Kızını görebilmek için Sakarya'dan Çanakkale'ye bisikletle gitti
Gündem
Kızını görebilmek için Sakarya'dan Çanakkale'ye bisikletle gitti
Sakarya'nın Serdivan ilçesinde yaşayan 45 yaşındaki Mustafa Akçay, şehirler arası seyahat kısıtlaması nedeniyle otobüsle seyahat izni alamayınca, kızını görmek için Sakarya'dan Çanakkale'ye bisikletle gitti. Yaklaşık 2 gün süren yolculuk sonrasında Çanakkale'ye ulaştı. Bayramı kızıyla birlikte geçiren Mustafa Akçay, mesleki eğitim için yurt dışına çıkacak olması nedeniyle izin alarak Sakarya'ya otobüsle geri döndü.
DHA
Fransa'da tedavi edilmeyen kanser hastası Emine Eskil Cumhurbaşkanı Erdoğan'a seslendi: Fransız doktorlar öldürüyor Türkiye'ye gelmek istiyorum
Koronavirüs
Fransa'da tedavi edilmeyen kanser hastası Emine Eskil Cumhurbaşkanı Erdoğan'a seslendi: Fransız doktorlar öldürüyor Türkiye'ye gelmek istiyorum
Fransa'nın Reims şehrinde yaşayan Eskil ailesi, Türkiye'den uzatılacak yardım elini bekliyor. Hem göğüs hem de kemik kanseriyle savaşan Emine Eskil'in, sık sık Türkiye'ye gelerek tedavi oluyordu. Son dönemde durumu ağırlaşan ve Fransız hastaneleri tarafından tedavi edilmeyerek evine gönderilen Eskil Cumhurbaşkanı Erdoğan'a seslenerek 'Ambulans çağırdık göndermediler. İtfaiyenin aracıyla hastaneye gittim. Morfin verip eve gönderdiler. Buradaki doktorlara güvenmiyorum. Ölürsem de ülkemde öleyim. Ambulans uçak talep ediyorum' ifadelerini kullandı. Baba İbrahim Eskil ise 'Durumumuz iyi değil. Gerekirse devletim için çalışırım. Kendimi bile feda ederim yeter ki eşim çocuklarının başında olsun' diye konuştu.

Yeni Şafak
101 yaşındaki Selvi Akçay: Ölmeden önce Cumhurbaşkanımızı görmek istiyorum
Gündem
101 yaşındaki Selvi Akçay: Ölmeden önce Cumhurbaşkanımızı görmek istiyorum
Bursa'da Anneler Günü nedeniyle İnegöl Kaymakamı Şükrü Görücü'nün ziyaret ettiği 101 yaşındaki Selvi Akçay, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı çok sevdiğini belirterek, 'Ölmeden önce Cumhurbaşkanımızı görmek istiyorum' dedi.
DHA
Kalbini yitirmişsen, gözüm var deme, boşuna! Göremezsin!
Kalbini yitirmişsen, gözüm var deme, boşuna! Göremezsin!

Göz, “emperyalist”tir: Tahakküm kurar.

Kalp, gözün tahakküm kurma oyununu bozar.

GÖZ SINIRLAR, KALP SINIRLARI YIKAR...

Göz, göstererek anlamı sınırlar; kalp gizleyerek anlamı açar, ışık saçar...

Göz görmez, gösterir. Radar gibidir gözün görmesi, radarın görmesi gibi: Radar, tarar ve arar; göz de tarar ve arar.

Video: Kalbini yitirmişsen, gözüm var deme, boşuna! Göremezsin!


Radarın görmesi, aradığını bulmasıyla sınırlıdır.

Gözün görmesi de buna benzer’dir; ama bunun aşılması gerektiğinin farkındadır göz.

O yüzden gözün görmesi’nin ötesine taşan bir idrak, bir anlama kaygısı, gözün tahakküm kurma çabasını kırar. Bu anlamda bir şeyin hem iç hem de dış boyutunu görebilme, insanın, aradığını bilme, bulma ve olma yolculuğuna çıkmasıyla gerçekleşmeye başlar; bu da kalple gerçeğe dönüşür.

