üç ay Kontrgerilla eğitimi almış olan bu Özel Harpçi H.Ç’nin; Sivas itiraflarıyla (2011) finali yapalım:

“Erzincan’da poligon birliğindeydik. Teoman Koman geldi ve Sivas’ın talimatını verdi!

İki gün öncesinden Sivas’taydık: 13 kişiydik ve ikişerli gruplara ayrıldık. Bir kişi geri bırakıldı. Halkın arasında epeyce dolaşıldı. Jitem’den gelen bilgilerden istifade edildi. İşimiz, insanların Madımak Oteli’nin önünde toplanmasını sağlamak, taşı atmak ve sonra çekilmekti…

Başlarken, beşinci gruptaki bir arkadaşımız ilk kurşunu attı. Arkasından molotof kokteylleri geldi. Görevimiz kargaşayı çıkarmaktı. Yapmamız gerekeni yaptık!”

İyi Hal Kâğıdı yok
İyi Hal Kâğıdı yok

Türkiye’deki Gladyo’nun “sol flama” sallayan terör örgütü olan DHKP-C’ye üye iki şahıs, TBMM’ye girerek kesici aletle saldırdıkları personeli rehin almak istedi: Enselendiler. Şüphelilerin üzerinde bomba süsü verilmiş bir düzenek de bulunuyordu.

Video: İyi Hal Kâğıdı yok


DHKP-C’li iki teröristin, CHP’nin İstanbul Vekili Mahmut Tanal’ı ziyarete geldikleri ortaya çıktı.

Mister Tanal, “Asıl hedef bendim!” falan diyerek kendisini “temize çıkarabilmek” için çırpınsa da…

“Her taşın altından çıkan” bir başka deyişle “İyi Hal Kâğıdı” bulunmayan bir politikacıdır!

Sadece DHKP-C’ye değil; PKK ile FETÖ’ye de “koltuk çıkan” bir isimdir…

Bank Asya’nın TMSF’ye devredildiği dönemde FETÖ’ye verdiği canhıraş desteği de hatırlıyoruz.

Ezcümle: CHP’nin, FETÖ+HDPKK+DHKP-C ile olan stratejik ortaklığını; şahsında “simgeleyen” bir siyasetçidir!

ANKARA’DAN BİR GÜN SONRA ATİNA’DA

Salı günü DHKP-C üyesi iki kişi TBMM’de terör eylemi girişiminde bulunurken; Çarşamba günü Atina Ağır Ceza Mahkemesi DHKP-C üyesi dokuz teröristin beraatına karar verdi.

Kasım 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyaretinin hemen öncesinde üç hücre evinde yapılan baskında yakalanan DHKP-C’lilerden bahsediyoruz!

Bütün Batılı devletler gibi, Yunanistan devleti de Türkiye’ye saldıran terör örgütlerini itina ile himaye ediyor, besliyor, destekliyor…

PKK’ya olan destekleri zaten malum; en başından beri “hararetle” devam ediyor.

*

Keza FETÖ’cülere kucak açtılar: Öyle ki, FETÖ Cuntası’na mensup sekiz darbeci askeri Türkiye’ye iade etmedikleri gibi düzmece yargılamaların ardından Mayıs 2018’de serbest bıraktılar!

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra helikopterle Yunanistan’a kaçan sekiz FETÖ’cü haini adeta pamuklara sardılar:

Bunlara iltica hakkı tanıdılar; yetmedi, üstüne bir de “kışlada koruma altına aldılar!”

Türkiye’nin muhtemel bir operasyonla bu Paralel askerleri paketlenmesinden korktukları için böylesi bir tedbire başvurdular!

ZURNANIN SON DELİĞİ

Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, küstahlığa devam ediyor…

Şimdi de, “Türkiye’nin Kıbrıs açıklarında sondaj çalışmaları yapmakta ısrar etmesi halinde Avrupa Birliği’nin ekonomik yaptırımlarda bulunacağını” öne sürdü!

İpleri ABD’nin elinde olan “Avrupa’nın Şımarık Çocuğu” Yunanistan’ın Kahpe Başbakanı; “yaptırım” lakırdısı ile Sarı Şeytan Trump’a özeniyor…

Trump da her ağzını açtığında “yaptırımlardan” söz ederek “tehdit ve şantaja” başvuruyor, ya!

ABD’siyle, AB’siyle alayının yaptırımları batsın:

-İnceldiği yerden kopsun!

*

Çipras, geçtiğimiz yılın Aralık ayındaki Moskova ziyaretinde Putin’e “Türkiye’ye S-400 satışından kaygılıyız” diyerek Washington’daki Sam Amca’sının ağzıyla konuşmuştu!

NATO üyesi Yunanistan; 2007’de Rusya’dan S-300 füzelerini satın aldığında, Çifte Standartçı ve dahi Düzenbaz ABD, bunu asla dert etmemişti!

*

Sahi, bu arada birkaç gün önce ilginç bir gelişme yaşandı:

Askeri konularda yayın yapan “Defense Blog” sitesinde ABD’deki bir askeri üste olduğu söylenen Rus yapımı savunma sisteminin uydu görüntüleri yayınlandı! S-300’ün Ukrayna tarafından ABD’ye verilmiş olabileceği öne sürülüyor. (14 Mayıs 2019, Hürriyet)

GÖSTERE GÖSTERE: HARAM-PİYON

Kurgusal Futbolumuzla ilgili “çarpıcı sahneler” birbiri ardına yaşanırken; Sinyor Terim’in muhtemel heykeline her geçen maçtan sonra bir “tetikçi hakem daha” ekleniyor…

Derin Galatasaray İnan Kıraç’ın himayesindeki kulüp başkanı Mustafa Cengiz Beyefendi; önceki akşam oynanan Kupa Finali’nin “işini bilen” hakemi Mister Arslanboğa’ya Heykel Kompleksi’nde mutlaka bir yer açacaktır!

Son düzlükte adettendir: Çift Penaltı ve üstüne de bir Kırmızı Kart: Fiks mönü!

Kırmızı kartla atılan Akhisar futbolcusu Lopes önce hakemi sonra Sinyor Terim’i alkışlamış; takım arkadaşı ise hakeme bela okumuş: Eyvah ki eyvah!

Her iki futbolcu da; seneler önce Cim-Bom’un Haram-piyonluk posterine girmiş eski bakanı bilmez ki; nereden bilecekler ki?

Hakemler ise G.S’nin yedek kulübesindeki Sinyor Terim’e baktıklarında, o bakanın siluetini görüyor gibi olurlar!

SİNYOR BU; SADECE “İŞİNE” BAKAR

“Heykel Yolcusu Kalmasın” adlı filmimizin sezon finali ise Pazar akşamı yapılacak: Uzaktan Kumandalı Hakemlerin bunca haftadır sarf ettiği ‘büyük gayretler, emekler!’ zayi olmasın, değil mi, yani?

Sinyor ise Ziraat Türkiye Kupa’sını kaldırdıktan sonra “Başkaları bağırır çağırır; biz işimize bakarız” diye imalı konuşmuş!

Sahadakilerden VAR odasına kadar “Uzaktan Kumandalı” hakemlerle “tıkır tıkır” işliyor (boş yok) bunların işleri! Yani? Haram-piyonluk işleri!

Bir notumuz daha var: Merkez Hakem Komitesi Başkanı Mister Çelik, Rize’de yaşanan akla ziyan rezaletten sonra “Kabul edilemez hakem hataları bizi üzdü” diye yasak savma kabilinden lafladı…

“Hem yaptırırım; hem üzülürüm!” hesabı!

Bu, bu; nedir, bu?

-Merkez Hakem Timsahının gözyaşlarıdır!

Bu hikâye ısrarla anlatıldıkça, üzeri örtülen nedir?
Bu hikâye ısrarla anlatıldıkça, üzeri örtülen nedir?

Cumhuriyet gazetesi, 7 Mayıs’ta doksan beşinci yaşını kutladı: Şişli Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’ndeki etkinlikte konuşan Cumhuriyet’in İmtiyaz Sahibi Alev Coşkun aynen şöyle dedi:

Video: Bu hikâye ısrarla anlatıldıkça, üzeri örtülen nedir?


“Halifeciler, din devleti isteyenler, çağdaş bir toplum istemeyenler; onlar hep bir araya geldiler ve Cumhuriyet’e saldırdılar…

Onun için, yazarları Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Cavit Orhan Tütengil, Onat Kutlar, Bahriye Üçok gibi kahramanlar; karşı devrimcileri destekleyen emperyalist güçlerin maşaları tarafından infaz edildi...”

(9 Mayıs 2019, Cumhuriyet)

OYSA NEDİR?

Cumhuriyet yönetimindeki en yetkili isim olan

Cumhuriyet gazetesi, yıllardır ısrarla icra ettikleri bir Optik Çarpıtmayı -ne yazıktır ki, 2019’da bile sürdürüyor.

Daha doğrusu, böylesine ağızlara laik bir hikâye anlatmaya bayılıyorlar ve bundan vazgeçmiyorlar.

Adları sıralanan Cumhuriyet yazarlarının infaz emrini veren derin karargâh, “Türkiye’deki Gladyo” yapılanmasıdır…

“Emperyalist güçlerin maşaları” mı?

-Türkiye’de görevlendirilen Gladyo’nun (Made in USA) ta kendisidir!

Bu Derin Yapı, Alev Coşkun’un “karşı devrimci!” diye bühtanda bulunduğu toplumsal sınıfın/kesimin “destekçisi” falan değil; aksine, Cumhuriyet gazetesi yönetiminin ve okuyucularının da içinde yer aldığı “laikçi kesimin” destekçisidir!

Cumhuriyet gazetesinin yazarları olan bu Laik Aydınları (70’li yıllardan 90’lı senelere) katledenler; “Halifeciler, din devleti isteyenler, çağdaş toplumu istemeyenler...” değildir.

Bu iddianın “devasa bir yalandan ibaret olduğu” geçtiğimiz yıllar içinde defalarca ispatlandı, deşifre edildi, belgelendi.

İsim isim misallerini ayrıntılarıyla sıralayabiliriz de; sadece Mumcu Suikastı örneğiyle yetinelim:

Mesela, “Uğur Mumcu’nun Katilleri” diye kesin bir hükümle -değişik tarihlerde- kamuoyuna takdim edilen zanlıların tamamının “suikastla hiçbir surette bağlantıları veya ilgileri olmadığı” kanıtlanmıştır.

Asıl tetikçilerin de, dahası o tetikçileri istihdam eden derin karargâhın da üzerini örtebilmek amacıyla kamuoyuna “suçlular; katiller!” diye sunulan masum insanlar işkenceler eşliğinde hapislerde çürütüldüler!

*

“Ters Manyel” yöntemiyle işleyen işte bu “Büyük Oyunu” sahneye koyup uygulayanlar; “laikliği, çağdaş toplumu vs.” dillerinden hiç düşürmeyen Komprador bir Derin Yapılanmadır.