İnsan, bunu görebilir mi; her insan, bu varoluşsal kaygıların farkında ve şuurunda mıdır?

Elbette ki, hayır.

Göz, bir şeyin dış yüzeyini, kabuğunu görür ve gösterir; ama gösterdiği şeyin iç’i, öz’ü, ötesi olduğunu ima eder gibidir.

Meselenin püf noktası da burada gizlidir.

AKILLI TELEFONLAR, BİZİ KENDLERİNE ÂŞIK EDEN CELLATLAR!

Göz, bilfiil görme aracı değil bilkuvve görme aracıdır.

Göz, görüneni göründüğü hâliyle gösterir ama gözün derdi görünenin, gözün gösterdiği şeyin anlamı üzerinde potansiyel olarak kafa yorulabilme imkânına, görünmeyene, görünenin ardında gizli olan anlam’a ve dünyaya dikkat çekmektir.

Özetle: Göz, göster(e)mez aslında.

Göz, dikkat çekmek ister: Anlam’a, görünenin ardında yatan dünyaya, anlam dünyasına yani...

Görmek, görünenleri görmekle gerçekleşmez. Görmek, görünemeyenleri de görebildiğimizi gördüğümüz zaman gerçekleşebilir.

Görünenleri, görerek gördüğünü söyleyen kişi, aslında göremediğini gösteriyor demektir.

İşte televizyon, sanal dünya, akıllı telefonlar, bu noktada bizim insanî melekelerimizi dondurur; bizi celladına âşık eder; mutlak sahte’nin ışıltılı, ayartıcı dünyasının ve nesnelerinin gönüllü kölelerine dönüştürür...

HİKMET’İN “GÖZ”Ü: BASÎRET

Bir şeye, sadece “li-zâtihî” bakarak anlayamayız; o şeye aynı zamanda “li-ğayrihî” de bakabildiğimiz zaman anlamaya başlayabiliriz.

Daha açık bir ifadeyle söylersek…

Bir şeyi, sadece kendisine ve sadece kendisi açısından baktığımız zaman anlayabilmemiz çok zordur; hatta imkânsızdır.

Bir şeye, sadece kendisi açısından bakmak, hiçbir şeyi görememekle, idrak edememekle, anlayamamakla sonuçlanır.

Bir şeyi, başka şeylerle ilişkisi veya ilişkisizliği, irtibatı veya irtibatsızlığı, benzerliği ya da benzersizliği, uyumu veya uyumsuzluğu gibi türlü açılardan da görmeye çalıştığımız zaman o şeyi bihakkın görme, idrak etme, anlama yolunda mesafe katedebiliriz.

Aynı şekilde, bir şeyin sadece dışına, dış yüzüne bakarak o şey hakkında tutarlı hükümde bulunamayız. O şey hakkında tutarlı bir hükümde bulunabilmemiz için, o şeyin içine, iç yüzüne de bakmamız, nüfûz edebilmemiz,künhüne vâkıf olabilmemiz icap eder. Buna Hikmet diyoruz işte.

Bir şeyin sadece dışına bakmak, o şeyin özüne dâir hiçbir şeyi görememekle sonuçlanır.

Bir şeyin sadece içine bakmakla yetinmekse, o şeyin nasıl göründüğünü idrak edememekle.

Sözün özü: Bir olguyu ya da bir durumu sadece görünüşüne, sadece kendisine bakarak anlayamayız; anlaşılmaz kılarız sadece.

Gözün tahakküm kurmasının önüne geçebilmeliyiz. Bunun yolu, kalbi, akleden kalbi devreye girdirmekten geçer.

Göz, görüneni, dış yüzeyi, kabuğu gösterir.

Kalp, görünmeyeni görür, bizi anlam’a ve anlama’ya götürür.

Sanat tarihçisi Ernst Gombrich, “çıplak göz, kördür” derken “görme sorunu”nun, idrak, anlama meseleleriyle irtibatlı köklü ve karmaşık bir sorun, yani sadece estetik değil aynı zamanda ontolojik bir mesele olduğunun farkındaydı.

Çıplak göz yani basar, sadece hasarları görür; iç veya derûnî göz anlamına gelen basîret ise, hisarlar örer...