Alev Coşkun veya benzerleri her defasında böyle “ağızlara laik” konuştukça ve “hedef şaşırttıkça” bu Kompradorların ziyadesiyle “mutlu/mesut/bahtiyar” olduklarına hiç kuşku yoktur!

“Solcu, devrimci” maskeli Cumhuriyet gazetesi; aslında Washington Portakalıdır: Sam Amca’sına “hizmet eden” Komprador sınıfın/yapının amaçlarıyla örtüşen yayın politikasından sapmadan “sosyalist, solcu, sosyal demokrat” okuyucu kitlesini ihtimamla “narkozlamayı” sürdürüyorlar.

FİKRİ TAKİP: HEYKEL YOLCUSU KALMASIN!

Cuma günkü yazımızda; Galatasaray yönetiminin şampiyonluk, pardon haram-piyonluk hediyesi olarak “Teknik direktörleri Terim’in heykelini dikeceğine” dair bir haberden bahsetmiştik…

Cumartesi günü Rize’de oynanan maçta “göstere göstere” yaşanan -son yılların en akla ziyan- Hakem Skandalı; muhtemel heykelin, Sinyor Terim ve dahi eskilerden bir İçişleri Bakanı ile “sınırlı kalmaması gerektiğini” bir kere daha gösterdi!

1997’de “Beşiktaş’ı yakıp Galatasaray’ı şampiyon yapan” Vahap Beyaz & Ahmet Çakar tandemini bile geride bırakan bir Serkan Çınar & Alper Ulusoy ikilisi VAR artık, günümüzde! Bülent Yıldırım’ı dahi geçtiler!

“Rize’de futbolumuzu vurup, görevlerini itina ile yaptılar: Eh, fişleri çekilecek, mevzu kapanacaktır!”

UZAKTAN KUMANDALI FUTBOL

Simon Kuper’ın, yıllardır bahsi çok geçen “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” adlı kitabının on yedinci sayfasında şu satırlar yazılıdır:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra; Dinamo futbol takımı, Doğu Almanya’nın lig şampiyonluğunu başkent Berlin’de tutmak amacıyla kurulmuştu…

Doğu Alman gizli polis örgütü Stasi’nin ‘korkulan başkanı’ Erich Mielke, 1989 senesine kadar Dinamo kulübünün de başkanlığını yapmıştı…

Mielke kulübe âşıktı; Doğu Almanya’daki en iyi oyuncuları toplamıştı. Daha ötesi, Mielke hakemlerle pekiyi anlaşırdı. Dinamo, maçlarının büyük bölümünü doksan beşinci dakikada atılan penaltı golleri ile kazanırdı…”

RUTİN BİR DUYURU

Uzaktan Kumandalı -adı “Süper”- futbol ligimizde son iki haftada zirveye çıkan “talimatlar verilerek ve tetikçi hakemlerle sahneye konulan kurgusal maçlar” sayesinde; Şike Kumpası’nda Paralel Yapı İşbirlikçisi olan Baron-sal G.Saray bir kez daha haram-piyonluğa koşuyor!

Meraklısına Not: “Toplu Poster Çekimi ile Çoklu Sinyor Terim Heykelinin Açılış Töreni münasebetiyle ayrıca duyuru yapılacaktır!”

Hazcı Biraderler!
Hazcı Biraderler!

Güneri Cıvaoğlu, medyamızdaki Jack Nicholson’dır. Sadece ünlü aktöre fiziksel benzerliği sebebiyle değil, hedonistliği için de söylüyorum, bunu…

Geçtiğimiz hafta Abdi İpekçi’yi anma etkinliğinde buluştukları “eski kaşar meslektaşı” Ertuğrul; Mister Cıvaoğlu’ndan “Biz gazetecilere iyi yaşama sanatını öğreten büyük gurumuz” diye söz eder, mesela!

Video: Hazcı Biraderler!

Başka neleri öğrettiğini ifşa etmesini ise elbette beklemiyorum!

*

Güneri Cıvaoğlu, İpekçi’yi anma etkinliğinde 40 sene önceki 1 Şubat gününü şöyle anlatıyor:

“Öldürülmeden önce Ankara Oteli’nde karşılaştık, konuştuk..

İstanbul’a döndüğümde çok sevdiğimi bildikleri için ölümünü alıştıra alıştıra söylediler…

O tarihte başka bir gazetenin yayın yönetmeniydim. Erol Simavi, bir girişimde bulundu ‘Bütün başlıklar siyah çıksın’ dedi. Ben de tamam dedim…” (Milliyet, 2/2/ 2019)

*

Cıvaoğlu’nun “bir başka gazete” dediği mi; “dönemin hızlı sağcı gazetesi” Tercüman’dı!

12 Eylül 1980 tarihli darbe takviminin “ilk kilometre taşı” 1977’deki Kanlı 1 Mayıs’tır…

Kontrgerilla yöntemiyle sahneye konulmuş olan Gladyo antetli Kanlı 1 Mayıs’ın öncesinde ve sonrasında Güneri Nicholson’ın gazetesi Tercüman’da attığı “Doldur, Boşalt!” yollu manşetler arşivimizde duruyor!

Solcu Yayın Yönetmeni Mister Nicholson’ın, Kemal Ilıcak’ın “Komünizmle Mücadele” misyonlu gazetesinde “çok özel ve derin” bir görevi mi vardı, ne?

Türkiye’deki Gladyo’nun Darbe Takvimi’nde 1 Mayıs 1977 ile başlayan “geriye sayım” 1 Şubat 1979’daki sarsıcı İpekçi Suikastı ile ivme kazandı: 12 Eylül’ün lideri Kenan Evren anılarında, “Darbe için teknik hazırlıklara 1979’un Mart ayında başladıklarını” yazmıştır!