Şunu söylüyorum o yüzden: Kalbini yitirmişsen, gözüm var deme, boşuna! Göremezsin!

Türk pop müziğine yön veren Onno Tunç vefat edeli 23 yıl oldu
Hayat
Türk pop müziğine yön veren Onno Tunç vefat edeli 23 yıl oldu
Türk pop müziğinin duayen ismi, söz yazarı ve besteci Onno Tunç, vefat edeli 23 yıl oldu. Geçirdiği uçak kazası sonucu aramızdan ayrılan Tunç'tan geriye unutulmaz sayısız beste kaldı. Müzik sektöründeki bilinen en iyi bestecilerden olan Tunç, Bir Zamanlar Deli Gönlüm , Sen Ağlama, Git, Geri Dön, Değer mi, Hadi Bakalım, Gir Kanıma, Vurulmuşum Sana, Şinanay, Seni İstiyorum ve Şov Yapma gibi bestelerle Türk müzik tarihindeki usta isimlerden biri haline geldi.
Yeni Şafak
Sîreti Sûrette Görmek ya da bir yapbozu tamamlamak
Sîreti Sûrette Görmek ya da bir yapbozu tamamlamak

Sosyal bilim çalışmalarını desteklemek maksadıyla 2006 yılında kurulan Meridyen Derneği, asıl popülerliğini kuruluşundan bir yıl sonra açtığı sonpeygamber.info adlı web portalıyla sağlamıştı.

Video: Sîreti Sûrette Görmek ya da bir yapbozu tamamlamak


Biraz da bu popülerleşmeye bağlı olarak, dernek bünyesinde 2009 yılında başlatılan Siyer araştırmaları ve atölye çalışmaları uzun soluklu ve en etkili faaliyete dönüştü. Keza, geçtiğimiz perşembe günü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde üçüncüsü gerçekleştirilen Sîreti Sûrette Görmek adlı çalıştay da buna dahildi.

Meridyen Derneği, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Medeniyet, İstanbul ve Marmara üniversitelerinin işbirliğiyle gerçekleştirilen bu çalıştaylarda şimdiye kadar 1-Kurmaca Dünya’da Hz. Peygamberi Anlatmak, 2-Modern Şiirde Hz. Peygamberi Söylemek, 3-Siyer ve Görsel Sanatlar konuları masaya yatırıldı.

Fatih Andı’yı, bu üç çalıştayın asıl emektarı olarak zikretmezsek vebalini yükleniriz. Zamanımızın geçer akçesi popülerliğe, ünlenmeye hiç de uygun olmayan; izleyenlerinin değil gerçekten ilgililerinin bile iki haneli bir rakamı geçmediği, üstelik sîret – sûret - sanat üçlüsünü aynı anda konuşabileceklerin iki elin parmak sayısını aşmadığı bir çalıştaylar dizisini gerçekleştirmek ancak bir serdengeçti ile mümkün olabilirdi ki, işte Fatih Andı, her şeyden önce kendi nefsine galip gelmeyi, kendinden vermeyi zorunlu kılan bu zor işe talip oldu.

İşin zorluğu sadece zikrettiğimiz yönlerden de ibaret değildir. Sîret – sûret – sanat’ı içiçe konuşabilecek kavramsal ve dolayısıyla entelektüel bir zeminin (mutabakatın) bulunmayışı hepsinden daha önemlidir.

Diğer bir söyleyişle, ikincil kavramlar da bir yana Siret’ten ne anlaşıldığına, sûret(lendirmey)e neden ihtiyaç duyulduğuna, sanata neden başvurulması gerektiğine dair oluşmuş bir mutabakattan (üzerinde uzlaşılmış cevaplardan) bile yoksun olunduğu halde, adeta imkansızlık denizinde yol almaya çalışılmıştır.

Bu nedenle ancak ilk düşünülenlerin hemen yapılması dahi, başlı başına bir cesaret kesbetmiştir ki, bulmak için aramak şeklinde de telaffuz edebileceğimiz bu cesur yöneliş, yüzey çizgileri belirsizleşmiş bir yapbozu tamamlama zahmetiyle eş değerli hale gelmiştir.