KANKALIK, NEREDEN GELİYOR?

Geçen Cuma, İpekçi’yi anma etkinliğinde konuşmacı olarak yer alanlardan “Özel Harp Gazetecisi” Ertuğrul da, aynen “ustası” Mister Nicholson gibi her bir fırsatta Abdi İpekçi Olayı’nın “edebiyatını” yapar: Ne var ki, işbu ikilinin suikastın derin arka planıyla yüzleşmeleri asla mümkün değildir!

Güneri Cıvaoğlu, 2014’ün 13 Ekim gecesi yapılan bir ödül töreninde sahne aldığında; Amerikancı Hürriyet’in eski kaptanından “Kan Kardeşim Ertuğrul!” diye söz ediyordu. Sahi, bu dediği “007 Kardeşliği” falan mıdır?

*

Ertuğrul, geçen Pazar günkü yazısına “Yedi Yıl Sonra Aynı İskoçya, Ama Bu Defa Daha Afili” başlığını atmıştı…

2012’de Güneri Cıvaoğlu ve Mehmet Yakup Yılmaz’la birlikte gittikleri ve “İskoç eteğiyle” poz verdikleri geziyi hatırlatıyordu!

2012’nin Nisan’ında “Dünyanın en büyük içki şirketi Diageo’nun davetlisi olarak” İskoçya’ya gitmişlerdi…

Üç gün boyunca kaldıkları, 1848 yılında inşa edilmiş Şato, Johnnie Walker viski firmasına aittir.

DERİN SEYAHAT

Tam da burada; İskoçya’dan İtalya’ya gidelim!

“Bellagio Şatosu” denildiğinde derin/gizli toplantılar ve Rockefeller Ailesi akla gelir!

İşte İtalya’nın kuzeyindeki Como Gölü’ne bakan bu Şato, Johnnie Walker firmasının sahibinin eşi tarafından Rockefeller Vakfı’na hibe edilmiştir!

Rockefeller Ailesi’ne ait Bellagio Şato’sunda 5 ile 8 Ağustos 1999 tarihinde yapılan “Türkiye: Yirmi Birinci Yüzyıl’ın Eşiğindeki Sorunlar ve Fırsatlar” başlıklı toplantının katılımcıları arasında CIA’in şu kaşar ajanı Graham Fuller da vardı! Bu Fuller, Fetullah’ın ilk teknik direktörüdür…

Bellagio’daki derin toplantıya katılanlar arasında Baron İzhak Alaton ile birlikte Güneri Nicholson da yer aldı!

TANKLARI YÜRÜTTÜREN BARON

İzhak Alaton (1927-2016) FETÖ’nün yıllarca baş tacı yaptığı bir barondur. Vaktiyle, B’nai B’rith (en eski Yahudi örgütü) ile Fetullah Gülen Locaefendi arasındaki ilişkiyi sağlayan Mister Alaton’dur.

B’nai B’rith, Jewish Institute for National Security Affairs (JINSA) dahil bütün Yahudi kuruluşlarının “Çatı Örgütü” konumundadır.

JINSA, Genelkurmay’daki görevi döneminde üç kez ziyaret ettiği 28 Şubat Darbecisi Çevik Bir’e 1999 yılında “Ulusal Liderlik” ödülü vermiştir!

Ödül merasimi sırasında Çevik Bir’e “Siz gerçek bir kahraman ve dünya çapında bir lidersiniz” diye hitap eden JINSA’nın Danışma Kurulu Başkanı, “Eğer Türkiye, bugün laik ve istikrarlı bir ülkeyse, bunu Çevik Bir ile birkaç kişinin vizyonuna borçludur!” diye konuşmuştu!

*

FETÖ “Çatı Soruşturması” kapsamında tanık olarak ifadesi alınan Cem Fadıl Bozkurt, İzhak Alaton’un Yirmi Sekiz Şubat sürecine dair kimi konuşmalarından da söz ederek, Alaton’un “Bu ülkede tank yürütebilmek için dört tane ev verdim” dediğinden bahsetmiştir! (AA, 16 Nisan 2018)

HALEN DAHA “GÖREV”DE

Güneri Nicholson’ın talebesi Ertuğrul, 28 Şubat’taki Apoletli Medya’nın en öndeki genel yayın yönetmeniydi: Köşesinde defalarca “Ben hala 28 Şubatçıyım! Hala daha destekliyorum. Yine olsa, yine desteklerim” diye yazmış Hedonist bir Etki Ajanı’dır!

On senedir Hürriyet’in başında değil ama hiç fark etmiyor: Türkiye’deki Gladyo’nun Medyası’nda “sahne arkasındaki teknik direktör” ta kendisidir! Özel görevi devam ediyor! Adrese teslim derin icraatı bir yana; şu “muhafazakâr” kıyafetli kimi yazarları bile devşiriyor.

Önce, köşesinde lanse ediyor; bir süre sonra yanı başına alıveriyor!

Yüzleşemezler! Çünkü…
Yüzleşemezler! Çünkü…

Abdi İpekçi Suikastı’nın kırkıncı yılındayız. İpekçi, geçtiğimiz hafta (1 Şubat’ta) Zincirlikuyu’daki kabri başında anıldı. Anma etkinliğinin ikinci kısmında ise meslektaşlarınca hatırasına dair konuşmalar yapıldı.

Video: Yüzleşemezler! Çünkü…

Adı, Milliyet’le özdeşleşmiş bir gazeteciydi…

Genel Yayın Müdürlüğü’nü ve Başyazar’lığını yaptığı Milliyet gazetesi; İpekçi için “40 asır geçse de unutulmayacak” başlığını attı.

Peki ya, aradan geçen bu 40 yılda Milliyet; İpekçi Suikastı’nın aydınlatılabilmesi için ne yaptı? Suikastın derin gerçekleriyle yüzleşebildi mi?

Asıl sorular, bunlar veya benzerleri olmalıdır!

MUMCU’NUN YAZDIKLARI HALA GEÇERLİ

Şimdi, 40 yıl öncesine gidelim: Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet’te (27 Kasım 1979) ne yazdığına bakalım:

“İpekçi’nin öldürülmesinden katil sanığı Ağca’nın askeri cezaevinden kaçırılmasına kadar geçen süre, bu olayın üzerindeki kuşku bulutlarını yoğunlaştırmıştır.

Mehmet Ali Ağca’nın kaçışıyla, Abdi İpekçi Olayı sanıldığından daha koyu ve giz dolu karanlıkların içine gömülmüştür…

Ve ne acıdır ki, Milliyet gazetesi bu karanlığı yırtmak için en küçük bir çaba harcamamakta, üstelik İpekçi’nin kemiklerini sızlatırcasına olayları göz ucuyla izlemekle yetinmektedir. Abdi İpekçi’yi öldüren örgüt bu kez de katil sanığını kaçırmıştır…”

*

Acı, ama gerçek…

Uğur Mumcu’nun, “Mehmet Ali Ağca’nın Kartal Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılmasından iki gün sonrasında” kaleme aldığı işte bu yazısındaki satırlar tam 40 yıldır geçerliliğini koruyor!

Milliyet, istisnasız her yıldönümünde İpekçi’yi saygıyla anıyor ve “Asla unutmayacağız” diyor; ama bunca senedir ihtimamla derin suikastın arka planına seyahat edemiyor! Etmiyor!

Yani? “Göz ucuyla izlemeye” devam ediyorlar!

GLADYO’NUN BAĞLARI

Abdi İpekçi Suikastı, Türkiye’yi 12 Eylül darbesine “koşturan” en dramatik kilometre taşları arasında yer aldı. Perde arkasında, Türkiye’deki Gladyo vardır!

Seçilen tetikçinin (Ağca) tanımlanan malum siyasi etiketi, hedef şaşırtmaya yönelikti: Bir başka söyleyişle, suikastın arkasındakileri (derin karargâhı) perdelemek içindir.

Abdi İpekçi cinayetine karar veren, organize eden ABD’ye bağlı bu güç odağı; 12 Eylül Darbesi’ni Evren ve generallerine yaptırtan Derin Kompradorlardır!

Yani? Abdi İpekçi’den on dört sene sonrasında da Uğur Mumcu’yu “öldürtenlerden” bahsediyoruz!

KARACAN, MİLLİYET’İ NEDEN SATTI?

1 Şubat 1979’daki İpekçi Suikastı’nın en önemli sonuçlarından birisi de Milliyet’in el değiştirmesine yol açmasıydı.

Abdi İpekçi, Milliyet’in satılmasına karşı idi…

Hayatını kaybettiği o akşam, patronu Ercüment Karacan’ın evine gidecekti: Bu “satış” meselesi, bir kez daha konuşulacaktı. Olmadı!

Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden birkaç ay sonra, Ercüment Karacan Milliyet’i elinden çıkardı! Ercüment Bey’in oğlu Ömer Karacan yıllarca sonra (2007) aynen şöyle konuştu:

“Babam, Milliyet’i satmaya mecburdu. Abdi Amca öldürülmüştü. Hayattaki en yakın arkadaşıydı. Çok kırıldı. Devamlı öldürüleceğiz, kaçırılacağız endişesiyle yaşıyordu. Milliyet’i satmasındaki en büyük neden bizi öldürmelerinden korkmasıdır!”

DOĞAN’IN ELİNDEN TUTAN KİMDİ?

Haşim Akman’ın Güngör Uras ile söyleşisinden oluşan “Saf ve Bakir Anadolu Çocuğu” adlı kitapta, 1979 yılındaki satışla ilgili olarak şu satırları okuyoruz:

“Bir gün Ercüment Karacan Fransa’dan İstanbul’a döndü. ‘Güngör, ben gazeteyi Aydın Doğan isminde bir işadamına sattım. Onu bana İnan Kıraç tanıttı. Sen de tanı. Bugün Kalyon Oteli’nde seninle tanışmaya geliyor’ dedi. Otele gittim. Aydın Doğan’la tanıştım…”

*

1979 yılının sonbaharıydı: O dönemde basında hiç tanınmayan Aydın Doğan’ı elinden tutarak Milliyet’in başına getiren İnan Kıraç, Vehbi Koch’un damadıdır!

Uzun yıllar boyunca Milliyet’te yazarlık yapan merhum Güngör Uras, zamanında TÜSİAD’ın Genel Sekreteri idi…

Senelerdir Komprador Burjuvazi’nin “Kırmızı Atkılı Devrimcisi!” rolünde sahne alan Yalçın Küçük, Güngör Uras’ı “Vehbi Koç’un Gecikmiş Mürebbiyesi” diye tarif ediyor! Fevkalade manidardır!

YÜZDE YİRMİ BEŞ

Aydın Doğan, 1979 sona ermeden Milliyet’i satın aldığında; gazetenin yüzde 25 hisse ile ortağı Erdoğan Demirören idi!

Demirören, sonradan bu hissesini Yurttaş Kane’e pardon Doğan’a devretmişti!