Evvel emirde Fatih Andı, Melike Koç, Fatma Ekinci ile adlarını bilmediğimiz diğer emektarların gayret ve zahmetleri şimdi zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz sair nedenlerle çok özel bir değer yüklenmiştir.

Yeni çalıştayda oturum, yönetim ve söz sıralarına göre Nuh Yılmaz, Nevin Meriç, Zeynep Gemuhluoğlu, Ayşe Taşkent, Enver Gülşen, Fatımatüzzehra Kamacı, İhsan Kabil, Murat Pay, Ömer Lekesiz, Özkan Gözel, Betül Çakırca, Cemal Toy ve Mete Çamdereli yer aldılar.

Çalıştayın konusu malumdu ancak her şeyden önce bu malum konuyu ortak bir dil ve bakışla (nazariyatla) konuşma kaygısı ve çok daha önemlisi aynı derdi dert edinmenin kendisi hâlâ yoktu. Bunu derken tebliğcilerin konuşma düzeylerini sorgulama niyeti taşımadığımızı, en azından tebliğlerin çoğundaki özgünlüğü ve arayış gayretlerini teslim ettiğimizi peşinen belirtmeliyiz.

Bu cümleden olarak, özel nedenlerle katılamadığımız ama konuşma notlarını okuduğumuz ilk oturumla, bizzat katıldığımız diğer iki oturumda işlenen konularda dilsel ve bakışsal (nazarî) bir bütünlüğün oluşamadığını söylerken, bunların nedenini de açığa çıkaran asıl sorunun ancak ve ancak bu oturumlar (ve dolayısıyla bu çalıştaylar) sayesinde sorulabildiğini özel bir vurgu ile iletmeliyiz.

Aynı zamanda Özkan Gözel’in tebliğ başlığı olarak sorulan asıl soru şudur:

Bir Sanat metafiziğimiz var mı?

Yeni çalıştayda, bu sorunun daha ilk çalıştayda sorulması gerçeğine dair bir mutabakat ortaya çıktı ki, bu da tek başına şunca zamandır verilen onca emeğin en azından bu yönüyle ete kemiğe bürünmesini sağladığı gibi, çalıştayları doğuran ilk niyetin sıhhat ve samimiyetini de teyit etti.

İkinci olarak, din ve sanat fikriyatını çerçeveleme tahtında yapmakla yükümlü sayıldığımız yapbozun, yüzey çizgilerindeki belirsizleşmesinin nedenini (yine aynı soruyla ilişkilendirerek) sorgulamak da, yine bu çalıştaya nasip oldu.

Zira ne akademik ne dinî hiçbir hassatiyetin süzgegecinden geçirilmeksizin, bol keseden sorumsuzca kullanıldıklarına emin olduğumuz kutsal, trajedi, pornografi, sûret, tasvir, temsil vd. terimlerin bizzat kendileridir esasen yapbozun çizgilerini belirsizleştiren.

Sonuç buraya dayanınca, kimi katılımcılar evvel emirde bir sözlüğe muhtaç olunduğu kanaatine ulaştılar.

Fakat burada ortaya çıkan asıl şey, sözlüğün değil kastedilen zihniyetin, diğer bir söyleyişle din ve sanata dair edinilmesi zorunlu olan nazariyatın yokluğudur ki, bu temel eksiklik doğru olarak anlaşıldığında ancak sözlük elzem bir ihtiyaç olarak kendiliğinden gerekli ve kolay halledilebilir bir mesele haline gelecektir.

İlgili nazariyatın yokluk problemini aşamadığımız sürece, bu vb. çalıştayları örneğin Cemal Toy’un tebliği çevresinde peşrev çekerek sürdürmeye mahkum oluruz.

Bu mahkumiyetle havanda su dövmeye hükümlü olacağımız ise aşikardır.

Görmeyi öğrenmek-görmeyi öğretmek
Görmeyi öğrenmek-görmeyi öğretmek

I-

Türkiye’nin onur konuğu olduğu 2013 yılında, Londra Kitap Fuarı’na katılmıştım.