Aradan uzun seneler geçti: Şubat 2012’de, Aydın Doğan Milliyet’i Demirören’lere sattı!

Mart 2018’de ise Yurttaş Doğan’ın -başta Hürriyet olmak üzere- medyasını yine Demirören’ler satın aldı!

Önce Milliyet, altı yıl sonra da Hürriyet: Doğan Ailesi’nden Demirören Ailesi’ne geçmesi, Hürriyet’in Derin Misyon’unu değiştirmedi. Değiştirmez de!

NASIL ÇALIŞIR?

Derin Mekanizma, “Bir elimden aldım, diğer elime verdim” hesabıyla çalışır!

Hürriyet’in o Batıcı/Amerikancı yayın politikası her hal ve şartta “usulca” bazen de “sinsice” sürer…

“Ağır tonajlı gemiler” gibi yayın seyahatine devam eden Milliyet ise “siyasi konjonktüre uyumlu” rolünde oynayıp, medyamızda rölanti’de yüzüyor…

Her yılın 1 Şubat’ında da “göz ucuyla” İpekçi’yi anıyorlar!

Düzenbazlık, Kaşar Darbeci’nin hayat tarzıdır
Düzenbazlık, Kaşar Darbeci’nin hayat tarzıdır

Önceki günkü Aydınlık gazetesinin ilk sayfasında yer alan bir haberin başlığı aynen şöyleydi: “Fetullah Gülen: En büyük darbeyi 28 Şubat’ta yedim”

Aydınlıkçılar haberi bu şekilde vermek suretiyle akıllarınca 28 Şubat darbecilerini mazur göstermeye, o cuntacı zalimlere koltuk çıkmaya yeltenmişlerdi.

Video: Düzenbazlık, Kaşar Darbeci’nin hayat tarzıdır


Böylelikle, 28 Şubat Cuntası’nın Paralel Yapı’yı “himaye ettiği” gerçeğinin üzerini de örtüyorlardı!

YALAN-DOLANDAN KİM ÖLMÜŞ Kİ?

Aydınlık’taki habere göre; FETÖ lideri Fetullah Gülen, 14 Ocak’ta yeni bir konuşma yapmış ve şöyle demişti: “Ben 27 Mayıs’ı da gördüm onun tokadını yedim. 12 Mart’ı gördüm, onun da tekmesini yedim. 12 Eylül’ü gördüm, çiftesini yedim. 28 Şubat’ın hem tekmesini hem yumruğunu yedim…”

*

Bu gibi durumlarda, “Duy da, inanma!” veyahut “Yalandan kim ölmüş ki?” diyoruz!

15 Temmuz 2016’daki darbe kalkışmasının BİR NUMARA’sı Fetullah Gülen Locaefendi için, yalan söylemek “günlük spor” gibidir. Düzenbazlık, onun hayat tarzıdır.

Aydın Doğan’ın Kanal D’sinden, Refahyol Hükümeti’ne “Beceremediniz gidin” diye çağrıda bulunan Gülen; 28 Şubat Darbesi’nin önde gelen ismi Çevik Bir’e övgü dolu bir mektup yazmıştı.

Baronsal Gladyo’nun Medya Leşkeri Ertuğrul Özkök, Paralel Bugün’e verdiği röportajda “28 Şubat sürecinde Alâeddin Kaya’yı -onun talebiyle- Çevik Bir’le buluşturdum. Çevik Bir’i telefonla aradım. Ona Gülen’i övdüm” diyordu! (27 Nisan 2014)

*

JINSA (Jewish Institute for National Security Affairs) adlı Yahudi örgütü, Genelkurmay İkinci Başkanlığı döneminde üç kez ziyaret ettiği Çevik Bir’e 1999’da “Ulusal Liderlik” ödülü vermiştir…

28 Şubat sürecinde ABD’deki muhtelif Yahudi örgütlerinin temsilcileri ile Gülen’i buluşturan İzhak Alaton’dur. FETÖ’nün baş tacı yaptığı Derin Baron Mister Alaton’un Gülen için Haseki Hastanesi’nden “Türkiye’de tedavi edilemez” raporu aldırttığına dair itirafın yer aldığı bir haberden bu sütunda çıkan bir yazıda bahsetmiştik. (28 Kasım 2018)

Aynı yazıda; vaktiyle İzhak Alaton’un “Ben bu ülkede tank yürütebilmek için dört tane ev verdim!” dediğinden de söz ediliyordu!

İşte bu Mister Alaton, 23 Nisan 2012 tarihli bir röportajda “28 Şubat soruşturmasının genişlemesini doğru bulmuyorum” diyordu!

FETULLAH’IN DERİN OKULLARI

28 Şubat’ın Cuntası, Türkiye’deki Üst Yapı’dan yani Baronsal Gladyo’dan emir alıyordu!

28 Şubat Darbesi, birçok dindar vatan evladına zulmederken; arka planda Fetullahçı Yapılanma’ya itina ile KULVAR açmıştır.

Askeriye’den Emniyet’e, oradan Bürokrasi’ye kadar tüm devlet kademelerinde Paralel Yapı’nın örgütlenmesine “taammüden” göz yumulmuştur.

Laikçi 28 Şubat Yönetimi, İmam Hatip’lerin orta kısmını kapatıp artı İHL mezunlarının üniversiteye girişlerini sadece İlahiyat fakülteleri ile sınırlarken; Fetullah’ın okullarına ve dershanelerine dokunmadı!

O dönemde, Fetullah “İsterseniz okulları MEB’e devredelim” tiyatrosunu da oynadı: Alâeddin Kaya, bu numaradan teklifi, Çevik Bir’e iletti. Ertuğrul da, bunu gazetesinin manşetine çekti. 28 Şubatçılar bu okulları aldılar mı, peki? Hayır!

Neden? Zaten, bu Paralel Okullar Türkiye’deki Baronsal Gladyo’nun FETÖ eliyle yürüttüğü bir CIA projesiydi! “MEB’e devredilmelerine gerek yoktu!”

FETULLAH’IN DERİN COPLARI

Yirmi Sekiz Şubat darbesinin ‘işaret fişeği’ olarak kurgulanan 28 Aralık 1996 tarihli “Müslüm-Fadime Olayı”nı organize edenler/uygulayanlar Paralel Yapı mensubu olan Emniyetçilerdi. Bu derin gerçek, son yıllarda belgelenmiştir.

Müslüm-Fadime Baskını’nda Paralel Polisler’in rejisörü de 90’lı yıllarda Fetullah’ın Copları’nı özenle yetiştiren Mister H. Hunter’dır: Bu Truva Şahıs, bir süre önce Halk TV’de FETÖ konuşulurken “Bu yapı için, terör örgütü diyemezsiniz. Onları PKK ile aynı kefeye koyamazsınız” demek suretiyle, ağzındaki baklayı çıkarmış “aslında ne olduğunu” göstermiştir!

YİRMİ SEKİZ ŞUBAT& ON BEŞ TEMMUZ

28 Şubat darbesini gerçekleştiren generallerin arkasında Türkiye’deki Baronsal Gladyo yapılanması vardı. Tüm hücreleriyle ABD’ye bağlı ve bağımlı bir yapıdan bahsediyoruz.

FETÖ, bir Gladyo örgütüdür: 15 Temmuz’daki darbe kalkışması da –ABD/NATO tarafından- FETÖ eliyle yapıldı…

Yirmi Sekiz Şubat’çıların, FETÖ’ye neden “alan açtıkları” yahut “Locaefendi’lerini niçin ihtimamla himaye ettikleri” aşikârdır!

Türkiye, NATO Gladyo’su FETÖ’yü tasfiye etti
Türkiye, NATO Gladyo’su FETÖ’yü tasfiye etti

Son günlerde Türkiye’nin önemli Polemik konuları arasında yer alan Özel harpçi sivilleri bir televizyon programında deşifre ettiğini açıklayan Genelkurmay Eski Başkanı İsmail Hakkı Pekin FETÖ elebaşı ve Milli Gazete yazarı Mehmed Şevki Eygi’nin isimlerini açıklamıştı. FETÖ elebaşı Gülen’in ve terör örgütünün sözde üst düzey birçok yöneticisinin CIA ve Pentagon ve NATO ile ilişkileri 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimleri sonrası yapılan operasyonlarda tüm detaylarıyla ortaya çıktı.

Video: Türkiye, NATO Gladyo’su FETÖ’yü tasfiye etti


Elebaşı Gülen’in CIA’nın maaşlı memuru olmasından tutun, FETÖ’nün ABD istihbaratlarının etki ve nüfuz ajanları olarak Türkiye’nin aleyhine ABD çıkarlarına hizmet eden bir ihanet çetesi ve Gladyo yapısı olduğu tüm delilleri ile birlikte deşifre edildi. Gazeteci Eygi ise Pekin’in Gülen ile birlikte 1959 yılında Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde ‘Komünizmle mücadele’ faaliyetleriydi iddiasına sert tepki göstererek İsmail Hakkı Pekin’i dönmelik ve yalancılıkla suçladı . Pekin, katıldığı bir TV programında, Genelkurmay Başkanlığı arşivlerinde Eygi’nin Özel Harp Dairesine üye olduğuna dair belge gördüğünü, Özel Harp Dairesinde kayıtlı olduğunu ya da bir şekilde kaydının yapıldığını iddia etti. ’Bunu göstermenizde bir sakınca var mı?’ sorusuna ise, “Böyle bir şey olmaz. Ben devletin gizli belgesini çıkartıp getirip de burada gösteremem. Bu belgeyi ancak arşivde görürsünüz” cevabını vermişti. Pekin ayrıca 12 Eylül sonrasında göz altına alınan FETÖ elebaşı Gülen’i dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in serbest bıraktırdığını iddia etmesi eğer doğruysa Türkiye’nin darbeler tarihi ve FETÖ’nün TSK içinde kurduğu ilişkiler ağını ifşa etmesi bakımından önemliydi. Ben burada Genelkurmay İstihbarat Daire Eski Başkanı Pekin’in bu açıklamalarını neden bu güne kadar yapmadığını sorgulayacak değilim. Zira Türkiye’nin NATO’ya girişi ile birlikte Türkiye’de oluşturulan Gladyo yapısını deşifre etmeye çalışan asker polis savcı ve gazetecilerin hatta devletin üst katlarının hangi tehlikelere maruz kalabileceğini yaşayarak öğrenmiş bir kuşağız. Bu nedenle İsmail Hakkı Pekin’in bir ulusalcı olarak Türkiye’deki bu derin yapıyı deşifre edebilecek bilgi kırıntılarını dahi açıklamasını önemsiyorum. Eğer bu açıklamalar bir operasyonun parçası değilse tabi!