O geziden aklımda kalan en çarpıcı sahne, British Museum’da, henüz anaokulu çağındaki öğrencilerin bir tablonun karşısına oturup dakikalarca tabloda gördüklerini anlatmasıydı. Nazife Şişman ile birlikte müze ziyaretimize ara verip minik öğrenciler ile öğretmenlerinin bir tablo karşısında nasıl bir iletişim dili geliştirdiklerine odaklandık. Kimi çocuklar renkleri anlattı, kimi çocuklar tablodaki kişinin kılığına kıyafetine odaklandı. Öğretmenleri, her öğrencinin söylediğini takdirle karşılıyor, öğrencilerin birbirlerinin düşüncesini ilgiyle dinlemelerine de imkan hazırlıyordu.

Video: Görmeyi öğrenmek-görmeyi öğretmek


Londra seyahati, bizim eğitimimizin hiçbir aşamasında öğrencilerimize görmeği öğretemediğimizi idrak etmem ile neticelendi.

O günden sonra bir şekilde muhatap olduğum gençlerle, görme temrini etmeye çalıştım. Bir metni görmek. Bir hikayeyi görmek. Satır arasını görmek. Yazarına rağmen bir metni görmek. Yönetmenine rağmen bir filmi görmek.

TURİNG’in “Balkanlar’da Osmanlı İzleri” adlı gezisini 35 öğrenci ile birlikte yaptık. Kosova’dan Arnavutluk’a, Arnavutluk’tan Karadağ’a, Karadağ’dan Bosna Hersek Cumhuriyeti’ne otobüsle vasıl olduk. Saatlerce karayolu üzerinden seyrederken bir taraftan Balkan coğrafyasının dağları, nehirleri, ormanları arasından aktık, bir yandan tarihin sayfalarına. Her mola yerinde TURİNG Başkanı Bülent Katkak öğrencilerin mekanı idrak etmesi için olağanüstü bir çaba gösterdi.

Otobüste Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun olması öğrenciler için büyük nimet idi. Erhan Afyoncu bir taraftan tarihi bilgiler verirken bir taraftan da öğrenciler için ufuk açıcı tespitlerde bulundu: “Bizim en büyük değerimiz Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi’yi tekrar tekrar okuyun.”

Öğrencilerin yaş ortalaması 24 civarı olmalı. Ben 24 yaşımda iken dört bir taraftan Evliya Çelebi ile alay eden cümlelerin etkisinde kalırdım. Benim gençliğimde Evliya Çelebi’nin adı sadece alay etmek için kullanılırdı. Evliya Çelebi’nin tek başına sosyal tarih yazdığını idrak etmem ve gündelik hayat çalışmaya başlamam kırk yaşımdan sonradır.

Evliya Çelebi tarihçilerin pek bir şey yerine koymadığı “şimdiki zamanı” kelimeleri ile ebedileştiren ve dahi edebileştiren adamdır. Evliya Çelebi’de zaman daima “şimdiki zaman” olarak akar geçmiş ve gelecek hiç çabasız birbirine bağlanıverir.

İşkodra Kalesi’ne çıkarken, İşkodra Kalesi’nden şehre yukarıdan bakarken Evliya Çelebi’nin gördüğü her teferruatı kaydetmiş olmasına, bütün bu coğrafyayı at sırtında geçirecek kadar merakının peşinden gitmesine bir kez daha hayran kaldım. Evliya Çelebi büyük adam. Lakin biz henüz onun yazdıklarını sosyal tarihi bütünleyen metinler olarak okuyacak noktaya gelemedik.

II-

Görmeyi öğrenmenin en pratik yollarından biri sergi gezmektir. İyi düzenlenmiş sergiler, ayıracağınız sadece 1 saat karşılığında size ciltlerce bilgi sunar.

Eylül ayı ile birlikte İstanbul birbirinden güzel sergilere eşlik ediyor.

Eylül-Ekim ayları özellikle eğitimin tartışıldığı, gündemimize öğrenmenin daha yoğun olarak girdiği aylar.

Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Merkezi, Galatasaray Lisesi’nin 150.Kuruluş Yıldönümü vesilesiyle iki sergi düzenledi.