Öte yandan gazeteci yazar Mehmed Şevki Eygi ile ilgili iddialar 1959 yılına ait. Bu dönemde Türkiye’nin iç ve dış tehdidi Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde ‘Komünizm’ olarak belirlenmişti. Bu konjonktürde aslında Türkiye NATO’nun tehdid değerlendirmesini birebir iç ve dış tehdid olarak benimsemesi yanlış ve vesayetçi yapıların etkisi altında alınmış kararlardı. Bu dönemde Türkiye’nin kendi iç ve dış tehdidlerini ülkenin kendi çıkarları ve bekası açısından belirleyememesi Türkiye’de vesayetçi yapıların güç kazanmasına demokrasinin gerilemesine ve darbelere yol açan gelişmelere neden olmuştu. Türkiye ilk defa AK-Parti’nin iktidar olması sonrasında demokrasinin gereği olarak iç ve dış tehditlerinin belirlendiği MGSB’ni siyasi iktidar hazırlayabilmişti. Vesayetçi yapıların çeşitli provokasyonları siyasi iradenin millet iradesini önceleyen önemli demokratik reformları sayesinde önlenebilmişti. Eski Türkiye’de bir Bakanlar Kurulu manzumesi olan MGSB ile ilgili iç ve dış tehdit değerlendirmeleri komünizm ile mücadele olarak belirlenmesi Özel Harp ile ilişki kuran birçok kimseyi devlete hizmet ediyorum psikolojisine itmiş olabilir. Zira Özel Harp’in milli ve yerli olmadığına yönelik gelişmeler ve TSK içindeki bu güzide kuruma NATO Gladyo’sunun sızması uzun yıllar sonra fark edilmişti. Aslında NATO’nun en uç karakolu olan Türkiye’de de Gladyo’ya benzeyen bir örgüt kurulmuştu. Türkiye Gladyo’nun koordinasyon komitesindeydi ama siyasi komitede yoktu. Yani diğer NATO ülkelerinde kurulan Gladyo yapılarına göre çok daha bağımsız bir yapıdaydı.

Türk Gladyo’su gizli NATO gölge orduları, Batı Avrupa genelinde açığa çıkarıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdürmeye devam etmişti. Paramiliter birimler sistemin içine kanser gibi yayılmış ve öylesine derinden nüfuz etmişti ki kolay kolay yerli ve milli olmayan bu birimlerin ortadan kaldırılması veya yargı önüne çıkarılması pek mümkün görünmüyordu. Fakat NATO üyesi bazı ülke liderlerinin Gladyo tipi yapılarının kendi ülkelerinde de ordu ve gizli servisler içinde var olduklarını yönelik açıklamaları ve kamuoyu baskısı sonrasında 3 Aralık 1990’da Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Korgeneral Doğan Beyazıt ile ÖHD Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz önce milletvekillerine ardından da basın mensuplarına yaptıkları açıklamalarda NATO kıtalarının Türkiye’de varlık gösterdiğini kabul etmişlerdi. Generaller Türk Gladyosu’nun üyeleri için vatansever tanımını kullanıyorlardı.

Ancak uluslararası basın NATO ve Pentagon’un nasıl olup da Türkiye’deki katliam, darbe ve faili meçhullere doğrudan destek sunabildiğini sorgulamaya başlar başlamaz, Türkiye’deki askeri yönetim, Türk Gladyo’sunun deşifre edilmesine yönelik tüm araştırmaların önüne geçti. Meclis’te kontrgerilla gölge yapısını ya da ÖHD’yi incelemek için komisyon kurulması talebi reddedildi. Askeri yönetim Meclis’ten ve bakanlardan gelen soruları yanıtlamayı reddetmişti. Hatta Savunma Bakanlığı’ndan birkaç ay önce ayrılmış Safa Giray, Bülent Ecevit’in kontrgerilla ile ilgili açıklamalarına son verme uyarısında bulunarak ‘biliyorsa da bilmiyorsa da susması gerekir’ demişti.

Gladio’nun Soğuk savaş döneminde TSK’nın içerisinde olduğu, ancak TSK’nın 1990’lı yıllarda Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı yeniden teşkilatlandırarak millileştirdiği ve ABD’nin kontrolündeki yapıyı tasfiye ettiği, bunun üzerine ABD’nin Gladio’yu kendi kontrolündeki Fetullahçı yapının içerisine yerleştirdiği, bugün Gladio’nun odağının emniyet içindeki Fetullahçılar olduğu Gen.Kurmay raporlarından biliniyor

15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve iç savaş çıkarmaya yönelik kanlı darbe girişiminin devlet-millet işbirliğiyle başarısız kılınması sonrasında FETÖ militanlarına Türkiye içinde ve dışında yapılan operasyonlarda yaklaşık 125 bin FETÖ’cü deşifre edilerek KHK ile devlet hizmetinden uzaklaştırılmışlardır. Yaklaşık 80 bin FETÖ’cü tutuklu olarak yargılanırken 8 bin civarında yurt dışına firar eden Fetö’cülerin yakalanmasına yönelik çalışmalar yapılmaktadır.

Bu rakamlar da gösteriyor ki Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak ABD ve NATO şemsiyesi altında faaliyet gösteren Türk Gladyo’su FETÖ genel olarak Türkiye devleti tarafından tasfiye edilmiştir. Bu süreçten sonra önemli olan FETÖ’nün tasfiyesi ile oluşan boşluğu devletin doldurmasıdır.

Sizler terör gladyosunun unsurlarısınız
Gündem
Sizler terör gladyosunun unsurlarısınız
Başbakan Davutoğlu, HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik hakaretlerine sert tepki gösterdi: Haddini bilmez eşbaşkanlardan biri Cumhurbaşkanımıza hakaret etmeye cüret ediyor. Sizler terör gladyosunun unsurlarısınız. Sırtınızı dayadığınız dağları yerle bir ederiz.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.