Pera Müzesi’nde, küratör Çelenk Bafra’nın düzenlemiş olduğu “Mektep-Meydan Galatasaray” sergisi, “mektep-meydan” imajını merkeze alan çalışmalardan oluşuyor. Cemal Emden’in “Ağaçlı Yol” çalışmasına özellikle dikkat etmenizi tavsiye ediyorum. 200x150 cm ebatlarındaki çalışmasında Emden, giriş kapısını okul binasına bağlayan yolda günün farklı saatlerinde çektiği birden çok fotoğrafı bir araya getirerek, ağaçların yarattığı gölge ve karanlık ile binanın cephesine vuran günışığı arasında denge sağlamak amacıyla farklı katmanlardan oluşan bir süper empoze fotoğraf ortaya çıkarmış. Fotoğrafın yakaladığı derinlik fotoğrafa bakana sanki o ağaçlı yoldan geçmişçesine bir tecrübe yaşatıyor.

İstanbul Araştırmaları Merkezi, Galatasaray Lisesi’nin 150 yıllık tarihini fotoğraflar eşliğinde sunuyor. Sergiyi gezerken yaşadığım bir “karşılaşma anı”nı sizlere anlatmak istiyorum. Fotoğraflara bakarken ekranda Galatasaray Lisesi mezunlarının listesine odaklandım. Ayakta durmak belime zarar verdiği için orada bulunan bir sıraya oturdum. Sıranın önünde bir masa, masanın üzerinde de Galatasaray Lisesi’nin 50. yılı için hazırlanmış olan “Ortak Bellek/ 1948 yılı Galatasaray mezunlarına 50.Yıl Hatırası” kitabıyla, “Batıya Açılan Pencere/ Galatarasay Lisesi’nin 150. Yılı” kitapları var. Bir taraftan vidyoda geçen isimlere odaklanıyorum bir taraftan da kitapları taramaya çalışıyorum. Vidyoda ismi geçen şahsiyetlerin büyük bölümünü popüler isimler oluşturuyor. Orhan Boran, Barış Manço, Rasim Öztekin, Hande Altaylı. O kadar erkek isminin yanında bir kadın ismi geçince hazırun Hande Altaylı da kim dedi. Candan Erçetin kim diyen olmamıştı oysa. Fatih Altaylı’nın eşi dedim. Sergiyi düzenleyen İzzeddin Çalışlar “İyi bir romancı ben yazdıklarını çok beğeniyorum” dedi. O sıra halen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Prof. Dr. Halûk Dursun’un fotoğrafı geçti. Fotoğrafın geçtiği sıra benim önümdeki kitapta da Galatasaray’ın kurumsal kimliğinin başlangıcı sayılan II. Beyazıt ile Gül Baba’nın karşılaşmasını anlatan şiir vardı. Şiiri yazan kim mi? Hocam merhum Prof. Dr. Nihat Keklik. Serginin küratörü İzzeddin Çalışlar’a vidyoda Nihat Keklik niye yok diye sordum. Fotoğrafını bulamadık dedi.

Nihat Keklik bir zamanlar şiir yazmış öyle mi? Derslerde şairlerin aleyhine ne çok konuşurdu. Hayatta böyle karşılaşmalar oluyor işte.

Sergide benim için çarpıcı anlardan biri de okulun ilk Müslüman öğrencisinin Abdurahman Şeref ( 1853-1925) olduğunu öğrendiğim an ile Galatasaray Lisesi’nin kurucusu Sultan Abdülaziz’in heykeli ile karşılaştığım an oldu.

Muhtemelen sergi bitmeden bir defa daha giderim. İstanbul’da yaşayanlara hararetle tavsiye ederim. Yakın tarihi bilmek için “mektep”i muhakkak bilmek gerekiyor. Kurumsal kimlik üzerine kafa yoran herkes “mektepli” olmanın esaslarına odaklanmak zorunda.

Kabusların sebebi fazla uyumak olabilir
Hayat
Kabusların sebebi fazla uyumak olabilir
Bilim adamları, 9 saatten fazla uyuyan kişilerin daha fazla kabus görme eğiliminde olduğunu belirledi.


AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.